Öykü

Denizden Gelenin Son Mektubu

Sevgili Aia,

Beni en son ziyaret ettiğinde sorduğun soruların bir çoğunu cevapsız bırakmak zorunda kaldım her zamanki gibi. Beni utandırmamak adına tüm bunları görmezden geldiğin yıllar için çok teşekkür ederim. Sana bahşedilmiş tüm yetenekleri hak ediyorsun. Bir kez daha seninle gurur duymamı sağladın. Bir insan için çok uzun süren bu hayatta beni defalarca mutlu kıldın.

Sevgili Kızım,

Yaşlı bedenimle geçirdiğim günler artık bir parmağın sayısını geçmeyecek kadar az kaldı. Belki de bu yazdığım mektup yapacağım son şey olacak. Tüm sorularını cevaplayamayacağım belki kızım, ama en çok sorduğun soruya cevap vereceğim, bunu hak ediyorsun. Kafanda benimle alakalı bir soru işareti bırakmadan gitmek istiyorum bu dünyadan… Benim için dünyadaki en iyi evlat oldun, dost oldun, sırdaş oldun, yol arkadaşı oldun… Seninle geçirebildiğim her dakika için şükürler olsun.

Küçük bir çocukken bile en çok merak ettiğin şey, benim adaya nasıl geldiğimdi. Bulduğun her fırsatta kucağıma tırmanır, yumuk ellerinle henüz çizgileri yeni derinleşmeye başlamış yüzümü tutar, “Asaa Anne sen nerden geldin?” derdin. Her seferinde başka bir masal anlatırdım sana. Adada tek yabancının yanında büyümüş olmanın seni nasıl zorladığını görürdüm ama elimden bir şey gelmezdi. Şimdi beni daha iyi anlıyorsundur küçüğüm, edindiğin vazife ve sırtına yüklenen sırları kimseyi anlatamamanın nasıl bir şey olduğunu.

Umarım yazdıklarım seni endişelendirmemiştir. Sadece o çok bilmek istediğin hikayeyi anlatmak istiyorum sana tüm gerçekliği ile. Ben bu adaya nasıl geldim? Her şeye o günden başlamak gerek, her şeyden habersiz olduğum o günden.

Geldiğim yer buradan çok farklı bir yerdi, geldiğim yerde benim de bir ailem vardı, sana hep bahsetmek istediğim ama asla anlatamadığım. Her zaman sahip olmak istediğin gibi bir annem, bir babam ve dünyalar tatlısı bir erkek kardeşim vardı. Mutlu küçük bir evimiz vardı. Bir birimizi çok severdik; senin beni, benim de seni sevdiğim gibi.

Dünyanın gerçek manasından uzak bir hayatın içinde yaşıyordum ama mutluydum, mutlu sayılırdım Aia, inan bana. Onların artık nefes almadığını bildiğim halde anneme, babama ve kardeşime kavuştuğum anın rüyasını çok defalar gördüm, eğer sen bana gelmeseydin sanırım bu özleme dayanamaz ve bu günleri asla göremezdim.

Adın gibi bildiğin “Ada’dan başka kara yoktur” gerçeği adayı çerçeveleyen engin deniz için geçerli, ama dünya sadece buradan ibaret değil, tıpkı geldiğim yer gibi. Farklı şeylere inanan, farklı şeylerden zevk alan, başka bir göğün altında yaşayan bir sürü kara parçası var, vardı. Şimdi varlıklarını koruduklarından çok emin değilim. Ada Yücelerinin konseyinden ayrıldığımdan beri, bütün bilgi kaynaklarımı kaybettim. Umarım oradadırlar.

Hayal edebildiklerimizden, sana anlattıklarımdan çok daha büyük bir şehirde yaşıyordum ilk gençlik çağlarımda. Adı masal şehirlerine yakışırdı ama gerçekten var olan bir yerin tüm sorunlarını içinde barındırırdı. Farklı dillerde, farklı renklerde, farklı inanışları olan bir şehrin fakir sayılmayacak ama zenginlikten de çok uzak bir sokağındaydı evimiz. Henüz eğitimimi yeni tamamlamıştım. Hayata hazırlıyordum kendimi, kendimi geçindirecek parayı kazanmak için eğitimini aldığım işi yapabileceğim bir yer arıyordum. Bu arayışım aylarca sürdü, başvurmadığım yer kalmadı. Hiçbir yerden olumlu bir cevap alamıyordum. Çok mutsuz hissediyordum kendimi, hayatta bundan büyük bir dert yok sanıyordum. Tüm umudumu ve yaşam sevincimi kaybetmişken bir haber geldi. Beni görüşmeye çağırıyorlardı. Evin içini bir heyecan kapladı.

İş görüşmesine uzun süre sonra çağrıldığım için tüm aile ayağa kalkmıştı. Annemin kız kardeşi en sevdiği elbisesini vermişti, kardeşim en sevdiği oyuncağını, “sana şans getirecek” diye göstermişti. Annem ise kendisinin üstünde ceylan gibi sektiği siyah sivri burun ayakkabılarını vermişti. Hani senin yatağın altında bulup, küçücük ayaklarına geçirdiğin ve üstünde bir türlü durmayı beceremediğin o ayakkabılar.

Saçlarım sabahın köründe bi topuz haline getirilmiş, ayaklarına topuklular giydirilmiş, daracık kısa bir elbisesi ile sokağa bırakılmıştım. Giydiğim kıyafetlerin içinde kendimi hiç kendim gibi hissetmiyorum. Ama annem ve kız kardeşi böyle gidersem kesin işi alabileceğimi düşünüyorlardı.

Çok sinirliydim. Her adımda canım daha çok yanıyordu. Ama kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemiyordum. Ailemin eğitim alan tek kızıydım. O yüzden başarılı olmalıydım. Hızlı yürümeye çalışırken, gözüm büyük caddenin en şaşaalı mağazasının vitrinine çarptı, kendi yansımamı gördüm. “Onlar gibi oldum, asla olmak istemediğim o kadınlar gibi,” diye mırıldandığımı hatırlıyorum. Gözüm diğer geçen kadınlara çarptı. Gerçekten de onlara benziyordum. Aralarına karışmış, kılık değiştirmiş bir yabancı gibiydim, tıpkı bu adada olduğum gibi.

Gideceğim adrese vardığımda daha da mutsuz oldum. Çok büyük bir binaydı, orada çalışan bir kadın olmama birkaç adım kalmıştı. Asansörsüz ulaşılamayacak katlar, topuksuz basılamayacak koridorlar, filtre kahvesiz ayılmanın imkansız olduğu sabahlar beni bekliyordu. Neden asla Büyük Ada Binasında çalışmak istemediğimi anlamışsındır artık.

Binanın kocaman döner kapısından minik adımlarla içeri girdim. Halen denge kurmaya çalışıyordum, ayakkabıların üzerinde. Çantamı, güvenlik görevlisinin görmesine yarayan cihaza koydum, kontrol noktasından nefesimi tutarak geçtim. Sanki çantamın içine beni içeriye almalarını engelleyecek bir şey var gibi. Çantamı aldım ve danışmaya doğru ilerledim. Hangi kata çıkmam gerektiğini sormalıydım.

Danışmanın önüne geldim, danışmada oturan genç kadın beni görmeyen bir suratla suratıma baktı. “Merhabalar, X Tower’a hoş geldiniz. Kiminle görüşecektiniz?” Direktiflerini bekleyen cansız bir beden gibiydi. Suratına baktım, sustum. Kadının yüzünde aramızda oluşan sessizliğe rağmen bir farklılık oluşmamıştı. Tek topuğumun üstünde geri döndüm. Binaya girdiğim sakinlikten eser olmadan çıkışa yöneldim. Arkama bir anlığına dönüp danışmaya baktım. Kadın aynı surat ifadesi ile başkası ile ilgileniyordu.

Sinirlendim, varlığım buradaki kimse için önemli değildi, dünya üzerinde en anlamsız yerde olduğuma emindim. Burada fiziki olarak bulunmamın hiç kimseye, hiçbir şeye hatta zamanda bile fark yaratacağı bir sonucu yoktu.

Evet biliyordum, dünya üzerinde yaşayan 7 milyar insandan biriydim. Evet, yaşadığım dünyada bu kadar insan vardı. Farklı olmayı değil, bir anlamım olduğuna inanmak istiyordum. Herkesin bir anlamı olduğuna inanıyordum.

Kapıdan çıkıp, bulabildiğim ilk banka oturdum. Ayaklarım o kadar acıyordu ki varoluş problemlerim bu acının gerisinde kalmıştı. Ayakkabıları ayağından çıkarıp, soğuk taşa bastım. Taşın verdiği serinlik, tüm sinirini alıp götürmüştü. Hatta yüzümde bir gülümseme bile oluşmuştu. Kafamı arkaya doğru sarkıtıp, saçlarımdaki tokaları teker teker çıkardım. Saçlarım omuzlarından aşağıya dökülünce daha da rahatladım. Derin iki nefes daha aldım, güneş içime doğru akıyordu adeta, ilk kez o an dünya ile birlikte hareket ettiğimi hissettim. Sonsuz bir huzur duydum içimde, senin deyiminle. Orada ne kadar oturduğumu bilmiyorum.

Ayağıma ayakkabıları isteksizce geçirdiğimde hava biraz soğumuştu. Caddenin köşesinden taşlarla döşenmiş o en sevdiğim sokağa döndüm. Bu kadar yakın olması benim için günün en büyük şansıydı. Taşlar çok kötü yerleştirilmişti, ayağımdaki ayakkabılarla seke seke sahafların olduğu sokağa doğru ilerledim. Tüm şehirde kendimi en çok sevdiğim yer burasıydı. Kitapların eski, tozlu kokusu ve insanların tek telaşesinin yeni demlenmiş çay içmek olduğu bu sokak, bana hayatın akışının bu olduğuna inandırmıştı, o anda. Senin de kitapları çok sevmen, aramızdaki en büyük bağdı belki de, en büyük benzerliğimiz.

Ayaklarım beni en sevdiğim sahafa kendiliğinden götürdü. O anı yaşarken anlayamamıştım ama şimdi tekrar bu yaşlı beynimle düşündüğümde her şeyin ne kadar farklı olduğunu anlayabiliyorum. Kitapçının sahibi her zaman oturduğu yerde yoktu, raflar o zamana kadar hiç görmediğim kadar temizdi. Etrafta alışkın olduğum tüm toz ortalıktan yok olmuştu. Dükkanın en arka taraflarındaki, benim en sevdiğim rafın önünde durdum.

Her bir tanrıça için yazılmış o eşsiz el yazmalarına dokunmaya bile kıyamazdım. Zaten sahafın sahibi de ne zaman buna yeltensem, “Şimdi zamanı değil, çekil oradan,” diye azarlardı beni. Etrafıma bir kere daha bakıp onun dükkanın içinde olmadığını anladığımda, en sevdiğim tanrıça Embla’nın cildine dokundum; ilk yaratılmış kadın, kökleri dünyaya bağlı olan gözleri, duyuları olan bir ağaçtı aslında o. Dünyanın yaratılışının ilk kahramanı, yıldızlar, denizler yaratılırken hep orada olan. Tanrılar sığınağı Asgard yaratılırken onu dalları ile koruyup, gizleyen. Denizlere açılmış ilk insanlara dallarını verip, ilk gemilerini nasıl yapması gerektiğini öğreten. Odin’nin en büyük koruyucusu, en güçlü denizciler Vikinglerin tanrıçası Embla. Tüm medeniyetlerin annesi Embla’yı tanı Aia, onu tanı ki asıl gücün nereden geldiğini anla.

“Tüm bunların olacağını bilseydim, yine de o kitabın kapağını açar mıydın?” diye soracağına eminim, yüz yüze konuşuyor olsaydık. Açardım Aia, sonunda seni bulmak vardı çünkü. Kızımı bulmak vardı, küçüğüm.

O kitabın kapağını araladığımda önce sert bir rüzgar esti, gözlerimi açamadım. Sonra, deniz kokusu geldi burnuma, tuzlu bir rüzgar tüm saçlarımı dağıttı. Gözlerimi açabildiğimde artık kitapçıda değildim. Bir geminin güvertesinde, uçsuz bucaksız bir maviliğin ortasındaydım. Çok korktum Aia, delirdiğimden, delireceğimden korkuyordum. Şaşkınlığımın izin verdiği ölçüde geminin dört bir köşesine baktım, kimse yoktu… Buraya nasıl geldiğimi açıklayabilecek kimse yoktu, hatta yanlızlığımı paylaşacak tek bir canlı yoktu.

Elimden gelen tek şey ayakkabıları çıkarmaktı, onlarla burada yürümek daha zordu çünkü. Geminin ucuna gidip küçük bir çocuk gibi yere yattım. Annemin ayakkabılarına sarılıp ağlamaya başladım. Küçük bir çocuk gibiydim. Bir süre yerimden hiç kalkmadım, belki bir gün belki iki gün…

Sonra onun sesinin olduğunu bildiğim sesi duydum, Embla’nın “Dayan küçüğüm, onun sana ihtiyacı var. Bir gün her şey bitecek,” dediğini duydum. Bundan başka sarılacak hiçbir şeyim yoktu. Bana ihtiyacı olan sana ulaşmak için, o geminin içinde hiç acıkmadan, susamadan kaç gün geçirdiğimi bilmiyorum.

Gemide tek yaptığım, her bir gün için okuyabileceğim birkaç satır beliriyordu geminin bir köşesinde, onu arayıp buluyor ve beynime kazınıncaya kadar kendime tekrarlıyordum. Ve sonra bir gün geminin hiçbir yerinde yazı bulamadım, o gün anladım yolculuğun biteceğini ve sana kavuşacağımı.

Ada’nın kıyısına vardığımda, beni bekleyen Ada sakinleri vardı. Büyük bir coşku ile karşıladılar beni… Ada yöneticileri gelişimi müjdelemişlerdi onlara ama onlar bana yaklaşmamışlardı, çünkü senin de bildiğin gibi her şey değişiyor Aia, onlar senin hikayenden, benden, denizden ve denizlerin sahiplerinden korkuyorlar. Onlar da oldukları yerde kalmak için bir savaş içindeler, doğru yoldan uzaklaşarak, en büyük yanlışlara düşerek.

Güçlü ol küçüğüm. Seni burada tek başına bırakıp gideceğim için, tüm bunları sana şimdi anlatıyor olduğum için ve onlarla tek başına mücadele edeceğin için üzgünüm. Ama böyle olması gerekiyordu, böylece sen her şeyin farkına varabilecektin, güçlenecektin.

İşte nerden geldiğimin, yabancının ve senin hikayen, gün ışığım.

Parmaklarımdaki gücün yok olduğunu hissedebiliyorum. Embla ile tanışma ve ailemle buluşma vakti artık çok yakın.

Beynime kazınan her kelimeyi, küçükken karıştırmaktan çok hoşlandığın o kutunun içine bıraktım. Orda yazan her satıra güven.

Seni çok seven Annen

Hoşçakal.

Denizden Gelenin Son Mektubu” için 5 Yorum Var

  1. Merhaba;
    Öncelikle seçkiye hoş geldiniz. Güzel bir öyküydü özellikle mektup tarzında yazılması hoşuma gitti. Açılış ve final gayet iyiydi. Kitaptan fantastik bir diyâra dalma biraz klişe ama rahatsız edici değildi.
    Emeğinize sağlık. Ve sonraki seçkilerde tekrar yazmanız dileğiyle.

  2. Merhabalar ve hoş geldiniz. Öykünüz güzeldi, akıcıydı da. Metinde göze batan bir kusur da yoktu. Sonu ise daha etkili olabilirdi fikrimce. Sonraki seçkilerde de okumak isterim sizi. Emeğinize sağlık.

  3. Merhaba, hoş geldiniz. Öykünüz güzel ve akıcıydı ben de bir kusur bulamadım. Ellerinize sağlık. Gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *