Öykü

Arzu

“Hep bir şeyler eksikti zaten” diye geçirdi aklından, çıplak ayaklarına düşen yağmur damlalarını hissetmediğini anladığında.

Daha irice bir damla ensesinden girip kafasını istemsizce kaldırdığında, minibüsün en arkasında oturan adamla gözgöze geldi.

Kenarında oturduğu yoldan geçen yüzlerce aracın içindeki kimbilir kaç kişiyle buluşan gözleri ilk defa bir tanıdıkla karşılaşmış gibiydi. Anın ölçülemeyecek kısa bir aralığında çakışan bakışlar, bilinen- bilinmeyen, anlatılan-anlatılamayacak olan, yaşanan-doğmamış olan milyonlarca hikayeyi aydınlatıp yeniden karanlığa dönüşlerinin pişmanlığını öğretti her birine.

Yağmur damlaları, ayaklarının üstündeki tozu, kiri yarıp yollar açmaya çalıştıkça, zaten uzun zaman önce çatlayıp sertleşen derisi: “Ben o yolları çoktan açıp aralarını doldurdum. Ten, toprak aslına dönmeye bu kadar yaklaşmışken, haddini bilmez bir su damlasının üstüme yorgan gibi çektiğim bu örtüyü kaldrımasına izin vermeyeceğim!” der gibi tutuyordu yağlı tabakayı.

Atıf, bakışların hatırlattıklarıyla ayağa kalkmaya çalışırken; kendilerine bulaşacak kir ve kokudan çekindikleri için çarpmamaya çalışanlar, hareketten tedirgin olarak daha bir açıktan geçmek için adımlarının yönünü değiştirdiler veya tamamen durdular. Az önceki bakışla zerre benzerliği olmayan gözler üzerinden akıp gittiler.

Yağmurun altında kokuşmuş, yırtık kıyafetleri, yapağı olmuş saç sakalıyla, yağdan pislikten kapkara olmuş yüzüyle, medeniyete bir küfür gibi duran Atıf, az önce gözgöze geldiği adamı taşıyan minibüsün gittiği yöne yürümeye başladı. Her adımında, bakışların anımsattığı geçmişinin, gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu anlamaya çalışarak daha bir hızlanıyordu.

“Bir şeyler eksikti” diye söylenirken çocukluğu aklına geliyordu. Hep özel birisi olduğunu hissetmiş ama nedense hiç olağanüstü bir durumla karşılaşmadan ergenliğe girmişti. Kendi hayatına yön verebilecek yaşlara gelene kadar diğerlerinden farklı bir şeyler yaşayabilmek için çabalamaları sonuç vermemişti. Nihayet kendi ayakları üzerinde durduğunda şartları zorlayarak seçilmişlik duygusunu beslemek için hem bedeni hem de ruhunu zorlamaya başlamıştı.

Kazandığı üniversiteyi en başarılı olduğu dönemde bırakmış, iyi dereceli bir mezuniyet sonrası gelecek memuriyetin hayatını mahvedeceğini hesaplayarak gönüllü olarak askere gitmişti. O dönem ülkenin karışık olan kuzey sınırlarında süren çatışmalardan herkes kaçmak için uğraşırken, ısrarla kendisini oraya sevk ettirmişti. Ruhunda derin yaralar açan ve hayalini kurduğu maceralara hiç benzemeyen tecrübelerle dolu yirmi ayın sonunda, basit bir iltihaplanma sonucu cephe arkasına dönmüştü. Görev süresinin geri kalanını yaptığı hizmetler sebebiyle daha rahat bir şehirde geçirirken tanıştığı kadına aşık olmuş ve vazifesi sonlandığında da evlenmişlerdi.

Aşk kısa sürdü. Atılan imza verilen sözleri bağlamaya yetmediği zaman büyük kavgalar ederek ayrıldılar.

Otuzlu yaşlarına gelene kadar, kendisini izlediğini sandığı bilinmeyene, seçilmişliğini ispat etmek için elinden geleni yaptı. Karada, denizde, havada maceralar yaşayıp farklılığını ortaya koymak için her şeyi denedi.

Ve kadınlar… Aldığı ilk yaradan dolayı kendisine ne kadar içten yaklaşırlarsa o kadar kötü davranıp sadece eğlenmek için kullandı onları.

Kırklı yaşlarına yaklaştığında dünyanın yarısını dolaşmış ve artık yorulmaya başlayan vücudu eskiden aldığı yaraları hatırlatacak sinyalleri vermeye başlamıştı.

Hâlâ seçilmişliğini ispat edememiş olmasına rağmen hayatındaki eksikliği doldurması ve yaşamını başka bir şekilde sürdürmesi gerekiyordu. Geçici işler, o zamana kadar yaşamasını sağlamıştı, fakat artık vücudu eskisi kadar kolay yenilenmiyor; gençken umursamadığı ağrıları ve yaraları neredeyse her sabah ve akşam bulundukları yerden huysuzca bağırıp çağırıyorlardı . Bu da daha durağan ve dengeli bir hayatın gerekliliğini masaya sürüyordu.

Ülkeye döndüğünde yaşadığı onca tecrübenin kazandırdığı vizyon ve konuşabildiği dillere güvenerek bir danışmanlık şirketi kurdu. Ortak yaptığı bir işte avukat Ayfer’le ilk karşılaştığında, bakışları başka bir hayattan tanışmışlar gibi kucaklaşmıştı. Daha önce tatmadığı hislere kavuşan Atıf, etkileyici tavrını hiç bozmadan Ayfer’i de yakalamış ve kısa süre sonra birbirlerine bağlanmışlardı.

Ayfer çok mutluydu. Atıf da öyle… Ama bir şey eksikti. Eksikliği tamamlaması, kendisini ispatlaması gerektiği hissi yaşı ilerledikçe daha da baskın hâle geliyordu.

Ellili yaşlarına geldiğinde iyice kontrolünü kaybeden Atıf şirketi kapatmış, Ayfer’i çileden çıkartıp kendisini terkettirmiş ve elindeki avucundakileri sürekli içip sarhoş olmak için harcamıştı.

Şimdi yokuş aşağı gittiği bu yolda takip ettiği minibüs çoktan başka yere sapmıştı. Yağmur, üzerindeki paçavralardan akıttığı kirlerden ince bir iz bırakarak, hatıralarını denize taşıyıp boğacak mazgallara dolduruyordu.

Yokuş bittiğinde yağmur da dinmiş, havanın açmasıyla yeniden kalabalıklaşmaya başlayan bir sahile vardığında dağılan bulutlardan görünen güneş, batmadan hemen önce üzerinde kalan son damlaları kurutmuştu.

Hiç üşütmeyen bir bahar yağmurunun nemlendirdiği alacakaranlıkla beraber ileride yakılmış ateşe doğru yürüdü. Yaklaştıkça ateşin ne kadar büyük olduğunu görüp gözlerini eskisi gibi parlatması için üzerine yürüdü.

Ateşin etrafında toplanan kalabalık sürekli ellerindeki yakacaklarla onu besliyor ve alevler coştukça sevinç çığlıkları atıyorlar; cesareti olanlar zayıf kenarların üzerinden atlamaya çalışıyorlardı. Atıf sevinç çığlıklarının arasından sıyrılıp ateşe atlarken sesler de dehşete düştü. Üzerindeki yağlı kıyafetler ve kirli derisi saçlarından hemen sonra tutuşarak kısacık bir an süren acıyla kavruldu.

Arda, dönüp arkasında kalan ışık geçidine baktı. Kafası böyle şeylere pek basmadığı hâlde ilk defa nasıl çalıştığını merak etti.

Küçükken okula gitmek için ilk kullandığından beri çokça model değişmiş olduğunu ve yaşıtlarının yeni model taşıyıcılarını, diğerlerini kıskandırmak için nasıl ballandıra ballandıra anlattıklarını hatırladı.

Eski modellerde oluşan üşüme duygusu, gidilecek yere varıldığında bir süre daha geçmeyerek kötü hissettiriyordu. O zamanlarda bile, kullandığı bu aracın nasıl çalıştığına hiç kafa yormamış; dedesinin eskiden bir yerden bir yere saatler süren yolculuklar yaptıkları zamanları anlatmasına ve ısrarla mobiltüpleri kullanmasına da zaten hiç aldırış etmemişti.

Herkes gibi sıradan ve durağan bir tembellikle Yüz sekseninci doğumgünü için tek başına kutlama yapacağı, eğer şanslıysa kendisinden olgun bir kadın tavlayıp geceyi onurlandıracağı yetişkin eğlence merkezine gelmişti. Aslında istese hergün buraya gelebilirdi. Kredisi ve hayatı buna uygundu. Ama o tüm gün bahçesinden denize bakarak günlerini geçirmeyi tercih ediyordu.

Yeni nesil geçitlerde üşüme gibi bir yan etki kalmamıştı. Hatta şimdiki geçişinde vücut ısısı biraz yükselmiş, teninden dışarı çıkmaya çalışan ateş tenine yakın yerdeki tüm sinir uçlarını yakar gibi gelmişti. Bir anlığına daha önce bu duyguyu yaşadığını sandı. Sanki tüm vücudu bir  anlığına ateşler içinde kalmış gibi ısınıp hemen soğudu. Elini çenesine götürdüğünde parmakları orada olmayan bir şeyi tutmak ister gibi boşlukta dansedip metalik boynuna değdi. Başını yana eğip dudaklarını bükerek ilerledi. Olgun kadınların takıldığı mekanı geçip, hemcinslerini arayanların gittiği kırmızı kapılı yere girdi.

-o-

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *