Öykü

Bir Yokmuş Bir Varmış

Son düdük çaldı ve saha karıştı. İşin ilginç tarafı, hakem ortalıkta değildi. Düdük sesinin kaynağını kimse bilmiyordu. Hem böylesi bir tonda çalması da herkesin yüreğini hoplatmıştı.

“Şuradaki çocuk!” diye bağırdı sahaya inen holiganlardan bir tanesi. “Düdük onun elinde.”

Taraftarlar müthiş bir öfkeyle çimlerin üzerindeki çocuğa saldırdılar. Ancak Dünya artık acayip olaylara gebeydi. Saldırganların falçatalarına, döner bıçaklarına aldırmayan çocuk beyaz kanatlarını açtı ve bir roket gibi göğe yükseldi.

* * *

Dünya kıyamete doğru adım adım giderken zamanda geriye yolculuk etmek mantıklı görünüyordu. Ancak bu yolculuğun amacının yaklaşan kıyameti önleme çabası olduğu göz önüne alınırsa kaçtığım söylenemezdi. Dünyanın yok oluşuna dur diyebilmek için benim gibi bir ahmağa ihtiyaç vardı.

Filmlerde bu tarz işler hep afili gösterilir. Ama Makine beni her zaman tiksindirmiştir. Gemi yolculuğunda midenizin alt üst oluşunu aklınıza getirip bunu milyonla çarparsanız belki benimle birazcık empati kurmuş olursunuz.

Yine bir yolculuk vardı önümde. Senelerin geriye sardığı bir yolculuk… Üstelik bu kez hiç olmadığı kadar uzağa gidiyordum. Zaman makinesinin götürebileceği en eski tarihe, dört yüz dört yıl öncesine.

Vardığımda akşamdan kalma gibi dolandım bir süre. Ortalık çimen kokuyordu. Yavaş yavaş bilincim oturduğunda cennetten farksız bir mekânın içerisinde olduğumu fark ettim. Burası “İstasyon”lar arasında en ünlüsü olan Gennadu Adası olmalıydı.

İlk gördüğüm insan dişleri dökülmüş, saçları kireç gibi bembeyaz kesilmiş, iki büklüm yürüyen ihtiyar bir kadındı. Üzerimdeki kıyafetleri değiştirme fırsatım olmamıştı. “Zamanın ötesinde” tişörtüm ve kot pantolonum ile teyzenin gözünde bir tür soytarı imajı oluşturmuş olmam kaçınılmazdı. Ancak beni ciddiye almasına ihtiyacım vardı. O yüzden boğazımı temizleyip en derin tonda bir cümleyle seslenmek istedim.

“Teyzeciğim acaba Islık Adası’na nasıl giderim?”

Ciddi bir ses yerine yolculuğun etkisini taşıyan cırtlak bir inilti çıkmıştı ağzımdan.

“Dur sana bir masal anlatayım.” diyerek alakasız bir yerden konuya girdi ihtiyar.

“Yok ya, ne masalı? Masalı boş ver şimdi teyze. Benim acilen Islık Adası’na varıp bütün düdüklerin imal edicisi Duddurî Efendi ile görüşmem gerek. Çok önemli!”

“İyi ya işte evladım,” dedi kadın, “benim anlatacağım masalın içerisinde Duddurî Efendi de var Islık Adası da.”

Görünen oydu ki teyzenin anlatacağı masaldan kaçış yoktu. Masal için vaktim yok diyemezdim zaten, bir zaman yolcusuna yakışmazdı. Çaresiz dinlemeye başladım. Çoktan anlatmaya başlamıştı.

“Bir yokmuş, bir varmış. İçi bir gıdım zaman, dışı bir tutam samandan ibaret dünyanın çivisinin çıkmaya yüz tuttuğu çağlarda bir çocuk dünyaya gelmiş. Dünyaya gelmiş dediysem bizim gibi anasının karnından değil, yukarılardan. Gökten düşmüş bir sabah, üç elmaya öykünür gibi. Bu bebek, diğer yönlerden sıradan bir canlıyı andırsa da kürek kemiklerine saklanmış kanatları varmış. Onu bulanlar lanetli olabileceğini düşünüp kaçmışlar. Hatta bazıları taşlamış bile ama birkaç taşlayıcı taş oluverince rahat bırakmışlar çocukcağızı. Sonra bir deli kadına rastlamış çocuk. Deli kadın bunun annesi olmuş. Besleyip büyütmeye çalışmış. Ama çocuk büyümemiş. Deli kadın yüz yaşına gelip ölüm döşeğine düştüğünde çocuk hala çocukmuş.

Yıllar geçmiş, başka deliler çocuğun ebeveyni olmuş, hepsi birer birer yaşlanıp ölmüş. Ama çocukta en ufak bir büyüme belirtisi görülmüyormuş. İnsanlar onun şeytan olduğuna karar verip bu ucubeyi öldürmeye yeltendiklerinde yaratık ilk kez kanatlarını kullanmış. Çocuğun bir melek misali uçtuğuna şahitlik eden gözler kör olmuş. Aşağıya bakıp şöyle bağırmış çocuk:

“Bir dahaki uçuşumu gözleyin. İşte dünyanızın sallanacağı günler o zaman başlayacak.”

Çocuk Islık Adası’nda karaya inip Duddurî Efendi’nin imalathanesine varmış. Zavallı adamcağız geçmişe ve geleceğe dair öngörülü olduğu için hayatının mahvolacağını biliyormuş ama elinden gelen bir şey yokmuş. Çocuğun dediklerini yapmak zorundaymış.

“Zerre miktarı altın alacaksın.” demiş çocuk. “Üzerine bir tutam gümüş serpeceksin, sonra kurşun dökecek ve son olarak kükürtle fırında buhar banyosu yaptıracaksın üç gün. Oluşan macunu bir kaba koyup otuz yıl ağzı açık bir şekilde güneşin altında bekleteceksin. Ama dikkat et içine hayvan falan girmeyecek asla. Bu işlemlerin sonunda ortaya çıkacak malzemeyi kullanarak bir düdük yapacaksın bana.”

Duddurî Efendi nasıl bir belaya düştüğünün bilincinde olsa da son bir çabayla söylenmiş.

“Otuz yıl bu macunun başında mı bekleyeceğim? Ben dünyadaki bütün düdüklerin ruhunu imal eden adamım. Ben olmazsam düdüklerin ruhu olmaz. Kimse düdük yapamaz olur.”

Çocuk aldırmamış.

“İmalathaneni açık havaya taşırsın.” demiş. “Bir de mutfak yaparsın kendine kırların üzerinde. Öteye bir ayakyolu da kondurdun mu değme keyfine.”

“Yaaa ne demezsin!” dese de el mecbur çocuğun dediklerini yapmış bizim Duddurî Efendi. Çünkü bu çocuğun dediklerini yapmazsa cehennemden beter şeyler yaşayacağını biliyormuş. Böylece dünyadaki bütün düdüklerin ruhunu inşa eden adam otuz yıl boyunca orada yaşamak üzere açık havaya taşınmış.” Teyze bu noktada soluklanmak için durdu.

“Çocuk –ya da yaratık-  bundan asırlar sonra düdüğü çalmış ve bütün dünya karışıp birbirine girmiş.” diye ekledim. Yaşlı kadın şaşkın bir şekilde suratıma baktı. Masalın devamını nerden bildiğimi merak ettiği anlaşılıyordu. Tabii bu anlattığı masalın içinden kopup geldiğimi bilmiyordu.

“Bu anlattığın masal, yaşandı mı yoksa yaşanacak mı?” diye sordum. “Düdük imal edildi mi?”

“İkisi de.” dedi teyze. Bu kadının benim amacıma hizmet edecek bir bilgi vermeyeceğini anlamıştım. Hemen gidip kırlarda düdük yapıp duran Duddurî Efendi’yi bulmalıydım. Belki o özel “düdük” henüz macundan öte bir şey değildi. O zaman her şeyi değiştirebilirdim.

Tam teyzeyi daha fazla konuşturmadan kaçmak için depara kalkmıştım ki ihtiyar arkamdan seslendi.

“Dur velet! Bari şunu al yanına. Islık Adası’nda sesler yolunu kaybettirir insana.”

Elime eski püskü bir harita tutuşturdu. Hızlıca teşekkür edip bir koşuda sahile vardım. Orada kalkmak üzere olan bir gemiye atlayıp Islık Adası’na doğru yola çıktım.

Ada yaşlı kadının uyarısında belirttiği üzere kafa karıştıran seslerle karşıladı beni. Ağaçların yaprakları ıslık çalıyordu. Vuvuzela sesine benzer bir ses çıkaran bir kuş sürüsü ayin yapıyordu. Çimenler, üzerine bastıkça bir flütü andıran iniltiler çıkarıyordu.

Haritada gösterilen Düt Düt Geçidi’ne vardığımda öğle güneşi tepede dikilmişti. Güneşin ışığı altında kayalar terli türküler söylemeye başladı. Sanki bir ağıt gibi… Ardından uzaktaki bir derenin çıngıraklı haykırışını duydum.

Geçidin sonunda kocaman bir çayırlık vardı. Bu çayırlığın ortasında ise etrafına yığdığı imalathanesiyle beraber Duddurî Efendi oturmaktaydı. Beni geçidin çıkışında görür görmez karşıladı. Açık havadaki evine davet etti. İçime bir umut ışığı dolmuştu. Bu acayip adam hala açık havada yaşıyorsa macun henüz kıvama gelmemiş ve “düdük” ortaya çıkmamış olsa gerekti.

“Demek yine buralara düştü yolun ha.” dedi Duddurî Efendi köstekli saatini çıkarıp bakarken. “Her zamanki gibi… Aynı vakitte.”

“Neden bahsettiğinizi inanın bilmiyorum efendim.” dedim. “Buraya ilk defa geliyorum ve sizi de ilk görüşüm.”

“Elbette.” dedi adam. “Senin açından durum bu…”

“Efendim uzatmadan asıl konuya geleyim. Dünyada tek bir düdük yok ki ruhu sizin elinizde yoğrulmuş olmasın. Biliyorum ki böyle. O yüzden buradayım. Bir düdük gelecekte dünyanın başına bela olacak. Sizin bu konuda bize yardım etmeniz lazım.”

“Boşuna nefesini tüketme oğlum. Senin geldiğin zamanda neler yaşandığını, kanatlı çocuğu, düdüğü çalışını ve kıyamet yerine dönen dünya hallerini biliyorum. Sen de o düdüğü imal etmemi engellemek için buradasın.”

Adamın bunca şeyi nereden öğrendiği aklımı kurcalasa da o anda çok daha mühim mevzular söz konusuydu.

“Aynen öyle efendim. Şimdi şu macunun yerini söyleyin de imha edelim.”

“Macun yok.” dedi adam. “Düdük çoktan yapıldı ve çocuğa teslim edildi. Bir yıl önce. Benim hala neden açık havada yaşadığımı soracak olursan eğer alışkanlık diyelim. Zaman makinesinin neden dört yüz dört yıl önceye gelip de daha geriye gidemediğini hiç merak ettin mi?”

“Şu çocuk yüzünden değil mi?” dedim. “Kim o? Neden bu kadar güçlü?”

“O, Sonuç!” diye cevap verdi Duddurî Efendi. “Her şeyin vardığı nihayet. Kaosun geri dönen sureti.”

“Onu nasıl durduracağım? Onu ve düdüğünün ortaya çıkardığı kıyameti… Eğer başaramazsam her şey kül olacak.”

“Durduramazsın.” dedi adam. “Ama üzülme. Anka kuşunu hatırla. Şimdi kendi zamanına dön. Ve görevinin peşinde yapabileceğinin en iyisini yap. Ama unutma: Kaos bir kez düdüğünü çaldığında artık geriye dönmek yoktur. Ama en başa döneceğiz. Yine mücadele edeceksin. Hadi sana iyi yolculuklar. Benim daha yapmam gereken yığınla düdük var.”

* * *

Kendi çağıma vardığımda Makine beni her zamankinden daha fazla sarsmıştı. O yüzden doğruca yatağıma gidip derin bir uyku çektim. Tabii eve ulaşıncaya kadar birbirini bıçaklayan insanları ve kanalizasyonlardan çıkıp ortalığı ateşe veren garip yaratıkları atlatmam gerekti.

Curcuna devam ediyordu. Kıyamet hızla yaşanmaya devam ederken çektiğim o derin uyku, hayatımda tattığım en güzel uykuydu. Ancak yine de sabah erkenden uyandım. Doğruca Meydan’a vardım. Herkes oradaydı. Kıyametin gelişini anlatan heyecanlı konuşmacılar etrafta dolanıyordu. Sadece yaşayanlar değil hortlaklar da vardı etrafta.

Dünya bir kez daha yok olurken gökyüzüne bakıyordum. Her şey kül olmadan önce son gördüğüm çocuk suretinde uçan bir Anka kuşu oldu. Kulağımda masalların başındaki o cümle yankılanıyordu.

“Bir varmış, bir yokmuş.”

Bir Yokmuş Bir Varmış” için 8 Yorum Var

  1. Merhaba, çok hoş bir öyküydü. İçeriğindeki felsefeyi sevdim.
    “İçi bir gıdım zaman, dışı bir tutam samandan ibaret dünya…” / Bu tâbir size aitse koca bir alkış; bayıldım.
    “Güneşin ışığı altında kayalar terli türküler söylemeye başladı. Sanki bir ağıt gibi… Ardından uzaktaki bir derenin çıngıraklı haykırışını duydum.”
    “Çimenler, üzerine bastıkça bir flütü andıran iniltiler çıkarıyordu.” Güzel betimlemeler.
    Seçkinin kıdemli/eski yazarlarındansınız. Ve ne güzel bu platformda yazmaya devam ediyorsunuz. Darısı başıma 🙂
    Kaleminize kuvvet.

  2. Merhabalar, okuması oldukça eğlenceli bir öyküydü. Sayın Öznur Babur’un da belirttiği gibi öykünüz cevher gibi cümleler barındırıyordu, ki hepsi ağızda apayrı bir tat bıraktı. Ama en çok beğendiğim şey zaman makinesinin yapabileceğine belli bir sınır koymanız olmuş. Kendim de zaman makinesini öykülerimde kullandığımda belli sınırlar koyarım. Mesela ne yaparsan yap sadece çıkmaz ayın son çarşambasına gidebildiğin bir zaman makinesi veya seni bir anda/5 dakikada/1 saatte istediğin yere götüren zaman makineleri gibisinden… Klişelerden kurtarıyor böyle farklılıklar. Son olarak kaleminiz oldukça kuvvetli, o yönden eleştirebileceğim bir şey yok. Ellerinize sağlık. 🙂

  3. Merhabalar. Konu ve yaratıcılık gayet çok güzeldi ve öykünüzü beğendim. Arkadaşların da söylediği gibi çok hoş da cümleler barındırıyordu öykü. Ama merak ediyorum, aceleye mi getirdiniz yazarken? Paragraflar, diyaloglar bir an evvel bitmek istiyordu sanki. Karakter Duddurî Efendi ile geçen konuşmalarında şaşıramadı bile. Açıkçası ben metinden tatmin olmadım, özellikle yazarı siz olduğunuz için. Ama dediğim gibi konu ve yaratıcılığı da yadsıyamıyorum. Gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi dileyerek umarım sözlerimi yanlış anlamazsınız.

    1. Son iki güne sıkıştırdığım için biraz aceleye gelme durumu oldu gerçekten de. Yorumunuz için çok teşekkkürler, gelecek seçkilerde görüşmek üzere. 🙂

  4. Merhaba, güzel ve yaratıcı olmuş ellerinize sağlık. Betimleri sevdim güzel olmuş. Kaleminize kuvvet gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle… 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *