Öykü

Ama Bi’ Sor Neden Diye

ilham alınan yaratık
BAYÇURA

Yaktım evet. Tepenin başında durdum. Arkamı gürültülü denize verdim. Seyrettim. Sanki hiçliğin ortasında. Sanki sarı çayırlarda ve yer yer yeşeren yabani otlarla. Sanki, ortalıkta uçuşan poşetlerle ve içi çimento dolu yoğurt kovalarıyla. Hepsiyle birlikte yanışını izledim. Tek bir ifadeye bürünmedim. Ne bir polis sireni duydum, ne bir itfaiye kızılı gördüm. Tek bir şey duydum. Ev sahibimin, “Neden,” diye çığıran sesi. Ses telleri erirken o da yok oldu.

Yine de saygı duydum. Çünkü nedenini soran bir tek oydu. Yaktım evet, ama sor bir neden yaktım?

Sonra tasımı tarağımı topladım. Yangından uzağa yürümeye başladım. Elimi boşluğa uzattım. Sanki bir çocuğun elini tutuyorum. Hiçliğin ortasında, karanlık gecede, ateş yıldızları söndürürken, kırmızı bir elbise belirdi. Elimi tuttu. Eli elimin içinde kayboldu. Bayçura mutluydu. Sırıtıyordu. Sonunda evi yakmıştık. Oh be!

* * *

Şimdi başa dönelim. Oh be demeyeyim, kırmızı elbiseli bir kız elimi henüz tutmasın. Adının Bayçura olduğunu bilmeyeyim. Ama artık kaçma vakti gelmiş olsun.

Sonsuz arabanın, on katlı binanın, on bir katlı iş yerinin, on iki katlı alışveriş merkezinin içinden.

Oturduğum yerden kalkıp geceyi izlemiştim. Yolun karşısında bir apartman vardı. Apartman’ın çatısından azıcık daha geride, muhtemelen arkadaki apartmanın çatı katı olması gereken yerde bir pencereden dışarıya sarı ışık sızıyordu. Geceyi izlerken, sarı ışığa kapıldım. Sarı ışığı izlerken kırmızı kiremitlerle uyumuna kapıldım. Sonra kendimi dışarıda buldum.

Kiremitleri mi takip ediyordum, sarı ışığı mı bilmiyorum. Apartmanın giriş kapısına geldiğimde, hangi zile basacağımı bilmiyordum. Kimsenin bana cevap vermeyeceğinden emindim. Ben de şöyle yaptım.

El.

YumruK.

Kaldırım taşı.

YumruK.

K/I/R.

Sonra geri kaçtım. Çalıların ardına saklandım.

Bir otuz saniye geçti => bir kapı açıldı.

Bir iki dakika geçti => bütün kapılar açıktı.

Bir on beş dakika geçti => sokak apartman sakini kazanı.

“Orospu çocuklarına bak sen!”

Durdum.

“Gelin lan buraya!”

Durdum.

Durdum.

Bir yarım saat geçti => sokak boş.

Çoraplarımı çıkarıp ayakkabımın üzerine giydim. Saklandığım yerden hızla çıktım. Apartmanın kırık camından içeri elimi sokup kapıyı açtım. İçerideydim. Hızlı adımlarla son kata kadar çıktım. Çıkarken kapıları dinledim. Sessizlikler, televizyon, kavgalar, vine, sessizlikler, televizyon. En yukarıda, çatıya çıkan bir merdiven vardı. Tırmandım. Çatının altında daracık bir yerdeydim, kırık tahta parçaları, eskiden birinin duvarını süsleyen bayağı tablolar, şimdi birinin flashbacklerini süsleyen oyuncak bir at. Güvercin ve martı pislikleri.

Çorabım çöp.

Ancak karanlığın içinde, kulağımı kemirmeseler diye dua ettiğim fare sesleri arasında, ileride tepeden ulvi bir ışık düşüyordu. Oraya süründüm. Çatıya çıktım.

Derin bir s o  l   u    k.

Sarı ışık kiremitlerleydi ve şimdi benimle. Çatıya uzandım. Sarı ışığın altında yıldızların olması gereken yere baktım.

İs ve buğu.

Sarı ışığın altında sessizliğin olması gereken yeri dinledim.

Bir milyon buzdolabının uğultusu.

Sonra ufak mekanik bir sesle, sarı ışık yüzümden gidip geldi. Aniden döndüm, içimi rahatlatması gereken pencerede bir kadın duruyordu. Üzerinde somon bir gecelik. Elinde sigarası. Parmaklarını hızla pervaza vuruyor. Sahiden güzeldi. Hiç anlatmayayım. Bende kalsın. Siz sizdekini koyun yerine.

Çok sürmedi. Kadın bir anda arkasını dönüp korkunç bir sesle bağırmaya başladı. İçeride bir şeyler onu fena kızdırmış olmalı. Bir başka gölge yaklaştı. Çirkin kara kuru, zayıf bir herif. Kavgaya tutuştular. Birbirlerine bir şey anlatmaya çalışıyorlar. Ev çok dağınıkmış. Ortalıkta çöpler varmış. Yatak toplanmamış. Ne gerek varmış? Duvarlardan pislik akıyormuş. Havada anlam yükü eridi. Başımdan aşağı anlamın damlaları döküldü. Onlara bakarken geri geri adımlar attım.

Hatırlatayım; çatıdaydım.

Ayak, ayakkabıya, ayakkabı çorapa, çorap kafama bastı. Ben geriledikçe, görüşüm ilerledi. Daha fazla ev, daha fazla pencere, daha fazla daire. Ev üstüne ev, hayat üstüne hayat. Hepsi dört duvar.

Sonra ne oldu?

Duvarlardan. Pislik. Aktı.

Adımlarım geri geri giderken kafama dank etti. Yalnız hakikaten dank etti. Dank! Kafama biri vurdu. Döndüm baktım. Sonra ani bir hamleyle geriye sıçramak zorunda kaldım. Aman, vallahi düşüyormuşum. Köşeye kadar gelmişim. Bir de aşağı kısa yoldan inmiş olsam, yerdeki kanlı bedenimin etrafında, az önce küfürleşen mahalle eşrafı doluşurdu. Daha yarım saat önce beni yakaladıkları yerde kesecek adamlar, vah vah çeker, adıma üzülürdü. Neyse ki kafama dank etmişti. Ama sor bir neden dank etmişti?

Geri sıçradıktan ve düşünceleri de başımdan attıktan sonra, arkamı döndüm. Yerde ufak, kırmızı elbiseli, uzun altın sarısı saçları pislikten karman çorman olmuş bir kız çocuğu, elindeki kelebek ağını, kiremitlere heyecanla sürterek bir şeyler mırıldanıyordu.

“İki oldu. Aa, şurada da var!”

Sesini tarif etmek olanaksızdı. Sanki kapı gıcırtısı, diş takırtısıyla evleniyordu ve düğünlerinde kekemeler kikirdiyordu. Öyle bir şey.

“Üüüüüç, dööört, beeeş. Zengiiiiiniiiim. Zengiiiniiim.”

Birden durdu. Öne eğildi. Neredeyse cenin pozisyonuna gelmişken başını hızla bana çevirdi. Eğer elindeki şeyi gerçekten kelebek avlamak için kullanıyor olsaydı, midemden fırlayıp da kalbimi parçaladıktan sonra ağzımdan fışkıracak olan kelebekleri görünce çok mutlu olurdu. Öyle tırstım.

Yüzünde kocaman bir ağız, kocaman gözler vardı. Burun yoktu. Kirli ama pürüzsüz bir yüzü vardı. Sanki beyaz kağıt üzerine kara kalemle bir şeyler çizilmiş. O kadar sade ve o kadar düz bir yüz işte. Yine de o ağız. Kocaman dedim ya. Harbi kocaman. Yüzünün bir kenarından başlayıp diğer kenarında bitiyordu. Sırıtınca, dudaklarının kenarları yanlara doğru çekilmiyor, alt ve üst kısmı, aşağı yukarı hareket ediyordu.

O sırıtışla bana baktı.

Ben de işte az önce çatıdan falan düşmemiştim. Sordum kendime; neden düşmedim?

“Kafana dank ettiiiim!” dedi. Elindeki kelebek ağını göstererek ayağa kalktı. Küçük bir kız çocuğu boyundaydı evet. Sıradan.

“Düşüyordun! Düşüyordun. Tutmasam düşüyordun,” adeta bir şarkı tutturmuştu. “Tutmasam düşüyordun, vurmasam ölüyordun, dank etmesem yere vuruyordun!”

Zorlukla sordum, “kimsin sen?”

O kadar hızla yere çöktü ki, kendimi usta bir hareket tiyatrosu gösterisinde hissettim. Aniden üzülmüştü.

“Beni tanımıyorsun. Çok da gürültü yaparım oysa. Herkes tanısın isterim beni. Bu aşağıdakiler değil ama. Bu apartmanın sakinleri çok temiz, çok titiz, çok titiz, çok titiz, çok titiz, çok titiz.”

Bu iki kelimeyi yaklaşık üç dakika tekrarladı…

Sanırım tüm apartman daireleri için bir kez söylemişti.

“Sana teşekküüüüür! Camı kırdın, azıcık pislendi ortalık. Azıcık dağıldı yani. Ben de çatı aralığına atlayabildim. Bayaaaaaaadır, oradaki ışıklı dairede takılıyordum. İşte ama ufacık dört duvar, n’apacaksın? Ocağın arkasında yanık yağ yemekten bu hâle geldim. Sonra pencere de açıldı. Ben de buraya atlayıverdim. Bana Bayçura derler. Bıçura da derler. Küçük kız da derler. Cingen’in çalıp Kürdün oynadığı şey de benim. Bok götüren de benim, Sirtaki de benim. Hepsi benim.”

Kahvehanede kısa, bu ortamda uzun sayılabilecek bir sessizlik sonrası, sadece, “Bayçura,” diyebildim. Kurtarıcım orada kıkırdayan, korkunç bir küçük kızdı. Az önceki esefinden eser kalmamıştı.

“Bayçura,” diye tekrarladı. “Anladın mı?”

“Yani, pislikte yaşıyorum diyorsun?”

“Pisliiiik!” Kalkıp dans etmeye başladı. Bir anda, az evvel camını kırdığım bir apartmanın çatı katında olduğumu farkettim. Bu velet de dans edip gürültü yapıyordu. Şimdiden birkaç kiremiti kırmıştı bile.

“Sessiz ol, n’apıyorsun? Farkedecekler.”

“Etsinleeer, farketsinleer,” şımarık bir küçük çocuk gibi omuzlarını indirip kaldırıyor ve dev dudaklarını büzüştürüyordu. Zaten korkunçtu, şimdi insanın ödünü bokuna karıştıran deniz yaratıklarından birine benziyordu. El biçare, koşup kızı kucaklayıp elimle ağzını kapatmaya çalıştım. Sonra ufak bir acıyla irkilip geri sıçradım. Küçük kız elimi ısırmıştı. Elime baktım, kanıyordu. Sivri dişlerini göstererek sırıttı.

“Seeeeeeeniiii ıssssırdıııım, seeeeniiii ısssssırdıııım.”

Sonra aniden durdu. Yutkundu.

“Oleeeey! Kanını içtim. Bitti artık!”

Sağ elimle, kanayan sol elimi bastırdım. “Ne bitti?” diye sordum.

“Bilmez misin?” diye sordu.

“Neyi bilmez miyim?” azıcık öfkelenmeye başlamıştım.

Bayçura, geri geri sekerek çatının kenarına kadar gitti. Atik bir ters takla ile, tek eli üzerinde amuda kalktı. Sonra olduğu yerde dönerek, yüzünü şehre verip bağdaş kurdu. Başını gökyüzüne, dolunaya kaldırdı. Ben de dolunaya baktım. Sanki yaklaşıyor ve daha bir parlıyordu. Kızın sesi büyüdü, kıkırdamalar geçti, yaşlı bir kadın sesi ve gırtlaktan bir melodiyle bir tekerleme kulaklarımı kana bürüdü.

Bayçura’nın yediği

Arkada kalmaz,

Bayçura’nın içtiği

Farelere kalmaz,

Bayçuranın emdiği

Bayçura’da kalır,

Kalmayanı

Bayçura alır.

Almadığı

Bayçura olur.

Sonra bu sefer sahiden uzun bir sessizlik.

 

Çizim: Kübra Kılıç
Çizim: Kübra Kılıç

Benim dört duvarım normalde de da  r mmm a

d         a          ğ    ı              nnnn ıı             k         tı r.

Bu kez ama, bu kez işler çığrından çıkmıştı. Bayçura sabaha kadar tüm eşyalarımı karıştırmış, tüm çöplerimi yemiş, artık kalan tüm yemeklerimi midesine indirmişti. Ocağın üzerindeki yağları bile yalamıştı. Daha fazlasını bulmak içinde tüm kıyafetlerimi karıştırmış, dolaplarımı altüst etmiş, yatak altımdaki pislikleri evin her tarafına yaymıştı. Ev bir kabustan fırlamış gibi görünüyordu.

Tüm bu manyaklık bittikten sonra, sağa sola ettiğim küfürleri yazmak için kullandığım panoyu, bana brifing vermek amacıyla kullanmaya karar vermişti. Notlarımı toplayıp etrafa fırlattı. Panomun üzerine tırnaklarıyla koca çizgiler çizdi. Bana birlikte yaşayacağımız maceraları anlatıyordu. Görünüşe göre, kanımı içtiği için artık onun hizmetkârı olmak zorundaydım. Eğer ona hizmet etmezsem, bir gece aniden gelip beni Öcüdiyar konseyine götürecek ve Bayçura yapacaktı. Boyum bir Bayçura için fazla uzunmuş. Bu yüzden uygun hizaya gelene kadar bacaklarımı kesip, kalan kısma ayak takacaklarmış.

Ve hayır.

Anestezi yokmuş.

Bir de muhtemelen bacaklarımın büyük kısmı kesileceği için, göttenayaklılar familyasına dahil olurmuşum.

Bunun gerçekliğini sorgulayacaktım. Ama sonra Bayçura beni kolumdan tutup karşı çatıdan bir sıçramayla, evimin yarı aralık penceresine sığdırıp içeri sokmuştu. Ondan sonra sorgulamaya gerek duymadım. Öcülere, böcülere, tek boynuzlu atlara falan inanmaya başladım.

Zaten, dedim kendi kendime, yapacak daha iyi bir işim yok. Bayçura da hizmetlerim karşılığında, bana para, yemek ve kalacak yer ayarlayabilmek için yeterli zekâ seviyesi vaat ediyor.

Bir yere kadar doğruydu. Ancak zekâ seviyesi dediği şey biraz-

Biraz-birazdı.

Eh ben de boş durmadım. O tabloya tırnağıyla Türkiye haritası çizmeye çalışıp eğlenirken; geleceğimi ve burada nasıl mutlu olmadığımı düşündüm. Arkadaşlarım vardı, ailem vardı. Nedense onları anlamıyordum. Onların beni anlayıp anlamadıklarını bilmiyorum. Ancak tepeden tırnağa tölerans ile dolu olduğumu söyleyemem. Sevgisizlik değil. Kesinlikle değil. Seviyordum. Ancak o gün, geceye doğru yola koyulmama sebep olan şeyde olduğu gibi; içten bir sabırsızlık yaşıyordum. Sanki zihinler kenetlense, sanki rüyalar aynı olsa. Sanki hayalleri ben kurabilsem her şey daha yerine oturacaktı.

Neyse. Olmuyordu. Olmayacaktı.

Bayçura’ya tek isteğimi söyledim; “sana hizmet ederim. Ama buradan gitmek istiyorum. Artık bu şehirde yaşamak istemiyorum.”

Kız üzülmüş gibi dudak bükerek bana döndü. “Ama ben bu bölgenin Başbıçura’sıyım.”

Ne demem gerektiği konusunda kararsız kalmıştım. Karşımdaki Öcü, üst bir öcüymüş üstelik.

“Yani…” diye geveledim, “başka bir bölgenin başbıçurası olursun. Olmaz mı?”

Kız biraz düşündü. “Sen benim tebaamın ilkisin. Seni mi kıracağım?”

Sonra pis tırnaklarıyla hızlı hızlı hareketler yaptı. Panomun üzerinde korkunç bir Türkiye haritası duruyordu. İstanbul’u işaretledi.

“Buradayız,” dedi, kenarda hemen birkaç matematik işlemi yaptı. “Benim bir seferde sıçrayabildiğim mesafeyi düşünürsek, bir gün içinde…” Tırnağıyla Karadeniz’de bir yerleri, İç Anadolu’da bir yerleri ve Ege’de bir yerleri işaretledi. “Buralara gidebiliriz.”

“Antalya,” dedim. “Antalya’ya gitmek istiyorum. Oraya yerleşeceğim. Kemer, Kaş falan.”

Bıçura yüzünü buruşturdu. Antalya’ya bir çentik attı. “Buradan üç gün kadar sürer, bir de ovalardan falan geçeceğiz. Doğayı ben pek sevmem. Yeterince pis değil.”

“Otobüsle gideriz.”

“Kimliğim yok ki.”

“Valize koyarım seni.”

“Valizler şampuan kokuyor.”

“Şampuan koymam.”

“Parfüm?”

“Parfüm de koymam.”

“Tıraş losyonu da koymayacaksan olur.”

Birkaç saat içinde, Bayçura eşya çantama koymayacağımı öğrendiği şeylerin bir kısmını yedi, bir kısmının üzerine işedi. Bir kısmınıysa tuvalete atıp üzerine sifon çekti. Tuvaleti su bastıktan sonraysa ıslak ayaklarıyla tüm halıları kirletmişti.

Yine de çantamı hazırlamıştım. Bir sırt çantası kıyafet. Bu kadar. Geri kalan şeylere baktım. Bilgisayarım Bayçura’nın yemekte sona sakladığı sebze gibi kenarda duruyordu. Bırakacaktım. Telefonum, şarja takılmıştı ama şarj kablosu çoktan kopmuştu bile. Bırakacaktım. Ders kitaplarım, kendimi geliştirmek için aldığım ufak ansiklopediler, tarih kitapları. Hepsi etrafa saçılmıştı. Bırakacaktım. Kendimi geliştirmiş miydim? Az evvel bir çatıda ışık kovalıyordum. Çorabımın parmak ucu yırtıktı ve başparmağımın altına bir şey yapışmıştı. Saçlarım yağlıydı. Burnum yağlıydı. Eh, bilmiyorum. Bayçura bu durumu seviyordu. Onun açısından kendimi geliştirmiştim. En azından onunla kavga etmiyordum.

Yeni efendime hadi gidelim demeden evden çıktım. İlla ki peşimden geleceğini biliyordum. Söylediğine göre efendiler, hizmetkârlarının kokusunu alabilirlermiş. Bayçuraların burunları pisliğe duyarlıymış. Kanı içilen hizmetkârlar, gittikçe daha pis olma eğilimi gösterirlermiş.

Dışarıda uzaklardan gelen siren sesleri, bitmekte olan ezanın tınısı, yeni doğmaya başlamış güneşin hafif maviliği vardı. Fırıncı eli kokuyordu sokaklar. Sessizdi. Bu şehrin güzel olduğu tek zaman şehrin yok olduğu sanrısına kapıldığınız o başlangıç anıydı. Başlangıç ve hiçliğin bir olduğunu anladığınız zaman.

Keyfini

çıkarmıyordum.

Otogar denizin kıyısında. Deniz kötü kokuyor. Bıçura iskelede bekleyen vapurun yanındaki kıyıda elini denize uzatıp bir şeyler yakalamaya çalışıyordu. Epey neşeli görünüyordu. Bir süre karşıya geçmeden onu izledim, bir ara neredeyse düşüyordu. Yine hiçbir insanın başaramayacağı bir atiklikle kıyıya tekrar tırmanmıştı. Hiçbir yerinin ıslanmadığını fark etmek beni şaşırtmıştı. Neden sonra, bir şeyi farketmiş gibi durdu. Elini beline uzatıp nerede sakladığını anlamadığım kelebek ağını çıkardı. Denize uzattı ve savurup çekti. Ağın içinde yosunlar ve bir tane denizanasıyla birlikte bol bol simit parçası vardı. Koca ağzını daha da kocaman açtı ve içindekileri tek hamlede yuttu.

İzleme keyfim burada bitti.

.

Benim orada olduğumu fark etmiş olacak ki dönüp baktı ve hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermeden sırıttı. Dişinin arasında yeşil bir şey vardı.

Yosun.

Sonra bir sıçrayışta yanıma geldi. Sağına soluna baktı. Dudağını bükerek sert bir ses tonuyla sordu; “çanta hazır mı?”

“Hazır, tuvalette buluşalım.” Modu bozmamıştım. Küçük kız kaçakçılığından hapse girmek istemiyordum. Gerçi içimden bir ses, polislerin bu kızı gördükleri yerde mermi manyağı yapacaklarını söylüyordu ama; yine de risk almaya gerek yoktu.

Tuvalette işimi bitirdikten sonra, sifonu çekip arkamı döndüm. Hayata dâir bir derdi olan duvar yazılarını çıkmadan önce bir iki kez okurum diye umuyordum; ancak fırsat olmadı. Bıçura, tuvalet kapısından sarkmış bana bakıyordu. Sabırsızca hadiledi.

Çantamı açtım, içine tıkıştı, elini sallayarak bana veda etti. Fermuarı çektim. Tüm gücümle valizi kaldırdım. Meğerse gerek yokmuş. Boş halinden azıcık daha ağırdı yalnızca o kadar. İçinde bir şey olduğu anlaşılacak kadar. Kız beş kilo yoktu.

Biletler alınmış, valizler etiketlenmiş, koltuklara oturulmuş, bayan yanı uygulamasına sövülmüştü. Televizyon açılmış. Afyon Garı beklenmeye başlanmıştı. Otobüs yola çıktı. Bir yaz gecesiydi. Otogar serinliği içimi rahatlatmıştı. Bir yerlerde otogar çorbası cebimi yakacaktı, başka bir yerde otogar sucuğu yanımdakini mutsuz edecekti. Başka bir yerde gün batarken merdivenlerden inilecekti. İner inmez ter basacaktı. Otobüsün bagaj kapısı açıldığında fermuarı açık bir valiz görülecek, daha dikkatli bakıldığında tüm valizlerin fermuarlarının açık olduğu farkedilecekti. Çantaların üzerinde gezinen bir ev kedisi olacaktı.

Oldu da. Çığlıklar koptu. Şoförler azarlandı, muavinler işten kovuldu. Ben ise, içi boş valizimi alıp servislere doğru yürüdüm. Otogarın güvenlik görevlileri gelip otobüsü araştırıyorlardı. Bir şey bulacaklarından değil ya, korkunç bir küçük kız görüp de kalp krizinden gittiklerini görmeyeyim diye kaçtım. Ne de olsa efendi, kölesini bulurdu. Bana öyle söylemişti.

Servis ağır ağır hareket ederken, radyodan sabah programlarının neşeli sesi yankılanıyordu. Trafik kazası, ölüler, siyasette bir şeyler. Şehir merkezi olduğu düşünülen yerde servisten inmek. Geceyi geçirecek bir otel aramak.

Hayır.

Oteller bir tuhaftı. Eminim Bayçura buna bayılırdı. Kontrat imzalamış gibi, gece kulüpleri ve fahişelerle dolu sokaklar. Oteller lükstü ama sanki amaçları başkaydı. Ya da lüks değildi. Bilmiyorum. Lüks otel görmedim hiç. Bana bütün oteller lüks gelir. Sabah kalkıp da yatağımın ayak ucunda özenle katlanmış iki havlu görsem, evim bile bana lüks gelir. Televizyonu açtığımda Rus kanalları izleyebiliyor olsam…

Ayaklarım beni bir deniz kıyısına getirmişti. Köpekler havlıyordu. Geceyarısını geçiyordu. Birkaç sarhoş, Romanyalı olduğunu tahmin ettiğim bir kadına bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Antalya’da tüm deniz kıyılarını otellere ait, özenle düzenlenmiş yerler olarak hayal ederdim. Nasıl olduysa, yabani otların, bira ve tekila şişelerinin arasında, suda yüzen ekmek parçalarının olduğu bir kıyı bulabilmiştim. Bir taş bulup oturdum. Uzun uzuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuun suya mı baktım, su mu bana baktı bilmiyorum.

Sanırım doğrusu, suyun beni kendisine bakmak zorunda bıraktığıydı. Ayışığı bana ışıklı dün geceyi hatırlattı. Şimdi beyazdı her yer. Gelmeden önceyse sarı.

Kafamda!

Aniden!

Bir!

Fikir!

Belirmedi.

Yavaş yavaş belirdi. Sakin sakin. Sanırım servise bindiğimden beri yansımalarını duyuyordum. Beyin kıvrımlarımda yankılanıyordu. Kaçma fikri beni hep çok heyecanlandırıyordu ama cesur değildim. Bu yüzden kendime Bıçura’yı yaratmıştım. Gerçek değildi. Buraya gelmek istiyordum. Bu yüzden vardı. Sonra kafama dank etti. Gerçekten dank etti.

Bıçura elinde kelebek ağıyla duruyordu başımda.

“N’aber?” dedi.

İç çektim. Yanıma oturup başını omzuma yasladı.

“Sabah ola hayrola,” dedi.

Şaşırıp yüzüne baktım. Uyumuştu. Sonra sanırım ben de uyumuşum.

* * *

Sonraki hatırladığım. Bir dönercide işe girdiğimdi. Bayçura, bana şehrin en pis dönercisini bulmuştu. Döneri keserken, hayatı sorguluyor, edebi cümlelerle içimi gıcıklıyordum. Sonra turistleri martı etiyle dolandırıyor, geceleri de depoda yatıyordum. Efendim, bundan çok memnundu. Bana verdiği sözleri tuttuğunu hissediyordu sanırım. Ben öyle düşünmüyorum. Hayal ettiğim para, iş ve kalacak yer bu değildi.

“Ne düşünüyordun ki?” diye sordu bana. “Ben pis yerleri sevdiğimi söyledim, sana da gittikçe pisleşeceğini söyledim. Eğer bir plazada çalışıyor olsaydın, ne kadar pisleşebilirdin ki? Yani fiziksel olarak diyorum. Ruhunun pisliği beni ilgilendirmez. Tabiiiiii ruhunu çıkarıp da ızgara yaparsan başka.”

Haklıydı. Bir anlaşma yapmıştık ve o, anlaşmanın kendine düşen payını yerine getirmişti. Bir bakıma, ben de yerine getirmiştim. Pis bir dönerci gerçekten pis olabiliyor çünkü. Böyle düşündüğüm zaman şunu farkediyordum; aslında Bıçura benim için bir şey yapmamıştı. Ben hem kendim için, hem onun için bir şeyler yapmıştım.

Tabii madalyonun bir de öbür yüzü var. O da; benim onun için hiçbir şey yapmadığım. Aslında her şeyi o da yapmış olabilirdi. Sonuçta, onunla tanışmasaydım bunlar olmayacaktı. İçimde tuhaf bir huzur-suzluk- vardı. Kaçıp gelmek ve yeni bir hayata başlamak beni çok mutlu ediyordu; ancak yaptığım şeye dâir içimde bir sıkıntı hissediyordum. Sanırım ego ile ilgili bir sorundu. İçimdeki ben, bana izin vermek istemiyordu.

İçimdeki benin içindeki ben ise bu konuda rahattı. İçimdeki bene izin vermemesi konusunda izin vermiyordu.

Bu kafa karışıklığı, dönerin yanmaya başlayan kenarlarını görmemle artıyordu. Bazen, arkadaki ateşi harladığımda, öylece ateşe bakakalıyordum. Böyle zamanlarda; sokakta bir yerlerden, Bayçura’nın ağzının sularını akıtarak beni izlediğini hissediyordum.

Öyle de oluyormuş.

Bir gün, elinde bir ilan ile koşarak yanıma geldi.

“Bak,” dedi, “ne buldum?”

“Ne buldun kardeş?”

“Ev ilanı, şu an kazandığın parayla rahatlıkla ödeyebilirsin.”

İlana baktım. Bayçura pek haklı değildi. Bu bir ev ilanı değildi. Bu bir oda ilanıydı. Anladığım kadarıyla, yaşlı bir kadın, evindeki bir odayı kiracıya vermek istiyordu. Neden olmasındı ki? Beni cezbedecek bir konumu da vardı. Tam olarak şöyle yazıyordu:

“Kemer yolu üzerinde, deniz manzaralı müstakil evde, bir oda.”

Çalıştığım yere biraz uzak sayılırdı. Ancak İstanbul’da her gün okula gittiğim mesafeden daha kısaydı. Eh, zaman aslında bir mesafedir ve zaman aynı zamanda görecelidir.

Göreceliliğin içinde biraz seyahat ettik. Bana göre kırk beş dakika sonra, ev sahibine göre vakit kaybetmeksizin orada olduk. Teyze biraz huysuz, tatlı bir kadındı. Pek benimle alakası yoktu. Evini kiraya verip arada sırada denize girip sonra da ölmek istiyordu. Üç kelime konuştuk. Odayı bana verdi. Evi sırtında olan biri için, oraya yerleşmek zor olmadı.

Evi tarif etmeyeceğim, birkaç katlı, müstakil çirkin mi çirkin bir ev. Malikane diyebilirsiniz belki. Yıkık dökük sayılır. Bir uçurumun yakınında. Deniz manzarasına lâfım yok. Ancak yazın ortasında bile, sanki fırtınalı bir Monte Kristo günü yaşıyordu. Dalgalar, kara bulutlar.

Havada bulut var mı? Cevap ( )

Ama yine de kara bulutlar.

His öyle en azından.

Oradaki yaşantım, haftada bir teyzeye üç kuruş para verip, bazı günler de çorba yaparak geçiyordu. Bayçura ise, evde keşfedecek çok yer olduğunu söyleyip her yeri durmadan dağıtıyordu. Teyzenin bundan beni sorumlu tutması da tuzbiber oluyordu. Tuzsuz bibersiz bir hayatın tadı yoktu. Tuzbiber olduğu için Bayçura’ya teşekkür ediyordum. Ancak zaman geçtikçe, daha çok kafamın içine girmeye başlamıştı.

Artık döner etine bakarken, martıları, ölümü, zehirlenmeyi, hapse girmeyi düşünmüyordum. Para cezalarını, parasızlığı, açlığı düşünmüyordum.

Artık döner etine bakarken, arkasındaki ateşi düşünüyordum. Bayçura, hizmetinin karşılığını almak istiyordu. Uzaktan, o korkunç gözleri ve daha da korkunç sırıtışıyla, ateşin içine bakıyordu. Ben de ateşin içine bakıyordum. Ateş de bana bakmıyordu hayır. Ateşten yansıyan Bayçura gözleri bana bakıyordu.

Günler geçtikçe; bu görüntü dönerciyi terk etti. Dönen otobüs tekerlerini sardı. Güneşi sardı, güneşin denizdeki yansımasını sardı; odamın duvarındaki soba oluğunu; eski bir portrenin izini sardı. Aynadaki gözlerini; gözlerimin arkasındaki beynimi.

Beynimi…

Beynimi…

Beynimi…

Ta ki her şey sessizliğe bürünene kadar.

(   ((  ((( ((((çınlama)))) )))  ))   )

Artık aynaya baktığımda, Bayçura’yı görüyordum. Omzumun üstünde, başımın üstünde. Başımın içinde.

Odamdaydım. Gece serindi. Pek rastlanmaz. Güzeldi. Bıçura, ortadan kaybolmuştu. Bir süredir konuşmuyordu. Sanki konuşmasına gerek olmuyordu. Sanki anlaşıyorduk. Sanki anlaşma sessiz.

Ancak yokluğu beni tedirgin etmişti. Bana kaçışı sağlamıştı. Varlığı ve yokluğu hissettirmişti. Onun gitmesini istemiyordum. Ne yapacağımı biliyordum. Ağır adımlarla odamdan çıktım, teyzenin horlamalarını duyuyordum. Televizyondan kahkaha ve alkış sesleri geliyordu. Kilere indim. Örümcek ağlarını geçtim, etrafı karıştırdım. Bir bidon buldum. Üzerinde el yazısıyla “benzin” yazıyordu. Yaşlı bir el yazısıydı. Yazının harfleri adeta kırışmıştı. Ağır hamlelerle açtım, kokladım. Tek elimde dikkatsizce tuttum, etrafa saçılıyordu. Yavaş yavaş yürüdüm, dökülmesini umursamadım. Üst kata çıktım.

Salonda horultu ve alkışlar.

Teyzeye yaklaştım.

Teyzede horultu ve sayıklamalar.

“Pis herif…”

Kime diyordu acaba?

Düşünmedim, elimdeki benzini biraz daha kıvırdım, evin her yerine saçtım. Yavaşça dışarı çıktım. Kibriti yaktım ve biriktirdiğim yığına attım. Havada söndü. Biraz daha geriye çekildim. Havalı olsun istemiştim. Kibriti yakarak fırlattım. Yine söndü. Bu kez elimi siper edip efendi gibi yaktım. Yere eğilip bıraktım. Tutuştu, hızla eve girdi, uzaklaştım. Uzaktan seyrediyordum. Sessizlik kayboldu. Ateş, içimdeki buzu eritti. Neşem yerine geliyordu. Hiçlik varlığa dönüştü. Ol dedim oldu sanki.

Evet.

Yaktım evet. Tepenin başında durdum. Arkamı gürültülü denize verdim. Seyrettim. Sanki hiçliğin ortasında. Sanki sarı çayırlarda ve yer yer yeşeren yabani otlarla. Sanki, ortalıkta uçuşan poşetlerle ve içi çimento dolu yoğurt kovalarıyla. Hepsiyle birlikte yanışını izledim. Tek bir ifadeye bürünmedim. Ne bir polis sireni duydum, ne bir itfaiye kızılı gördüm. Tek bir şey duydum. Ev sahibimin, “Neden,” diye çığıran sesi. Ses telleri erirken o da yok oldu.

Yine de saygı duydum. Çünkü nedenini soran bir tek oydu. Yaktım evet, ama sor bir neden yaktım?

Sonra tasımı tarağımı topladım. Yangından uzağa yürümeye başladım. Elimi boşluğa uzattım. Sanki bir çocuğun elini tutuyorum. Hiçliğin ortasında, karanlık gecede, ateş yıldızları söndürürken, kırmızı bir elbise belirdi. Elimi tuttu. Eli elimin içinde kayboldu. Bayçura mutluydu. Sırıtıyordu. Sonunda evi yakmıştık. Oh be!

Kübra Kılıç

1995’te İstanbul’da doğdum. 2013’te İstanbul Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yıl Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nü kazandım ve öğrenciliğime devam etmekteyim. 2016 Mayıs’da 44A Sanat Galerisi’nde “Otoportre” adlı karma sergiye katıldım. Bakırköy’de özel bir hazırlık kursunda resim öğretmenliği yapmaktayım. Çalışmalarıma Beşiktaş/Ortaköy’de devam ediyorum.

Özgürcan Uzunyaşa

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğrencisiyim. İstanbul'da yaşıyorum. Film yapıyorum. Üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'i çıkarıyorum.

Ama Bi’ Sor Neden Diye” için 5 Yorum Var

  1. Öyküyü çok beğendim. Kısa cümlelerle hikaye etmeyi seviyorum bu öyküdeki gibi. Ben de öykü yazıyorum ve uzunlu kısalı cümleler kuruyorum ama dediğim gibi güzel yazılmışsa kısa cümlelerin etkisinin daha çok olduğunu düşünüyorum bu öyküdeki gibi. İlk birkaç satırı okudum ve ifade edişin güzelliği dikkatimi çekti. Heyecanla hikayeyi bitirdim ve dedim ki hakkınızda bilgi sahibi olmadan, Onur Selamet gibi oturmuş bir tarzı var bu hikaye yazarının, aklımızda bulunsun. Sonra baktım fanzin çıkartan ekipteymişsiniz. Edebiyatın, öykünün, güzel bir şeyler okuduğunda yaşadığın heyecanın, sevincin tadı bambaşka. Üslubunuzu sevdim. Nedendir bilmem Bayçura’ya da kanım ısındı elbette bunda çizerin payı da yadsınamaz zira çok güzel çizmiş çizer, pasaklı Bayçura’yı ?

  2. Hem öykü hem de çizim pek güzel ve birbiriyle uyumlu olmus. En basta tarzinizi tam anlayamadigimdan biraz zorlandim okurken, ancak sonradan pek hosuma gitti. Sadece üzeri çizgili sözcüklerin tam olarak nasil kullanildigini anlayamadim. Ayrica Yaptiginiz tanimlar ve yorumlar da çokça güldürdü beni okurken. Elinize saglik 🙂

  3. Gözüme ilk çarpan özgür üslubunuz oldu. Uzun süredir yazdığınızı belirten cesur anlatım, benim kendimin ulaşmak isteyip de henüz yaklaşamadığım bir seviye. İlk cümle ile birlikte öyküye sürüklendim.

    Tekrarlamalara, (Yaktım, Durdum) temel anlatımın ahenge ve özellikle de asimetrik ifadelerle dallanıp budaklanmasına hayran kaldım.

    Elbette birkaç yerde, biçimden mana çıkartamadım. Fakat yinede konu üzerine düşünmekten zevk duydum.
    Elinize sağlık.

  4. Nazik yorumlarınız ve yapıcı eleştirileriniz için teşekkür ediyorum size. Eleştirilerinize hak veriyorum ve yazımıma katkısı olacağına eminim.

    Beğenilmesine sevindim.

  5. Öykü yazmak hayal gücü sınır tanımayan insanların işidir. Öykünün kurgusu da, yazılımı da enfesti. Sıkılmadan okudum. Tebrikler…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *