Öykü

Av

Bıçağın sivri ucunu öldürdüğü hayvanın bileğinin iç tarafından hafifçe batırarak çevresinde ustalıkla çevirdi. Derine kaçan yerlerden sızan kan, keskin çeliğin parlaklığını alıp tüylere yedirirken bıçak turunu tamamlayarak kolun içinden göğse doğru ilerledi.

Baş aşağı asılı dev ayının kesik boynundan akan kan yerdeki çukurda nasibini almaya gelen küçük mahlûkatın ayak izi bırakamayacağı kadar pıhtılaşmıştı. Buna rağmen deriyi yüzerken hâlâ akmak isteyen kandan hoşlanmayan avcı elindeki çaputla kapkara tüylere bulaşan kanı tükürüğüyle ıslatıp silerek beklemeye başladı.

Söğüt ağacının dallarına astığı ayının gövdesi akşamın çökmesiyle beraber ardındaki ormanın karanlığına karışıyorsa da azametinden bir şey kaybetmiyor ve avcının duruşundaki gurur da bu karanlıktan beslenir gibi görünüyordu.

Büyüdüğü ezgileri hatırladı. Sırtını dönüp ormanın uzaklarında kalan köyünün istikametine baktı güneşin battığı dağların ardında hiçbir şey göremeyeceğini bilerek. Ebesinin gören tek gözüne sığdırdığı sevgi parıltısıyla kendisine bakarak mırıldandığı deyişleri mırıldandı.

Kara dayı kara dayı yer kulağından kaçasın

Tutasın yiğit bebeleri güce kuvvete katasın

Geceleri büyütüp korbuz gündüzleri yutasın

Ak dayının yanına yiğit pak bebeler koyasın

 

İlk bıçağı, ebesinin verdiği minik bir çakıydı. Onunla ağaçları oyup bileğini eğitti. Minik ayılar, kurtlar, boğalar yapıp sundu tanrılara.

Büyüklüğe adım attığında tahtadan kurbanlar yetmedi; ebesini göklere verdikten sonra atasından kalan bıçaklarla başladı gerçek kurbanlar sunmak için avlanmaya.

Bu ormanın yaratıklarının methi dilden dile anlatılırdı. Köyünden bu kadar uzaklara göçüp gelmesinin sebebi en güzel kurbanları tanrılara sunmaktı. Sonrasında deyişler gerçek mi değil mi ona bakacaktı.

İşte ormanın pek derinlerine girmesine gerek kalmadan bulmuştu kara ayıyı. Bulmuş ve kolayca avlamıştı. Ayı nereden baksan kendisinin iki katı büyüklüğündeydi ama anlatılanların aksine ölümü bekler gibi munisti. Yaşlı gibiydi ve o boyuta gelene kadar çok can yakmış çok yiğit paralamıştı sanki. Ama kapkara kürkünde ne bir yara ne de bere vardı. Şimdi kara ayının kürkünden yaptığı postla çıkacaktı, ormanın ardında başka bir deyişteki kehanetin işaret ettiği yere. Ayının derisini yüzerken ebesinin deyişlerini mırıldandı yine.

Kara orman sen geceden kara mısın

Kara dayıyı koynunda saklar mısın

Girsem kara dayının postuna

Beni de dallarınla sarar mısın

 

O gece yüzdüğü postu dallarla gerip iyice temizledi. Acıkan karnını taze ayı etiyle doyurup birazını kurutmak için astı, gerisini kurda kuşa pay etti. Orada tastamam yedi gece sekiz gün geçirdi. Gelen gecede postu sırtına geçirip ormanın içine yürüdü. Yolda yürürken hep aynı deyişi söyleyip nefesi tükendiğinde de içinden tekrar etti.

Kara orman senin gönlün ak mıdır

Ak dayı senin gönlünden pak mıdır

Kara dayı ak dayı postları derilse

Yiğidin gönlünden geçen hak mıdır

Mırıldanmaları değişip homurtulara dönüştü yorulduğunda. Ak ayıyı bulmak için saklandı bulduğu her ağaç kovuğunda. Postu çıkarıp attı sırtından ve sustu, aysız bir gecede uykulu gözlerine parıltı vurduğunda.

Ak ayı yürürken arasından geçtiği ağaçların gölgeleri, arkalarında kalan orman utanmasın diye her bir gövdeye yüzlerini sürüyordu sanki. Her bir gölgenin arasında saklanarak gelen avcının gözaklarına vuran parlaklık bile gölgelerde yitip hırs dolu bakışları bembeyaz kürkte eriyordu.

Ak ayı yürüyor, çıplak gövdesiyle süzülen avcı tüm evrenin gözünü kamaştıran parlaklığı çeliğin soğuk yüzüne kurban etmek için sessizce yaklaşıyordu.

Ak ayı durdu. Tüm ağaçlar, tüm gölgeler, yıldızlar, dallar, gece uçanlar, yapraklar, kokular da onunla aynı anda durdu.

Avcı durmadı. Sonsuza kadar beyazı kıskanacak olan metalik parıltıyı ak ayının tüylerinin arasına sakladı.

Ak dayı kara dayı bizi yere terk etme

Geceye karışıp gündüze kurban etme

İnsan karındaşını ormanda kaybetme

Eğer döner seni bulursam hiç ses etme

Ak ayının postu on bir günde kurudu. Avcı o kadar gün ne bir şey yedi ne de uyudu. On ikinci günün gecesi rüyaya yatıp sabah karnını çiğ et ile doyurdu.

Avcı iki postu da sarıp sırtına vurdu. Ormanı geçene kadar ne durdu ne de yoruldu. Kehanetin tarif ettiği yere geldiğinde gece karanlığı çökmüş, ıssızın ortasında yanan ateşin başında üç yaşlı kam buldu.

Kamlar postları açıp avcının sırtına vurdular. Ateşi yayıp toprağa koskoca bir çember oydular. Ortada duran avcıyı yere yatırıp etrafında dönmeye durdular. Dolunay çıkana kadar sesleri çıkmayan kamlar ay doğduğunda ebesinin dilinde deyişler söylemeye başladılar.

Kara dayı homurtun geceye karıştı

Dolunay ak posta ne de güzel yakıştı

Kurdu tilkisi kuşu ademi hep yarıştı

Akla kara ezelden insan tenine tanıştı

Avcı yattığı yerde bu yeni duyduğu deyişi tekrarlamaya başlayarak uyuya kaldı. Uyandığında ne ateş kalmıştı ortada ne de kam. Homurdana homurdana ormana döndü.

Av” için 8 Yorum Var

  1. Merhaba, öykünüz güzel ve akıcı. İnsanın ilkel ve vahşi tarafını yansıtmanızı beğendim. Sonu biraz daha uzun ve açıklayıcı olabilirdi. Acaba merakta bırakmak için mi yoksa devamı geleceği için mi öykünün sonunu belirsiz bıraktınız? :/ Eğer öykü bitmişse avcının pandaya dönüş dönüşemediği muğlakta kalmış. Ellerinize sağlık gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  2. Merhabalar. Dede Korkut tadında bir öykü olmuş ve çok beğendim açıkçası. Seçkiye renk katan öykülerden biri sizinkisi. Diğer seçkilerde de görüşebilmek dileğiyle.

  3. Merhaba 🙂
    Bir Engin Yıldırım öyküsü… Güzel olacağına emin olarak oturdum başına, tatminle kalakaldım orada.
    İçinde “panda” kelimesi geçmese bile, hem insan doğasına dair hem de buraların kültürel anlatılarına dair bu kadar güzel bir temasal işleniş… Aklıma hayalime gelmezdi.
    Muhteşem!
    Bahsi geçen tekerlemeler, sözler, düşünceler… Yazmakta ne kadar iyi olduğunu biliyorsundur. O yüzden, fark eder gibi olduğum minicik bir, iki eksikliğine değinip çekileceğim 🙂

    Öykü isimlerinde bir tür “gönderme” veya “öykünün anlamını genişletme” gücü talep eder oldu zihnim. Evet, öykün bir “av”ı anlatıyor ama sadece avı anlatmıyor. Bu kadar güzel bir şey, -her ne kadar içerisinde pek çok güçlü anlamı barındırsa da- bu kadar basit bir kelime ile adlandırman beni biraz şaşırttı.
    Ama, olabilir. Dert değil.
    Cümlelerinin bir kısmı alabildiğine uzun olsa da, okurken herhangi bir sıkıntı yaşamadım. Nerede hangi kelime türünü kullanacağını iyi seçiyor olmanın da bundaki etkisi büyük. Devrik cümleler ya da tuhaf ifadeler olması gereken yerlerde kalmış. Yine de, öykünde biraz daha fazla virgül görmek isterdim. Başka okuyucuların bunu talep edeceğini sezdiğim ve öykünün hakkı olan “keyfe övgü”yü almasını dilediğim için.
    Teşekkürler 🙂 Sonraki ve çoook daha sonraki seçkilerde de görüşmek dileğiyle…

    1. Yorumlarımızı düzeltemiyor olmanın getirisi bu ek yorum 🙂
      “İçinde “panda” kelimesi geçmese bile,” değil, “geçmediği halde” olacak o kısım. Temanın öyküne yediriliş şeklini takdir etmekti niyetim.

  4. Yorum ve asla cevabını veremeyeceğim övgüler için teşekkür ederim.
    Daha önceki öykülerimin altlarına da yazdım diye hatırlıyorum; burası için yazdığım öyküler çok hızlı oluyor ve yazar yazmaz gönderiyorum. Yorumlara cevap yazmak için bile daha fazla vakit harcıyorum diyeyim. Virgül mevzusunda haklısınız ama dediğim gibi oynamaya başlarsam metini bozuyorum.
    Öykünün adı konusunda hafif göründüğü fikrine katılıyorum. Ama sadece hafif göründüğü kısmına 🙂
    Bu öyküde “av ve avcı”, “ebe ve ayı”, “ayı ve dayı” gibi birbiriyle aynı anlama gelen/çıkan çok sözcük var ve tüm bunları kapsayan “av”dan başka bir sözcük ise malesef yok. Bu bir yaradılış mitosu barındırdığı ve bu mitoslar hep uzun yollara çıktığı için av kaçınılmaz oluyor. Yaradılış yaşamayla eşdeğer olduğundan her türden bir beslenmeye ihtiyaç var ve bu da farklı avları doğuruyor.
    Ebe çocuğu hep bir ava hazırlıyor, ayılar hep avlanarak gezdikleri ormanda avcıyı bekliyor, tanrı hep bir kurban bekliyor ve sonunda avlanarak kendine kurbanlar sunanı da avlanacak bir kurbana dönüştürüyor.

    Öyküler hep çift yönlü. Ben yazarken ve siz okurken.
    Ben yazarken, çok fazla kaynaktan beslendiğim için bazen anlaşılmaz olabiliyorum ama siz de farklı kaynaklardan beslendiğiniz için derinlerinizde başka bir ışık yanıyor. Bu da edebiyatın büyüsü işte 🙂

    Türk Kozmogonisinden bihaber, halk hikayeleri bilmeyen, türkü dinlememiş, mitolojiler arası çapraz okuma yapmamış kimselerle artık bu tür tartışmalara girmiyorum. Bunların bilinmemesinin ve okunmamasının sebebi popüler kültürün öne çıkarttığı stereotip kahramanlar ve hikayeler.
    Burada öykü paylaşarak kendi kültürümüzden nasıl fantastik yazılır göstermeye çalışıyorum.
    Önceden eleştiri de yazardım ama artık yazmamaya yeminliyim. Sizin de beğeniyle okuduklarım arasında olduğunuzu belirtmek isterim. önceden size yazdıklarımın hala arkasındayım 🙂
    Önümüzdeki konu Viking ve bunun için de üç kısa öykü yazdım bile ama yeni kurallar tek bir öyküye izin veriyor. Birini seçip göndereceğim. Tabi sizin Viking dediğinize ben Viking demiyorum her zamanki gibi 🙂
    Okuyana, yazana, sevene, sevmeyene selam olsun.

  5. Sizi tekrardan burada görmek ne hoş. Öykünüzü üç kere okudum, fakat hala kendimi yorum yazacak kadar kavramış görmüyorum. Nasıl ki yağmur tanelerini sayamadan ıslanır gideriz veya notaları aklımızda canlandıramadan senfoni kulağımızdan akıp gider, işte böyle bir katılık/kapalılık görüyorum eserinizde.

    Av; çene, yara, nefes, dışkı, sıvı gibi çok temel bir anlam. Beslenmeyi, adağı, paylaşmayı, niteliği, sağlığı, ölümü ve nice temel damarları besler. Kahramanın, adak yolunda başarısızlığa uğraması ise öykünün başka güzel bir ayrıntısı diye düşünüyorum. Ormana dönmesi de tekrar denemekten vazgeçmemesini işaret ederek öykünün zihinsel süreçte sonsuzluğa sündürmüş.

    Teknik olarak ise yine farklılık öne çıkıyor. Kıtaları öyküye güzel harmanlamışsınız. Şair yönünüzü hep takdir etmişimdir. Kaleminize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *