Öykü

Bir Ejderhanın Not Defteri

Yanlış tahmin ettiniz. Ejderha olmanın en güzel yanı ağzınızdan ateş püskürtebiliyor olmanız değil. Tam aksine bu özellik ejderha olmanın en berbat yanı bile diyebiliriz. Düşünsenize, bir arkadaşınızın durup dururken ağzından ateş püskürtüp ortalığı kül etmesini ister miydiniz? Cevabınız hayır. Duyabiliyorum sizi. İşte anladınız ya. Durumu bok eden tam olarak bu… Arkadaşımız olmak istemiyor hiç kimse. Ha diyeceksiniz ki git ejderhalarla arkadaşlık yap. Tamam da kardeşim, ben de ağzından ateş püskürtüp ortalığı cehenneme çeviren birisiyle arkadaş olmak istemiyorum. Empati de bir yere kadar ama değil mi?

Dediğim gibi ben bir ejderhayım. Mutsuz bir ejderha… Tahmin edebileceğiniz gibi parlak yeşil bir tenim var. Pürüzsüz ve ürkütücü… Boynumun üzerindeki dikenlere dokunmak istemezsiniz. Peki bir ejderha günlük hayatında ne halt eder? Bu soruya cevap verebilecek konumdayım sanırım. Aslında sizler gibi sabahları zar zor uyanıp akşamları da tekrar zıbarır yatarım. Hobilerim prenses kaçırıp ortalığı velveleye vermek ve kimsenin yerini bilmediği boktan mağarama altın, gümüş ve benzeri işe yaramaz ıvır zıvırı yığmaktan ibaret.

Ben bir ejderhayım. Gözlerim sinsi ve yılansı… Konuşmasını tıslayarak yapan bir yaratığım. Bu yüzden “Sevin lan beni!” diyemiyorum. Hatta “Manyak mısınız oğlum? Beni sevip de ne yapacaksınız?” diyerek fantastik hikayelere bayılan arkadaşları uyardığım bile oluyor. Haksız mıyım? Ejderha sevmek nedir birader? Git elfleri sev, ne bileyim cüceleri sev lan hiç olmadı. Bir tükürsem yanar kül olursun. Benim aşkım seni aşar küçük insan. Son kez uyarıyorum. Ben bir ejderhayım.

Bazen kapımın önüne şövalye denilen şu zımbırtılar geliyor. Nasıl anlatayım size? Demirden komik elbiseler giyinmiş küçük böcekler desem o sersemleri gözünüzün önüne getirebilirsiniz sanırım. Yahu bu ne özgüvendir? Elindeki iğneyle beni alt edecek aklı sıra! Yürek yemiş gelmiş diyeceğim de bunlar biraz fazla kaçırıyor. Her neyse bunları iki tırnağım arasında tutup bi güzel ızgara ediyorum. Sonra yemiyorum bile. Dişimin kovuğuna sığmayacak yarım akıllıları yiyip ne yapayım? Veriyorum bunları benim bahçede dolanan yaban çakalına. Kömür olmuş filan dinlemiyor, bir güzel hüpletiyor.

Bu arada şunu söylemeden edemeyeceğim. Bu satırları okuyan kardeşlerim, değerinizi bilin. Sizin için bu defteri yazmak hiç kolay olmadı. Aslında neler yaşadığımı tahmin edebilirsiniz. İsterseniz önündeki deftere romantik zamazingolar karalayan bir ejderha hayal edin. Edemediniz değil mi? Ettiyseniz de acayip bir hayal olmuştur. İşte o acayipliği bizzat yaşıyorum şu an. Koskoca ejderhayım lan ben. Oturmuş yazı yazıyorum. Peki kendime uygun battal boy kalemi ve size Berlin Duvarı gibi görünecek olan şu önümdeki defteri nereden buldum? Hepsini anlatacağım. Madem giriştik bu işe. Bari sonunu getirelim. Zaten bunun dışında prenses kaçırmak ve altın yığmak gibi gereksiz işlerden başka meşgalem de yok.

Hikayem bir yumurtanın içinde başlıyor. Aslında ilk gözlerimi açtığımda bir yumurtanın içinde olduğumu fark edince sıkıntıyı hissettim. Ne işim vardı benim burada? Neyse ki yumurta çatladı ve dünya beni karşıladı. Bu karşılamaya bir nefesle cevap verdim. Bu nefesin içerisinde az da olsa ateş vardı. Daha o zamanlar çevrem için safi zarardım anlayacağınız. İlk nefesimde on üç karıncayı öldürmüş ve iki metrekarelik bir çimenliğin deyim yerindeyse içine etmiştim. Kendimden iğrendim, nefret ettim kimliğimden. Sonra da iflah olmadım zaten. Nasıl olabilirdim ki? Ben bir ejderhaydım. Başka bir seçeneğim de yoktu.

Bebekken çok sevimliydim. O yüzden prenses kaçırma mevzusunda beni kullanıyorlardı. Salıyorlardı beni çayıra. Ormana dolaşmaya gelen yarım akıllı bir prenses direkt peşime takılıyordu zaten. Ben de çeşitli şirinlikler yapa yapa onu mağaraların olduğu bölgeye kadar getiriyordum. Sonra büyükler bu zavallı prensesi mağaraya kapatıp filmlerdeki o kötü gülüşünü yapabildikleri kadarıyla yapıyorlardı. Bu arada ben de bir taşın kenarına saklanıyordum. Çünkü bu kalaslar gülerken bile ağızlarından ateş kaçırıyorlardı. Yavaş yavaş anlıyorsunuz değil mi neden mutsuz bir ejderha olduğumu? Bakın çocukluğuma kadar indik. Ben mutsuz olmayayım da kimler olsun, söyleyin. Keşke sizin gibi sıradan bir insan olabilseydim. O zaman ateş çıkarmadan rahat rahat nefes alabilir, sonra da “Yahu bu ejderhalar çok karizma!” diye geyiğimi yapabilirdim.

Gerçekten bazen insan olmaya çok özeniyorum. Mesela insanlar olmasa biz ejderhalar da olmazdık. Çünkü bizi siz hayal ettiniz. Ben de bütün ejderhalar gibi bir hayal ürünüyüm. Hiç öyle “Haydaaa!” demeyin. Bak dinozorlar gerçek. Onlarla idare edin lütfen. Zaten o zavallılarla biz ejderhaları karıştıran bir sürü cahil var. Bak ben de sinirlendim şimdi. Ne diyordum yahu? Hah! Biz gerçek değiliz. Bu satırları senin zihninin içerisinden yazıyorum.

Ben bir ejderhayım. Hiç var olmadım. Var oldum tamam ama senin bildiğin şekilde bir var olmak değil. Bir hikayenin içinde var oldum. Hatta bir masal… Biz ejderhalar böyleyiz işte. Gerçek olmasak bile hayıflanır dururuz. Yine de bazılarımız çok şanslı. Güzel masalların içinde var olanlarımızdan bahsediyorum.

Benim içerisinde var olduğum masal bir tür distopya. Çocuklar için yazılmış bir şey değil. Hatta büyüklerin bile içini karartacak türden bir zımbırtı. Aslında böyle masal olmaz olsun diyip greve kalkıştığımız bile oluyor ama neylersin. Son sözü hep o yazar bozuntusu söylüyor. Patron o. Şimdi ben de lokavta gidiyorum dese ne bok yiyeceğiz? Hiç. Başka masal mı arayalım şu kış gününde?

Neredeyse unutuyordum. Size şu battal boy kalemi ve Berlin Duvarı görünümlü defteri nerede bulduğumu anlatacaktım değil mi? Bebeklik dönemim bitip de meraklı bir ergene dönüştüğümde fark ettim hikayelere ve masallara olan ilgimi. Evet ejderhalar ergenlik dönemlerinde meraklı olurlar. Sizde nasıl ki ergenliğe girince ses değişiyorsa bizde de nefesteki ateş artar. Bunun sebebini merak edip araştırdım mesela. Sanırım bizim için bir koruma içgüdüsünün sonucuymuş bu ateş meselesi. Yani nasıl ki sizin elinizle taş fırlatma beceriniz var, o hesap. Çok da büyütülecek bir şey yok yani.

Konuyu dağıtmayalım. Ergenliğin verdiği merakla her gün ormanda gezintiye çıkıyordum. Bir masalın içinde yaşadığım için sizin normal hayatınızda asla karşılaşmayacağınız saçma sapan durumlarla ve aklınızın almayacağı yaratıklarla karşılaşıyordum. Benim içerisinde var olduğum bu masalı yazan şahsın, bu eylemden evvel ne içtiğini hala merak ederim. Neyin kafasıydı tüm bu olan bitenler. Bir keresinde kediler tarafından çekilen bir kızağı süren dev bir fareyle karşılaştığım bile oldu. Ötesi var mı? Bu arada size göre bir dev olan ama bana göre gayet makul boyutlardaki bu farecikle dostluğumuz hala sürüyor.

İşte bu saçmalıklarla dolu ormanda hayatımı değiştiren ve bu defterin yazılmasıyla sonlanan süreci başlatacak o adamı tanıdım. O da sizin gibi bir insandı. Tabii ki sizin gibi gerçek değildi. O yüzden benden korkmuyordu. Zira gerçek değilseniz korkacak bir şeyiniz de yok demektir. Tabii patron –yani yazar- sizi korkak bir karakter olarak tasarlamadıysa geçerli bir durum bu.

Adamın adı yoktu. Ben ona “Aksakallı” diyordum. Yerlerde sürünecek kadar uzun sakallarının hatırına vermiştim ona bu adı. Adam da itiraz etmemişti. Aksakallı bana o zamana kadar tanıştığı bütün ejderhaları ve diğer yaratıkları anlattı. Ufkum genişlemişti. Can sıkıntım geçmişti bir bakıma. Bir masalın içinde binlerce masal dinliyordum.

Aksakallı bana bulduğu kitapları getirip okuyordu. Çünkü ben kitap okuyamıyordum. Okumayı bilmediğimden değil ama benim boyutlarımda kitap yoktu malumunuz. Ha diyeceksiniz ki “O zaman okumayı yazmayı nereden öğrendin?” Ben de, “Masal bu ya!” diyeceğim mecburen. Evet bizi tasarlayan yazar arkadaş bu masal aleminde bütün ejderhaların doğuştan okur yazar olduğunu belirtmiş yazdığı satırlarda. “Böyle saçmalık mı olur?” nidalarını duyar gibiyim. Kusura bakmayın ama bu yaygarayı gidip yazar arkadaşın önünde koparsanız daha iyi olur. Sonuçta biz sadece masalın içindeki tasarımlarız. Adam bizi okuryazar ettiyse yapacak bir şeyimiz yok.

Konumuza dönecek olursak, Aksakallı bana kitap okudukça içimdeki yazma aşkı depreşti. Ama nasıl yazabilirdim ki? Neyse ki Aksakallı’nın buna da bir çözümü vardı. Hemen gidip kocaman bir kavak ağacını baltayla deviriverdi. Daha sonra ise ağacın gövdesini bir güzel düzeltti. Uç tarafını bir kazık gibi sivrileştirdi. Ardından kocaman bir kömür parçası bulup geldi. Benim şaşkın bakışlarım arasında kömür parçasını, yonttuğu ağaca iyice bağladı. “İşte!” dedi sevinçle, “kalemin hazır.”

Defter için çözümü ben buldum. Bizim ejderhalar öldüğünde tamahkar insanoğlunun üyeleri hemen buldukları ejderhanın derisini yüzüp kaçırırlar. Biz de bu ahmakların peşine düşüp arkadaşımızın derisini geri alırız. Bu geri aldığımız derileri bir mağarada saklarız. İşte o mağaradaki derilerden biri benim defterimin kapağının yapılmasında kullanılabilirdi. Öyle de oldu. Sonra defterin içerisine daha ince derilerden yapılma yapraklar yerleştirdik. Gerçekten ilginç bir defter olmuştu. “Bir Ejderhanın Not Defteri” yazdım derinin üzerine.

Aksakallı bir süre benimle takıldıktan sonra başka diyarlara gitti. Ben ise o günden beri yazıyorum. Bir yazarın ürünüysem neden yazmayayım ki? Belki benim yazdığım satırlarda bahsi geçen kahraman da bir şeyler yazar. Ama bunun için yazdığım satırlarda, onun bir şeyler yazdığını yazmam gerekir değil mi? Neyse, karışık meseleler bunlar…

Ben bir ejderhayım. Size göre bir hayal… Gerçek bile değilim. Tabii bu durum gerçeğin tanımına göre değişir. Eğer düşünce maddenin bir fonksiyonu ise ve ben de yazarın düşüncesinden ortaya çıkmışsam ben de maddi bir varlığım demektir, öyle değil mi? Ya da boş verin. Sadece masalı okuyun. Sonra bir masal yazın. Bilmiyorum işte. Bir insan günlük hayatında ne halt ediyorsa onu yapmaya devam edin.

Bu arada son bir şey söylemek istiyorum. Siz insanlar çok şanslısınız. Şu an bu cümleleri yazarken üç ayak üzerinde durmak zorundayım. Çünkü ayağımın biriyle battal boy kalemimi tutuyorum. Sizinki gibi ellerim yok. Kanadımla yazacak değildim ya! İşte size karşı tek avantajım. Kanadım var lan benim. Dur bir uçup geleyim şöyle semaya doğru. Siz de aşağıdan bana el sallayın ezikler. Başka bir masalın cümlelerinde görüşmek dileğiyle… Şimdi uçmak zamanı!

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Bir Ejderhanın Not Defteri” için 13 Yorum Var

  1. Yazınızdaki rahatlığı oldukça başarılı buldum. Ejderha uçmayı gayet iyi biliyor olmalı, Berlin e kadar uçtuğuna göre 🙂 Kaleminize sağlık.

      1. Berlin Duvarını bilmesi için ilkin görmesi gerektiğini düşünmüştüm oysa 🙂 belkide tarihin tozlu raflarında unutulmuş kitaplardan birini okudu aksakallı ona 🙂 ejderha sonuçta herşey beklenir 🙂

        1. O şekilde düşününce haklısınız.:) Madem öyküde o noktada bir açıklama geçmemişim, burada olasılıkları sıralayalım bari 🙂 Olasılık bir: Ejderha masal gereği çokça gezen Avrupa görmüş, ejderha gibi ejderhadır. Gezilerinden birisi esnasında Berlin Duvarı’nı gökyüzünden izleme şerefine nail olmuştur. Tabii bu esnada havadaki ejderhanın belirişiyle aşağıda bahar gezintisine çıkmış olan Almanların yaşadığı paniği tahayyül etmek zor olmasa gerek.:) Olasılık iki: Ejderhamızın uzaktan akrabası olan ve Kuzey Avrupa’nın karlı dağlarında hayatını devam ettiren Sigurd adlı bir ejderha tarafından bizim ejderhamıza gönderilen ve muhtemelen yine ejderha derisi kullanılarak imal edilmiş bir kartpostal üzerinde Berlin Duvarı’nın şahane bir resmi mevcuttur. Bizim ejderha da muhtemelen bu kartpostal vesilesiyle Berlin Duvarı’nın görünümüne aşinadır. Olasılık üç: Sizin de dediğiniz gibi Aksakallı tarafından tarihin tozlu raflarında unutulmuş bir eser ejderhamıza okunmuştur ve bu eserde de ne tesadüftür ki Berlin Duvarı’nın bir betimlemesi mevcuttur.:) Olasılık dört: Ejderhamız askerliğini Soğuk Savaş yıllarında Berlin’de yapmıştır.:)

  2. Merhaba, çok eğlenceli bir öykü kaleme almışsınız. Böyle farklı ejderhalar olduğunu okumak başka bir dünyanın kapılarını açıyor. Birazdan masaya oturup doldur şuradan iki kadeh de keyfimizi bulalım diyecek gibi. Belki uçup gelir bizim klavyemize…
    Bir iki küçük takıldığım nokta var. Birincisi “tahmin etmek” ilk paragrafta ve ikincinin başında tekrarlıyor. İkinci sanki fazla gibi geldi bana. “Ben bir ejderhayım” cümlesi öykünüzde 5 kere tekrarlanmış, sayabildiğim kadarıyla. Ben de insanım der gibi kullandınız belki ama bir ikiden sonra biliyoruz sen de bir ejderhasın dedirtti bana.
    Diliniz, öykü kıvraklığınız ve sıcak anlatımınızla güzel bir öykü okuma şansına kavuştuk. Ellerinize, yüreğinize sağlık…

    1. Evet, bazı yerlerde gereksiz tekrarlar olmuş sanırım, öyküyü okurken eğlenmenize sevindim 🙂 Çok teşekkür ederim değerli yorumunuz için. 🙂

  3. Karakterin gerçekliğe girip çıkması güzel olmuş. Paragraflarınız, cümleleriniz gayet yerinde. İmlaya ve üsluba gösterdiğiniz özene şaşırdım, daha önce yazmış mısınız diye baktım, oldukça eski bir yazarmışsınız. Eh şimdi size eleştiri yapmak da yakışmaz. Bir okurdan geri bildirim diyelim:

    Eğer argo kelimeleri kullanmasaydınız, öykü daha zarif durabilirdi diye düşünüyorum. Gözümün önüne bir kahvede oturmuş, ağzında sigara, okeye dönen bir ejderha geldi. Belki de niyetiniz buydu. Bakış açıları farklıdır; kimine basit, kimine samimi gelebilir.

    Eleştirecek tek bir nokta buluyorum. Öykünün ne hakkında olduğu tam anlaşılmıyor. Hani çok konuşan rahatsız bir arkadaşın vardır ya, bir an dalıp takibi bırakınca ipin ucu kaçar, bir daha yakalayamazsın ne hakkında konuştuğunu, işte öykünde de bu var. Doğru, akıcı olmuş, okumayı yarım bıraktırmıyor bu nokta, ama… Belki de niyetini bu yöndeydi de ben bilemedim.

    Ayrıca, ilk iki paragraf için tekrar bir şeyler yazman istiyorum. Nasıl yaptığınızı çözemedim ama, dehşet verici etkileyici olmuş. Kendim için not çıkarmaya çalıştım.
    Elinize sağlık.

    1. Argo meselesinde ben de kararsız kalıyorum çoğu zaman. Öyküyü bilinç akışıyla yazdım, ipin ucunun kaçmasının sebebi bu olabilir. 🙂 Konuşma şeklinde olduğu için böylesi daha uygun olur diye düşündüm aslında. İlk iki paragrafla ilgili yorumunuzu ben de not alıyorum o zaman. 🙂 Değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. 🙂

  4. Bilinç akışı konusunda siz haklısınız. Zaten ben de yorumumda belirttiğim gibi tam emin değildim eleştirimden. Siz bilinç akışı deyince, taşlar yerine oturdu.

    Bu yeni bilgi karşısında ilk iki paragraf hakkındaki görüşün duru bir hal aldı. Sanırım o iki paragraf gücünü samimiyetten alıyor. Teknik olarak gerçekten harika.

    Argo hakkında da birşey eklemek istiyorum. Doğal olmak, gerçekci olmak adına bir karakterin normal hayatta kullandığı kelimeleri yazın, diyenler var. Sizin sebebinizi bilmemekle birlikte, böyle bir düşüncenin de etkili olabileceğini varsayıyorum. Benim fikrim bu doğallığı teknik ile aktarmalı, diye düşünüyorum. Ki sizin öyküde de zaten bu var.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *