Öykü

Beş Dakika Daha

Güzel bir kadındı.

İzmir’in kalabalığıyla her geçen saniye biraz daha boğucu bir klostrofobiye ev sahipliği yapan metrosunda evine gitmeye çalışan güzel bir kadındı Rahat. Tüm gün telefonla konuşup, patronunun her geçen gün arttırdığı kazancından her daim aynı payı alan güzel bir kadındı. Herkes gibiydi. Post-modern proleterdi.

İş çıkışı saatinde güç bela bindiği metroda arkasındaki adama yaslanmış başka bir adamla, kendisinden başka binlerce kişinin tutmakta olduğu demir arasında sıkışmıştı. Güzel bir kadındı Rahat. Tahrik olası gelmiş her erkeği tahrik edebilecek, dizinin biraz aşağısında çiçekli bir etek giymişti. Üstünde “orta halli” göğüslerini ihtişamlı bir hale getiren dar gömleğiyle, eteğiyle son derece alakasız ceketi vardı. Adamın teninin kokusu neredeyse burnundaydı. Ne rahatsızdı, ne huzurlu… Rahat saatin haber verdiği iş çıkış vaktinde evine dönmeye çalışan bir proleterdi.

“Eve giderken şarap mı alsam… Yemeğe katarım,” diye düşündü. Tavuk sote yapacaktı. “Yoksa Şirince mi alsam…” ikilemine düşmese olmazdı. Yemeği şarapla soslayamasa bile, bir kadeh içerdi yanında.

O esnada arkasındaki adam çoktan Rahat’ın sol bacağını omzuna almış, ayak bileğinden kavramış, çalışmalarına devam ediyordu. Pantolonundaki kabarıklığı sosyal baskılar altında dizginlemeye çalışsa da olmazdı artık, ok yaydan çıkmıştı. Metro Konak ve Üçyol arasındaki o sıkıntılı yolda çoğunlukla yaptığı gibi yavaşladı. Adam hiçbir şey olmasa da kabarıklığın fark edileceğinden korkuyordu. Gömleğini aşağı doğru çekiştirdi, bedenini öne doğru biraz kamburlaştırarak erojen bölgesini Rahat’ın eteğinden ayırdı.

Bu çağın böyle bir iğrençliği vardı işte. Hiçbir şeye vakit yoktu. Hayaller yatağa uzanıp uyuyana kadar geçen birkaç dakikaya, cinsellik iki metro durağının arasına sıkışmıştı. Bunların sorumlusunun kimliği belli olmasa da, o kudretin en büyük silahı ajandalar, akıllı telefonlar ve kol saatleriydi. Zaman ilerledikçe yürümüştü insan. Karşı koyamadığı tek şey zamandı. Bu karşı koyamayış, zamanı yenemeyiş itiyordu insanı “şu saatte şurada olmazsam mahvolurum” kaygısına. En büyük düşman zamandı.

Metro Üçyol’da durduğunda adam apar topar indi. Ne olursa olsun, birlikte geçirdikleri üç-dört dakika adamı günün en karlısı yapmıştı.

Rahat bir, belki iki dakika daha devam edip İzmirspor durağına geldi. Gerçek adı Rahat değildi, arkadaşlarının taktığı bir lakaptı yalnızca. Şu anda rahat da değildi, demin kalçalarında penisinin at koşturduğu adamdan, belki de sadece adamın penisinden ayrılmak şu noktada sıkıntılı bir durumdu. Yakışıklı da bir adamdı galiba, keşke böyle tanışmasalardı.

Metrodan inip evine doğru yürürken alkol alışverişi dışında selam dahi vermediği adamın dükkanına daldı. Bir buçuk litrelik şarap şişesini tezgaha bırakıp iki şişe de bira aldı. Dükkan sahibi şaraba, biralara baktı, “eve adam atacak besbelli” bakışıyla “hoşgeldin abla” dedi. Rahat bu bakışı görmeden, refleks olarak ağızdan çıkan bir “hoşbulduk” patlattı. Konuşulmadı, Rahat parayı bırakıp dükkan sahibinin uzattığı poşedi alarak çıktı.

Evine yaklaştığında yokuştan görünen deniz manzarasına baktı. Ne zamandır balkonda içmemişti.

Altıncı kattaki evine çıkıp içkileri dolaba koydu. Geniş salonunun iki cephesi denize bakıyordu. Balkonun iki kanatlı, büyük kapılarını açıp odasına gitti. Çalışma zorunluluğu sırtına binmeden bir-iki sene önce aldığı, göğsünün tam ortasında kırmızı bir yıldız olan siyah tişörtünü giydi. Eteğini değiştirmedi. Boy aynasına baktı bir ara, eteğini sıyırıp bacaklarını izledi uzun uzun. Üniversite yıllarını düşündü, omzuna dayadığı siyah bayrakla eylem alanlarına indiği yılları. O dönemde birlikte olduğu adamı düşündü, Rahat’ın en sevdiği şey uyurken kendisine arkasından sarılınmasıydı. Belki metro fortçusuyla bu yakınlığı bu yüzden kurmuştu. Acaba denese, o sevgilisiyle dans ettiği gibi saatlerce dans edebilir miydi o adamla da?

Yemek yapmaktan vazgeçti. Tüm gün “günde üç öğün makarna yiyorum, bu akşam değişik bir şey yapayım” düşüncesiyle geçirdiği zamanı çöpe atıp dünden kalan makarnayı yemeye karar verdi. Acıkınca elbette. Bir şişe bira aldı, ceketinin cebinden sigarasıyla çakmağını, bir de cep telefonunu alıp salona yürüdü.

Geniş salonun sağ duvarında, balkon kapısının hemen karşısında büyük bir saat vardı. Eskiden birlikte yaşadıkları evde saatin çalmasını sağlayan tarafı hiç kurmazdı babası. Belki de o yüzden şimdi inadına kuruyordu. Cep telefonuna baksa saati göremeyecekmiş gibi saatin kaç sefer çaldığını her saat başında sayardı. Saatin iki yanını da sonuna kadar kurup, iri sarkacın saniyeleri işaretleyişini izledi bir süre. Her şey dinlendiriciydi şu anda. Birkaç dakika geriydi ama, sorun da değildi. Bir an takıldı aklına, duvarlarda saat varken tutup koluna da bir saat takmıştı insan, sonra cep telefonunu icat etmiş bir de cebine sokmuştu. Sürekli bir şeylerin zamanını hatırlama zorunluluğu edinivermişti. Şu saate kıyabilse, hatırası olmasa, hiç düşünmez atardı.

Balkona açılıp kapanan tahta sandalyelerden birini çıkardıktan sonra şişeyi açıp ayaklarını korkuluğun üzerine uzattı. Mayıs sıcağı kavuruyordu İzmir’i. Güneş henüz batmamıştı. Yıllar öncesine gitti aklı, ortaokuldayken katıldığı 19 Mayıs gösteri grubunda olanlar… Rahat ve kızlı erkekli otuz kadar arkadaşı okula herkesten bir saat sonra gelirler, hiçbir derse girmezler ve karşılığında tüm gün saçma sapan bir müzik eşliğinde saçma sapan dans figürlerini prova ederlerdi. Bu provaları dans hakkında en ufak bir bilgisi bulunmayan beden eğitimi öğretmeni yaptırırdı. Rahat’ın derdi güneşleydi. Bu provalar güneşin alnında yapılmamalıydı. Beden eğitimi öğretmeninin ruh hastası olduğu açıktı, zira sadece öğrencilerini değil, kendini de o güneşe maruz bırakıyordu. Güneş battıktan sonra yapılsaydı ya bu gösteriler? Neden öğlen saatinde deli gibi tepiniliyordu güneşin alnında? Neden gündüz hava sıcakken inatla serin geceleri leş gibi uyuyarak geçiriyordu insanlık?

Geçmişi yad ede ede ikinci birasını da bitirmiş, güneşin batışına şahit olmuştu. Makarnayı fırında şöyle bir ısıtıp çabucak yedi. Şişeyi mantarı içeri iterek açtı, bir kadeh şarap koyup şişeyi de aldı ve balkona geri döndü.

İlk kadehten sonra şarapla uğraşmak istemediğinden şişeden içmeye başladı. Kendisi görmüyordu ama, yüzü kıpkırmızıydı. Sarhoş olmuştu. Eski sevgilileri, patronu, metro fortçusu, annesi, babası, hayatı, istekleri, hayalleri, düşünceleri… Makineleşen insanın saat gibi tek düze çalışan kafasını doğaçlama çalınan bir enstrüman misali aritmik, ancak melodik bir hale getirebilen yegane “ambrosia” değil miydi alkol? Arkasındaki masanın üstündeki cep telefonundan kısık ama rahatsız edici bir ses yükseldi. Önce bakmadı. Bir saniye daha geçti. Ses yükseldi. Bir saniye daha. Ses yükseldi. Uyku saati gelmişti. Elinde şarap şişesi, telefon ötmeye devam ederken sandalyeyi içeri çekip devirmemek için büyük çabayla yerine koydu. Balkon kapısını kapatıp masaya, telefonun başına gitti. 01:00 yazısının yanında kocaman 07:00 yazıyordu, kaçta yatacağı, kaçta kalkacağı cep telefonundan soruluyordu. Canı sıkılmıştı. Bir sigara daha yakıp şaraptaki son birkaç yudumu duvardaki büyük saate bakarak içecekti. Uykusu yoktu. Uyumak istemiyordu.

Salondaki vitrinin çekmecesinde, masa örtülerinin altına sakladığı esrarı çıkardı, sandalyelerden birine oturup çabucak, ustaca sardı. Sigarasını söndürüp onu yaktı. Çok sıkılınca takılırdı arada bir. Kullanmadığında bir yoksunluk hissetmiyordu. Kendisini iyi hissettirecek bir şeylere ihtiyaç duyduğunda kaçtığı anne kucağı gibi bir şeydi esrar.

Birkaç derin nefesten sonra yüzünün kızarıklığına ek olarak alnında boncuk boncuk terler belirmişti. Kendini şahane hissediyordu. Şu anda yatıp uyumak bile güzeldi.

Duvardaki saatin bir kez vuruşuyla, Rahat’ın uykuya yönelik hoşgörüsü bir anda kayboldu. Gözleri doldu. Şarabın son yudumunu kafasına dikti. Önüne baktığında birkaç saniye duraklayacağı şeyi gördü.

Eski sevgilisini.

Kalkıp adama doğru yürüdü. Adamın boyu kadından çok uzun değildi. Sağ elini, eskiden de yaptığı gibi, Rahat’a uzattı.

“Dans edelim mi?”

Rahat sol göğsünde bir acı hissetti. Elini göğsüne götürdü, şaşkınlıkla göğsünü tutan eline baktı. Teni yumuşamıştı, tırnakları uzun ve ojeyle siyaha boyanmıştı. Birden bire gençleşmişti, çok gençleşmişti.

“Yatmam gerekiyor, yarın işe gideceğim. Saat 1 oldu.”

Adam bir gülümsemeyle arkasını dönüp saatin başına gitti. 12’nin üzerindeki yelkovanı işaret parmağıyla iterek 11’in üzerine getirdi.

“Beş dakika daha kal.”

Rahat gülümseyip adamın elini tuttu. Adam geniş elini Rahat’ın beline koyunca dansları başladı. Beş dakikaların birbiri ardına sıralanacağı bir gece olacaktı.

Beş Dakika Daha” için 5 Yorum Var

  1. Kendimi, elimde yaprakları sararmış eski basım bir kitabı okur gibi hissettim. Olabildiğine profesyonel; o kadar da içten, sıcak cümleleri ardı ardına okumak çok keyifliydi. Hele de hiç gitmediğim halde aşığı olduğum İzmir’de geçiyor oluşu beni nedensiz şekilde etkiledi.Zülfü Livaneli okur gibi hissettim, Ahmed Arif okur gibi hissettim…
    Öykünün teması, bizim rıhtıma uygun olmaması -ki geçen ay da böyle bir öykü okumuştum ve onu da çok sevmiştim- Rıhtım yöneticilerinin artık “Nedir” bölümünü güncellemeleri gerektiğini düşündürdü bana. Öyle güzel yazılmış, öyle başarılı çalışmalar geliyor ki kuralları esnetmek, kısıtlamalara bağlı kalmak anlamsızlaşıyor. İnanıyorum ki Nedir bölümünü okuyup “yazdıklarımı kabul etmezler” diye öykü göndermekten vazgeçen bir sürü insan vardır.
    Gelelim öyküyle ilgili tek eleştirime. Noktalamalar konusunda biraz daha dikkatli olmanı öneriyorum. Akıcılığı, okurken cümlelerin yağ gibi kayıp gitmesini etkileyen en önemli faktör, bence doğru kullanılmış noktalama işaretleridir. Bir de bilmeyenler için öykünün sonuna, kullandığın bazı terimlerin açıklamasını yapsan daha iyi olurdu bence. Ambrosia gibi kelimeleri çoğu kimse bilmezdir, öykü bittikten sonra ufak bir araştırma, öğrenilmesini sağlayacaktır; ama bence öykünün sonundaki açıklamalar o sözcüğü benimsememiz ve hatırımıza yerleştirmemiz açısından önemlidir.
    Umarım seçkiye yazmaya devam edersin. Seni okumak zevkli olacağa benziyor… Aramıza hoş geldin.. 🙂

    1. Öncelikle, okuyup kıymet verdiğin ve yorumunu paylaştığın için teşekkür ederim. Seçkideki ilk öyküm olduğundan aslında biraz tedirgindim, ancak yorumunla birlikte bir rahatlama geldi.

      Seçkiye öykü göndermeye karar verdiğimde aslında bu öykünün rıhtıma çok da uygun olmadığını biliyordum. Yayınlatmak adına, konsepte uydurmak için zorlama değişiklikler yapmak ve yollamak da içime sinmeyeceğinden, biraz şansımı denemiş oldum özetle, affınıza sığınarak.

      Noktalamalar konusunda da hak veriyorum. Doğrudan bir mazeret değil belki ama, öykünün benim standartlarımda oldukça aceleye gelen bir metin olduğunu söyleyebilirim. Son okumaları tamamlayamadan yolladım ve büyük şüphelerle tekrar yolladığım “düzeltme” bahsettiğin noktaların çoğunu kapsamıyordu. Burada okuduktan sonra “ah yaa” dediğim çok nokta oldu.

      Her neyse, nezaketin için tekrar teşekkürler. Böyle karşılanmak oldukça mutluluk verici. İş-güçten kafamı kaldırabilirsem yakın zamanda, ben de öyküleri okuyup seninkini yorumlayacağım. 🙂

  2. Yorumsuz kalmış bu güzelim öykü, inanamıyorum!

    Adil’in yorumuna itafen şöyle bir şey söylemek istiyorum. Hani insan seviği bir şey olduğu vakit, her türlü bahane üretir, gerekirse ikiyle ikiyi toplayıp beş bulurmuş ya, hah işte bu öykü de buna örnek aslında. Yani elbette verdiğim örnekteki gibi “uç” noktada değil.

    Bir kere cümleler, kafa yapısı, o sadelik, sadelikten doğan titrek bir huzur, alt metinler, hayal dünyası, zengin bir edebiyat… Her şey var yahu, farklı bir bakış açısıyla yeni akım bilimkurgulardan dahi sayabiliriz inanın. Zira metro ve teknolojiye değindiği kavramla, ayrıca tarih de vermemesi sebebiyle bilinmezlik olgusunu düşüncelerimizle birleştirip postmodern olguyla yaklaşabiliriz metnin bütününe.

    Ne diyebilirim, öykü seçkisi planını hayata geçirdiğimiz için mutlu olduğum birkaç kişiden biri oluverdiniz siz de, tanımadığım isimler içinde. Umuyorum bol bol öykülerinizi okumaya devam ederiz bu seçki çatısı altında.

    Öyküyü okumadan yorumlara bakan, kim ne yazmış ona göre okurum diyenlere not: Okuyun!

    Kaleminize sağlık 🙂

  3. Selamlar. Genelde bu tarz öykülerin çok istismara açık olduğunu düşünürüm. Klasik anlatı yapısına uymazlar, sürprizli, şaşırtan ya da keskin finalleri yoktur. Tamamen kişisel bir tercih. Tezat olarak usta yazarlardan buna benzer çok güzel öyküler okuduğum ve beğendiğim de olmuştur.

    Bu hikayeyi de çok beğendim. Belki hızla değil ama yavaş yavaş, okuduğum her cümle beni o karakterin dünyasına gerçekten çekmeyi başardı.

    Gerçek bir insanın, gerçek hayatının bir kesitine tüm açıklığıyla baktığımı hissettim. Bence çok başarılı bir kısa öykü olmuş. Eline sağlık.

  4. Merhaba.

    Karakter peşinden sürüklüyor, düşünceler samimi. Anlatım biraz çalkalantılı, belki yazdıktan sonra birkaç defa sesli okuyup dilinize takılan sözcükleri zımparalamanızı önerebilirim.

    Elinize sağlık. Daha çok okuyun, daha çok yazın lütfen.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *