Öykü

Calbagun ile Yerbüker’in Dövüşü

Demirden topukları iyiden iyiye eskimiş olan ayı postu çizmenin tıngırtısı arnavut kaldırımından göğe yükselip duvarları delerek uykuya dalmış olan kulaklara nazikçe uzanmaktaydı. Birazdan onların uyanmasına sebep olacak çizmeler sokağın ortasına geldiğinde durdu ve tıngırtı, yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Sokağa tekrar hakim olacağını sanan sükunet, çizmelerin sahibinden yükselen narayla geldiği gibi gitti. Bağırtı birkaç dakikaya kalmadan sokağın bir köşesinden öbür köşesine her evin lambalarının yanmasına sebep olmuştu.

Neler olduğunu merak eden uykulu gözler perdeleri sıyırıp sokağa göz gezdirdiğinde ayın aydınlattığı sokakta, görmeye alışkın oldukları bir manzaranın hazırlığına şahit oldular. Gecenin bir yarısı nara atıp ortalığı ayağa kaldıran kabadayılar, bunu iki sebepten yaparlardı. Ya kerhanenin birinde zil zurna sarhoş olmuş, sevdalılarının kapısının önünde dert yanıyordur yahut bir rakibiyle vuruşacak, namını tüm semte duyurup zaferine seyirci toplamak istiyordur. Bu geceki naranın sebebi ikincisiydi, lakin namlı kabadayının karşısındaki rakibin kim olduğunu hiçbir göz kestirememişti.

5 Zilhicce 1309 – Sabaha Karşı

Üç beş para sahibi, Marika’nın evinde toplanmış, felekten bir gece çalmak üzere çilingir sofrasını kurup hafif kadınların raksları eşliğinde demlenmekteydiler. Bu ritüeli her ayın son Cuma gecesi mutlaka gerçekleştiren, şehrin öndegelen esnaflarından Halil Beydi. Bey lakabını hak edecek ne tahsili ne de soyu olan bu adam, yıllar boyu çalışıp çabalamış, alnının teriyle biriktirdiği paraları, sonunda onu zengin edince kendisine Bey denilmesini mangırları ile sağlamıştı. Bu eğlence geceleri de sırf yandaşlarını memnun etmek, etrafındaki yalakaların başka birinin eteği altına girmemesini sağlamak içindi.

O gece tamamen tesadüf eseri, gönlünü hoş etmek üzere gelip bütün akşam Eleni’nin yatağında bulunan bir kabadayı, Yerbüker de Eleni ile işi bitip evden ayrılacağında Halil Bey’in eğlenceye katılma teklifini geri çevirmemişti. Yerbüker, beleşe konan, ele minnet eden biri değil, aksine zengin tayfadan hiç hazzetmeyen ve onlarla arasına hep mesafe koymuş bir yiğitti. Lakin o gece sırf bir olay çıkar da üç beş para babasının suratını dağıtır mıyım diye düşündüğü için kabul etmişti teklifi.

Döşeklerden birine kurulup önüne konan rakıyı ağır ağır içerken kuyumcu esnafından biri takıldı ona:

“Namını pek çok işitir olduk yiğidim, derler ki lakabının hakkını verir, senle güreşe tutuşmaya cesaret edenleri yere öyle bir çalarmışsın ki zemin göçermiş, de hele, bütün bunlar doğru mudur yoksa ahalinin mübalağası mıdır?”

Yerbüker, adamın dediklerine pek aldırış etmeyerek dil ucuyla cevapladı adamı:

“Çok merak ediyorsan bir gün çık karşıma da öğren beyim.”

Oradan, Halil Bey’in en yalakalarından bir insan azmanı elindeki armudu bir ısırıkta yeyip suyunu ağzından akıştırarak cevap yetiştirdi buna:

Hele şu çelimsize bak hele! Seni madara eden olmamış anlaşılan. İstersen hemen şimdi, burada sırtını yere getiririm senin çocuk. Var mı karşıma çıkacak yüreğin?”

“Hay hay!” diye alaycı ve yine umursuzca kabul edip oturduğu minderde şöyle bir yükseldi Yerbüker.

Meclisimde kargaşa istemem!” diye gürleyiveren Halil Bey’in azarıyla neye uğradığını şaşıran azman, dut yemiş bülbül gibi Bey’in ağzının içine bakıyordu. “Ne yapacaksanız başka gece yapın. Buraya adamların güreşini değil hatunların raksını seyretmeye geldik.”

Bunun üzerine perdelerini indiren azmanın bir an için süt dökmüş kediye dönüp, bir an sonra kendisine tehditkar bakışlar atmasına keyiflenen Yerbüker, adamın suratına alaycı sırıtışını yollayarak azmanı bir kat daha kızdırdı.

“Sen Cavit’e bakma yiğidim, o öyledir işte. İşi gücü güreş, işi gücü dövüş. Senin gibi bir civan dövüşmeyi bildiği değin şiiri, beyiti de bilir gibime gelir benim. Bu meslekte insan sarrafı da oldum çıktım. Adına kabadayı deseler de okumuş etmiş bir adama benzersin. Yalan mı konuşurum?”

“Namerdin karşısında olduğumuz gibi zorbalığın da karşısındayızdır evelallah. Namerdi bileğimizle, cahili dilimizle döveriz. Bu sebeptendir mektepten atılıp geldim buralara. Deyişlerimiz sarayın duvarlarını aşıp rahatsız etmiş birilerini.”

“Helee!” diye bir tepki verdi Halil Bey. Böylesi adamların başına dert açmasını hiç mi hiç istemese de Yerbüker dedikleri bu adam sevilirdi semtte. Bir anlığına neye karar vereceğini şaşırsa da çocuğu sofrasından yollamak olmazdı.

Sabaha kadar süren meclis boyunca rakkaseler durmaksızın raks etti, rakı ibrikleri bir dolup bir boşaldı, sırası gelen beğendiği kadının kolundan tutup odasına çekildi. Sabah olup gün ışıyınca adamların bazısı küfelik olmuş, sızıp kalmıştı olduğu yerde, bazısı bana mısın dememiş; evinin, işinin yolunu tutmuştu bile. Halil Bey ise koynuna girdiği Ermeni hatunun göğsünde öğlene kadar uyuyacaktı.

Tüm gece bir yandan demlenip bir yandan Yerbüker ile kesişen azman ise bile isteye içmeyi abartmamış, sarhoş olup sızıp kalmamak için hususi çaba sarf etmişti. Yerbüker’in sırtını yere getirmek, onu mahalleli önünde rezil etmek bütün benliğini sarmış, o anki tek gayesi bu olmuştu.

9 Zilhicce 1309 – Akşam Vakitleri

Semtin çocuk sesleriyle ışıldayan yollarından tıngır tıngır geçip giden faytonun içine, sokağın aksine eceli bir sessizlik hakimdi. Ne arabacı bir soru soruyordu yolcusuna ne yolcu tenezzül edip muhabbet kuruyordu arabacıyla. Uzunca süren seyahat böylece devam ederken semti gerilerinde bırakıp bir köy yoluna vardılar ki kalkan tozdan arabanın içindeki iki kişi de bir dirhem olsun rahatsızlık hissetmemişlerdi.

Yolcunun tarif ettiği yere vardıklarında atlar huysuzlanıp bir iki kişnedi ki arabacı da kamçısını iki kez şaklatıp atları durdurmuştu zaten. Ağız ucuyla yolcuya geldiklerini söyledi. Bir an önce parasını alıp geri dönmek için can atıyordu. Yolcu, kesesinden çıkardığı bir altın lirayı havada döndürerek arabacının, açtığı avucuna fırlatarak faytondan ağır aksak indi. O anda mekanı saran tek gürültü, atların huysuz kişnemeleri ve faytonun tekerlek gıcırtısıydı.

Cepkeninden sarkan saatin kapağını açtı, orada olmasının buyurulduğu saate beş dakika kalmıştı. Acele etmeden yol boyunca yürüdü, ikinci sapaktan dönüp birkaç ağacın arasından ilerleyen patikada yoluna devam etti. Bu patikanın da sonunda bulunan ev, varmak istediği yerin ta kendisiydi.

Yıkık dökük, ahşap bir yapıydı burası. Tek göz ve bir bacadan ibaret, ancak bir kişinin zar zor yaşamını idame ettirebileceği neviden bir mekandı. Hiç tereddüt etmeden kapıyı tıklatmaya niyetlendi ki daha elini kapıya yönelttiği anda kapı açılıverdi. Şaşkınlık belirtisi göstermedi adam. Usulca içeri geçti.

“İstediğim bedeli hazır ettin mi?” diye sordu kapıyı açan herif. Misafirine bir karşılama selamı bile vermeye tenezzül etmemişti.

“Evet,” diye cevapladı onu, kapıdan ancak başını eğerek geçebildikten sonra. “Benim istediğimi sen hazır ettin mi bari?”

“Tasalanma,” dedi ev sahibi. “Zahmetli olacağını söylemiştim; lakin kabul ettirebildim sonunda. Senden istediğim bedel her ne kadar bunu karşılamaya yetmese de soyuna olan sadakatimden dolayı, elimden gelen çabayı gösterdiğime emin ol.”

Konuk, taşıdığı bohçayı evsahibine uzatırken az da olsa içinde tedirginlik ve güvensizlik belirmişti. Böylesine bir işe girip, sonuçlarına katlanabileceğine yürekten inanmış olsa da ‘değer miydi’ diye tam da o an düşünmüştü; lakin artık ok yaydan çıkmıştı bir kez. Onurunun ayaklar altına alınmasının bedelini ödetmeliydi.

Evsahibi, bohçayı açıp içinde bulunan ücretini, yeni doğmuş bir bebeğin kellesini, büyük bir açgözlülükle kontrol edip gerisin geri kapattıktan sonra misafirine yer gösterdi.

“Canını almasını istediğin herifin bir şeyini, ne olursa olur, getirdin değil mi?”

Misafir, evsahibini onaylayarak, Eleni’nin odasından aldığı kirli çarşaf parçasını ona uzattı.

“Adamın gerçek adı Nizam, baba adı Hüseyin. İpsiz sapsızın, serserinin teki. Her şeyin tastamam olmasını istiyorum, o herifin canını istiyorum!” diye de hırladı.

“Tasalanma, bu işin geri dönüşü yoktur. Ne de olsa bir insanevladının canı alınacak, böylesi bir güçle hiçkimse başa çıkamaz,” diye açıkladıktan sonra devam etti. “Büyüyü tamamlamam için dışarı çıkmamız gerek,” Misafir ve evsahibi gecenin koynuna adım attılar.

Patikadan beş-on adım sapıp ağaçlığa girdiklerinde evsahibi tekrar lafı aldı:

“Üç gün üç gece dışarıda yatıp kalkacaksın, ne ekmek yiyeceksin ne şarap içeceksin. Üç gün boyunca tek katığın su olacak. Bundan gayrı bir şey sokmayacaksın ağzına. Eğer üç gece boyunca çıldırıp kendini dağlara vurmazsan o geceden itibaren öte dünyanın en kuvvetlilerinden biri, Calbagun senin hizmetinde olacak. Lakin yalnızca bir geceliğine…”

5 Zilhicce 1309 – Öğleden Sonra

Meclisin ardından herkes evlerine yahut işine dağıldıktan sonra Cavit, bütün gece kurulup durduğu Yerbüker’i aklından çıkaramamış, ona haddini bildirmek için zamanın gelmesini iple çekmişti. Nitekim sabah olup gün ışıdığında ilk işi Yerbüker’e tekrar meydan okumak olmuştu. Bu meseleyi hemen bugün halletmek, semtin gözü önünde onunla dövüşmek niyetindeydi. Yerbüker teklifi ikiletmeden kabul etti.

Dövüşün vakti gelip çattığında semtin neredeyse tamamı, bütün gün küçük oğlan çocuklarının zılgıtları sayesinde orada toplanmış, gerçekleşecek vuruşmayı seyretmek için bekliyorlardı.

Kalabalığın ortasına ilk giren Cavit oldu. Heybetine ve bileğinin gücüne öylesine güveniyordu ki dövüşün neticesini daha şimdiden ahaliye avazı çıktığınca bağırıyor, genç kabadayıya tehditler savurup duruyordu. Sonunda rakibi de karşısına dikildiğinde dövüş başlamış oldu.

Kendinden emin, hareketleri sakin bir şekilde rakibini bekleyen Yerbüker, dudaklarındaki hafif kıvrımı karşısındaki insan azmanına sunup kısa bir tirat attı:

“Amacının ne olduğunu bilmiyorum, lakin ben bir sonuç elde etmeyeceğim dövüşe girmem. Gel seninle anlaşalım arkadaş, dövüşü kaybeden tüm mal varlığını fakir fukaraya dağıtıp kendisi bir lokmaya çalışacak hale düşsün. Kabulün müdür?”

Azman, teklifi anında kabul etti.

“Pek bir varsıllığın olmadığını biliyorum, lakin elinde avucunda ne varsa hepsini fakire fukaraya vermeye razıysan diyecek bir şeyim yok.”

Halkın naraları, alkışları, destekleri arasında başlayan dövüş, uzun süre beraberlikle sürdü. Bir Cavit yumruk sallıyor rakibinin suratının ortasına, bir Yerbüker, o koca adamı sırtına aldığı gibi fırlatıyordu sağa sola. İki adamın da ağzı yüzü kan içinde kalmış; lakin ikisi de ne yorgunluk belirtisi gösteriyor ne de pes etmeye niyetleniyorlardı.

Uzun süren bu dövüşten sıkılmaya başlayan halk birer ikişer alanı terk etmeye koyulmuştu ki Yerbüker, rakibinin iri kolları arasında canıyla cebelleşirken birden gerildi ve herifin kolları arasından sıyrılıp kendini adamdan iki üç adım kadar geri atıverdi. Çevik hareketlerle olduğu yerden bir kaç on adım daha ilerleyip hızla koşarak azmanın boynunun iki yanından tuttuğu gibi kendisini, herifin üzerinden arka tarafa savurup kendisiyle birlikte Cavit’i de havaya fırlattı. İki rakip havada takla attığı sırada Yerbüker, ellerini tam zamanında adamın boynundan kurtarıp olduğu yere hopladı ki bu hareketiyle Cavit havada daha da hız kazanarak kalabalığın tam ayakları altına çuval gibi yığılıverdi.

7 Zilhicce 1309 – Öğle Vakti

Uğradığı büyük yenilginin ardından iki gün iki gece kıpırtısız yatan Cavit, üçüncü gün kendine gelip bilincine kavuştuğunda Yerbüker lakaplı, Nizam adlı kabadayı, Cavit’i ziyarete geldi ve sözünü tutmasını istedi. Kalabalığın ortasında madara olup insan içine çıkamaz hale gelen Cavit, bu haddini bilmez emir karşısında küplere binse de ancak olduğu yerden doğrulup fakire fukaraya yedirecek parasının olmadığını keskin bir dille ifade edip adamı evinden kovabildi. Lakin Yerbüker, evi terk ederken insan azmanı bu paragözü de uyarmaktan geri kalmadı.

Cavit, yaralarının sızısı geçip ayaklandığı an o kendini bilmeze dersini vermek üzere evden çıktı. Güzergahında, dedesinin dedesinden, hatta daha da evvelinden beri akrabaları olan; lakin iki nesildir kopuk oldukları bir hısmının evi vardı. İslam öncesine kadar dayanan soyundan bazı kimseler İslamla şereflenmeyi seçmemiş, cahiliye döneminin putperest inanışlarını sürdürme yoluna gitmişlerdi. Bunu uzun seneler boyunca gizlice gerçekleştiren akrabaları, iki nesil evvel gün yüzüne çıkma kararı aldıklarında Cavit’in ailesi, onlarla bağını koparmış, görüşmemeye, hatta adlarını bile değiştirmeye karar vermişlerdi.

Resmiyetteki adı Hüdai olan; lakin kendi şaman inanışından dolayı Yelbeter adını kullanan bir akrabasını ziyaret edecekti Cavit. Böyle şeylere inandığından değil; lakin başka çaresi olmadığından büyüye başvuracaktı. Öylesi bir rezilliği hayatı boyunca sırtında taşımaktansa en büyük günahın altına girmeye rıza göstermişti.

Gün yavaş yavaş kararmaya başladığında bir fayton çağırıp hazırlandı. Faytoncuya gideceği yeri tarif ettiğinde adam ilkin kabul etmek istemese de mangırın sesini duyunca işler değişmişti. Cavit, adama verdiği bir altın lira sayesinde arabacının bu konu hakkında hiçbir şey konuşmamasını sağlamış, yaptığı bu işin gizliliğini garanti altına almıştı.

Akşam iyice bastırıp karanlık çöktüğünde, varması gereken yere varmıştı. Burası, semtin oldukça uzağında, Karacalar adında bir köyün hemen dışında bir yerdi ve çoğu kimse tarafından mimlenmiş olduğundan Cavit’in buraya adım attığı duyulursa başta Halil Bey olmak üzere enaf takımı tarafından dışlanacağı kesindi ona göre.

Yelbeter’in kapısı, daha Cavit kapıyı tıklatmadan açıldı. Yelbeter, akrabasını samimi bir selamlamayla karşıladı. Ne istediği hakkında bir fikri olmasa da o daha gelmeden bilmişti misafirinin kim olduğunu. Cavit ne istediğini anlattığındaysa akrabalık bağlarını bir kenara bırakıp istediği şeyin ciddiyeti ve ederi üzerine uzun bir konuşma yaptı. Lakin kendinden oldukça emin olan hısmı, bütün şartları kabul ettiğini belirtince büyüyü yapmaya karar verdi. Elbette ücretini ödemesinin ertesinde…

Yelbeter, Cavit’i yolcu ettiğinde büyü için hazırlıklara koyulmuştu bile. Akrabasının isteği, düşmanının öldürülmesiydi. Bunun için birden fazla yol olsa da Yelbeter, Cavit’in istediği doğrultuda bir büyü yapacaktı. Yerbüker’in asla yenemeyeceği bir rakiple karşılaşmasını istemişti.

Göze görünmeyen dünyanın en azılı yaratıklarından birini kendi kölesi haline getirip onu Cavit’e kiralayacaktı Yelbeter. Dövüşmeyi, yoldan geçip giden habersiz yolcuları kandırıp onlarla güreş tutmayı pek seven bir yek vardı. İnsandan üç kat daha cüsseli, derisi kaya gibi sert ve elleri desen bir dokunuşla tepeleri yerle bir edecek kadar kuvvetli…

Davulunu sırtlanıp gecenin karanlığıyla bir oldu kötü yola sapmış bu şaman. Davulun sesi tüm canlı ahaliyi çıldırtıp gözden ayrılan perdeyi yırtarak diğer diyara geçmekteydi. Bu terane gereken yeterliliğe dek sürüp yek ahalisini göze görünür kıldığında silahlarını kuşandı kara şaman. Artık bu dünyayı terk edip yeklerin topraklarına geçebilirdi.

Kendi dünyasından ayrılan şaman, yolu arşınlamaya başladı ki bir Calbagun’u nerelerde bulabileceğini adı gibi bilmekteydi. Şamanlar arasındaki namı perdeyi yırtıp yekler arasında bile yayılan Yelbeter, köleleştireceği yeki bulduğunda işi çok uzun sürmedi. Yapması gereken tek şey, yek ona saldırmadan evvel onun yeki alt etmesiydi.

13 Zilhicce 1309 Sabaha Karşı

Yerbüker, her zamanki gibi güne güneşten evvel başlamış, fakirhanesinden ayrılıp işlerini yoluna koymak üzere tersaneye doğru yollanmaktaydı. En erken sabah namazında kalkıp işine gücüne bakan semt sakinleri, yataklarında horuldamakla meşgul olduğundan makoseninin tıngırtısı evlerin duvarına çarpıp kumru ve martı seslerinin arasında kayboluyordu. Semtin bittiği köşeyi döndüğünde, güneşin doğmasına hala zaman varken karşısında onu buldu. Uzun zamandır görmeye alışık olmadığı kimselerden biriydi bu, daha o anda anlamıştı bunu. Lakin yine de bilmezden gelip tedbirli davranmaya karar verdi.

Önünü kesen insan azmanının karşısında dikilip herifin konuşmasını beklemeye başladı ilkin. Ne derdi olduğunu merak etmekteydi. Ona şöyle bir bakan normal bir insana benzetirdi; lakin herif Cavit’ten bile daha iri ve adeleliydi. Sert sakalları çenesinden iniyor; ancak yine de bıyıkları sakalından ayrılıyordu.

“Namın benim dünyama kadar ulaştı!” diye girdi lafa herif. “Yerbüker derlermiş adına, bugüne kadar sırtını kimse yere getirememiş. İsterim ki seninle bu gece bir güreş tutayım, eğer yenilirsem benden ne dilersen dile. İstediğin her şeyi vermeye razıyım,” diyerek lafını bitirdi.

“Senin dünyan?” diye sorarcasına karşıladı Nizam. Onun ne olduğunu biliyor olsa da adamın itiraf etmesi, olması gereken şekliydi.

“İnsanlar arasında yürürüm; lakin insandan çok daha üstün bir millettenim. Sizin gibi görünürüm ancak ben istediğim zaman. Zira kendi suretime bürünsem seni yenmek için bileğimin gücüne gerek kalmaz…”

Yerbüker, karşısındakinin sözlerinden, onun yek ahalisinden bir cin olduğunu teyit etmişti. Yekler arasında bilinen bir soya dahil olsa da şamanlığı bıraktığı zamandan beri onlardan biriyle hiç karşılaşmamış olan Yerbüker, bu duruma şaşırmıştı. Yine de yüreğinde ne bir korku belirtisi ne de tereddütten eser vardı. Zira o, ondan çok daha yüceleriyle savaşmış bir soydandı. Çocukluğu dedesinden böylesi hikayeler dinleyerek, gençliği atalarıyla omuz omuza kılıç sallamakla geçmişti.

“Gerçek suretinden de bileğinin gücünden yahut büyülerinden de korkmuyorum. Soyum senin soyunla yüzlerce yıl savaştı. Gerekirse ben de atalarımın izinden gider senin gibilerin peşine düşerim. Teklifini kabul ediyorum, bu gece sen nerede istersen orada seninle dövüşmeye hazırım! Lakin senden dileğim para pul değil, bizzat canın. Canını almadan dövüşü bitirmeyeceğime emin ol!”

“Doğrusu cesaretine hayran kaldım. Senden de böylesi bir yüreklilik beklerdim zaten…” dedi Calbagun ve tam bu gece yarısı semtin orta yerinde dövüşmeyi teklif etti. Teklifi elbette kabul edildi.

13 Zilhicce 1309 – Akşam Vakitleri

Nizam, uzun zamandır açmadığı sandığın başına geldiğinde bir anlığına eskilere döndü. Sandığın kapağına dokunduğu an, içten içe o günleri özlediğini itiraf etti kendine. Babasını ve annesini kaybettikten sonra bir boşluğa kapılan Nizam, amcaoğlunun ısrarıyla İstanbul’a göçmüş, eğitim alıp devlet memuru olma yönünde bir karar kılmıştı. O günden sonra yerleşik bir hayat kurup gönlüne göre birisini bulursa da evlenecek, geleceği çok farklı yönlerde şekillenecekti. Lakin atalarının yüreğine ektiği adalet tohumu günden güne filizlenmiş, karşılaştığı haksızlıklarla, önceki gibi olmasa da savaşır bulmuştu kendini.

Kader onu okumaya değil, savaşmaya zorluyordu sanki. Kaderin son halkasındaki yazılar belirip okuldan atıldığında razı oldu ve şu anda bulunduğu kente göçtü. Küçük bir liman kenti olan burada, anne ve babasının yolundan giderek olmasa da haksızlıklarla savaşacak, hayatını bu şekilde sürdürüp ölecekti.

Sandığın kapağını açtığı anda zincire yeni bir halka daha eklendi; lakin bu onu ancak gecenin sonunda anlayabilecekti. Henüz birkaç yıl evveline kadar, babasıyla omuz omuza savaşırken giydiği kisveyi görünce kanının damarlarından daha hızlı akıp gittiğini hissetti. Ona dokununcaysa adeta eski günler gözünün önünden özlem ve hasretle akıp gidiyordu. Hiç tereddüt etmeden yıllardır sandığın dibinde kendi halinde duran manyakı giyiverdi.

Üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen atasından ve anasından öğrendiği ne varsa dün gibi aklındaydı. Ona öğretilen tüm büyüleri, efsunları hatırlıyor, hangi otun hangisiyle karışınca nasıl bir büyü ortaya çıkaracağını biliyordu. Manyakı kuşandıktan sonra sandığın en altında, üzerini tahta bir perdeyle örttüğü silahlarını çıkardı.

Saf demirden mamül silahları tek tek eline aldı. Her birinin, daha ona dokunduğu anda nasıl kullanılacağını hatırladı. Aslında hiç unutmamıştı bile. Eskinin savaşçısı, şimdinin kabadayısı Yerbüker, manyakını ve silahlarını kuşandıktan sonra yeni dövüşü için tamamıyla hazır hissetti kendini. Daha evvelinde bir Calbagun ile karşılaşmamışsa da onu nasıl alt edeceğini, onunla hangi silah vasıtasıyla dövüşmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Pederinin müsveddelerine bakma ihtiyacı hissetmemişti bile.

Saat gelip gece yarısına yaklaştığı vakit fakirhanesinden ayrıldı. Semtin meydanı sayılabilecek yere gidene dek, duymayı çok özlediği çizmelerinin tıngırtısı, sanki eski günlerden kalma anıları ona günbegün anlatmaktaydı. Sonunda olması gereken yere vardığında daha yeni yeni alışkanlık haline getirebildiği naralarından birini koparıp semt sakinlerini uykularından etti. Zira kendisine musallat edilen bu varlığın can vermesini, onu üzerine salan kişi olan Cavit dahil herkesin görmesini istiyordu. Semt ahalisini uyandırmasının hemen ardından, garp tarafındaki sokağın köşesinden çıkıp gelen rakibi, büyük bir kibirle karşısında dikilip güreşin başlaması için beklemeye koyuldu.

Naranın ardından davete icabet etmek üzere uykularından uyanıp yavaş yavaş meydanı dolduran insan kalabalığı, kendi arasında fısıldaşarak Yerbüker’e meydan okuyan bu yabancının kim olduğu hakkında tartışmaktaydılar. Lakin bir kimse bile bu dev tohumu olduğu su götürmez adamın kimliği hakkında gerçek bir fikre sahip değildi.

Gizemli herif, olduğu yerden kalabalığa doğru dönüp kaba sesini olanca yükseltip rakibine seslendi:

“Zaferime şahit olmak için toplanmış bu kuru kalabalığın bir tanesini bile israf etmeyeceğime emin olabilirsin şaman dölü!”

Calbagun nam yeklerin insanları sadece onlarla dövüşmek için değil, kurbanlarının kol ve bacaklarını koparıp yemek için de kandırdığını bilen Yerbüker, yekin tehdidine aldırış etmeyerek cevapladı onu:

“Müneccim edasıyla konuşursun; lakin erken konuşursun. Birazdan kimin galip gelip kimin Erlik’in ateşten nehirlerini boylayacağını göreceğiz!”

Ahali kime tezahürat edeceğini bile bilmez uykulu gözlerle olup biteni izlerken gözlerden uzakta, iki dövüşçüyü sinsice izleyen biri daha vardı ki bu kendini bilmez, kimin galip geleceğinden adı gibi emindi.

Yekler arasında adet olduğu üzere Calbagun, rakibine sol avuç içini göstererek selam verdikten sonra dövüş başlamış oldu. İlk hareket, Calbagun’dan geldi ki devin doğurduğu, yeri sarsa sarsa koşarak Yerbüker’in üzerine koşup tam adamın önüne geldiğinde göğe sıçrayıp rakibine kayadan sert avucuyla tokat atmak üzereyken Yerbüker, ani bir hareketle bir adım geri çekilip manyakının iç cebinden bir avuç toz alıp adamın yüzüne savurdu. Bu beklenmedik hareket karşısında yeri öpen Calbagun, bir an sonra neye maruz kaldığını anlamış, tozun değdiği yerlerin derisi pul pul dökülürken göğe acı dolu çığlıklar savurmaktaydı.

Yerbüker’in kullandığı büyülü toz ona büyük zarar vermiş olsa da onun dövüşmesine engel teşkil etmemiş, aksine rakibine karşı daha öfkeli bir hale bürümüştü yeki. Derisi dökülen yerlerin altından sızan kanlar arnavut kaldırımını sularken olmaz bir şeye şahit olan ahali şaşkınlık ve korkuyla dövüşü izlemekteydi. Yaşı başı geçkin olanlar sessiz sedasız seyrederken, delikanlı çağında olanlar Yerbüker’e tezahüratlar ediyordu.

Aldığı darbenin etkisiyle küplere binen Calbagun, olduğu yerden doğrulup kendine geldiğinde bu defa daha bir hiddetle bağırıp rakibine saldırdı. Bu hamleleriniyse bilinçli bir halden çok bilinçsizce yapıyordu. O anki tek amacı şamana olabildiğince zarar verebilmekti. Kudurmuş danalar gibi böğürüp saldırıya geçen yek, adamın bacaklarından tutup onu yere düşürdüyse de şaman, rakibinden çabucak kurtulup tekrar ayağa dikilmişti. Yüzünde ne bir korku ne bir endişe belirtisi olan Yerbüker, kuşağının arasına sıkıştırdığı işlemeli kılıcı çevik bir hareketle alıp rakibine savurdu. Ne var ki bundan kurtulup ayağa kalkabilen Calbagun, kendini geriye atıp, savunma durumuna geçti.

Bir anlığına göz göze gelen düşmanlardan bu defa Yerbüker ilk hamleyi yaptı ve halen tutmakta olduğu kılıcını savurarak kendisinden neredeyse dört kat iri olan rakibine saldırdı. Boş durmayan Calbagun, ilk hamleyi savuşturabilmiş olsa da ardına savrulan şamanın ikinci kılıç darbesini tam ense kökünde hissetti. Demirden dövülüp kabzasına eskinin Türkçesiyle kazınmış yazılar bulunan kılıç, yekin ense kökünü kesip atmak yerine sanki dağladı. Üzerinden kızıl dumanlar çıkmakta olan Calbagun ensesini tutup küfürler eşliğinde bağırıp çağırıyor, adama lanet okuyordu. Ne var ki kısa süren bu dövüş, Calbagun’un ensesine aldığı darbeyle çoktan sona ermişti.

Ensesinden yükselen dumanlar geceye karışırken yekin vücudu ağır ağır alev alıyor, alevler anında köze, sonrasında küle dönüşerek ortalığa saçılıyordu. Bu vaziyette uzunca bir süre işkence çeken yek, baştan ayağa yanıp kül olurken son ana dek hayatta olduğu, seyirip savrulan bacaklarından belliydi. Sonunda ayakları da aynı şekilde yanıp küle döndüğünde Yerbüker kılıcını göğe kaldırıp zaferini ilan ettiği vakit kalabalığın tezahüratları son haddini almıştı. Galeyana gelen halktan gençler, adamın elini sıkabilmek için birbirlerini ezmekteydi.

Bu sırada sindiği yerde olup bitene şahit olmuş; ancak umduğu sonuçla karşılaşamamış olmanın verdiği hüzünle yere çöküp sinir harbi geçiren Cavit, bir an sonra başını kaldırıp karşısına baktığında dehşetengiz bir çığlık atmasına rağmen kimse onu duymamıştı. Cavit, karşısında duran şeyle göz göze geldiğinde kalkıp kaçmak, oradan olabildiğince uzaklaşmak istemişse de uyuşan bacakları buna izin vermedi. Hiç acele etmeden, kurbanının çıldırmasına müsaade ederek onun üzerine eğilen şeyse, karanlığını Cavit’in üzerine örttüğünde artık o insan azmanından geriye anlaşılmaz şeyler sayıklayıp apalak bebekler gibi salya akıtan bir meczup kalmıştı.

SON

Adil Öztürk

Yazmaya şiirle başlayıp kısa öyküyle devam ettim. Fantastik kurguyla tanıştıktan sonra öykülerim çeşitli edebiyat sitelerinde ve e-dergilerde yayınlandı. Epik fantezi şiiri denemelerim olsa da henüz paylaşmaya cesaretim yok. Her gün bir haiku yazarım. 2015 En İyi Canavar Hikayesi Yarışması ‘nda “Yaltar Han Efsanesi” adlı öyküm birinci seçildi.

Calbagun ile Yerbüker’in Dövüşü” için 2 Yorum Var

  1. Selamlar, biraz uzun bir öyküydü ama kendini okutmayı başardı. Dresden Dosyaları’nın yerli ve eski bir kesiti gibiydi benim için. kaleminize sağlık.

  2. Tebrik ediyorum. İnsanı içine çeken bir atmosfer yaratmayı başarmışsınız. Hikayeyi de beğendiğimi söylemeliyim. Bana göre seçkinin başarılı öykülerinden biri olmuş.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *