Öykü

Ejderhanın Dişçisi

Ejderhanın dişçisi, aracından inip gözünü okuyucuya yaklaştırdı. Göz taraması onaylanınca, görkemli demir kapının kanatları, otomatik olarak açıldı. Dişçi, volkanik görüntülü bahçeden geçip çukura kadar, on dakika daha sürdü aracını. Tüm bu belayı başına, terk ettiği, uzun soluklu aşkı -altı koca yıl geçirmişlerdi birlikte- sarmıştı. Nedenini anlamıyor değildi tabii. Onu bıraktıktan sonra, veteriner sevgilisinin uzun süre toparlanamadığını duymuştu. Oysa kendisi -tüm suç sevgilideymiş gibi- serseriliklerinden, işi savsaklamaktan, gece hayatından kurtulmuş, muayenehane açmış, çok güzel bir kadınla evlenmiş, şık bir semtte ev bile almıştı. Her şey yolundaydı. Günün birinde, kucağında, kedi köpek arası büyüklükte bir yaratıkla kralın askerleri muayenehaneden içeri girinceye kadar…

“Neler oluyor? Beyler, lütfen, n’apıyorsunuz? Neden müşterilerimi dışarı çıkartıyorsunuz? Hiç olur mu, tabii ki krala saygım sonsuz… Ama, durun, bu koltuğa koyduğunuz garip şey de nedir?!”

“Yavru bir ejderha”

“Yavru bir ejderha mı? Peki ama, burada, dişçide, işine? Şeyse bu, yani bir hayvansa veterinere götürmelisiniz!”

“Oradan geliyoruz zaten. Veteriner hanım sizin adınızı verdi. Dişi çıkıyor küçük ejderhanın, bütün huysuzluğu ondan dedi. Bu konuda en iyisi sizmişsiniz. Bu notu da mutlaka iletmemizi istedi. Tüm detaylar yazıyor orada dedi.”

Nottaki “Bir gün intikamımı alacağımı söylemiştim” yazısını görünce her şey netleşmişti dişçi için.

“Hay Allah! Beyler bakın gerçekten, ben hiç anlamam, ejderhadan, onun dişinden, yanlış adrestesiniz, bakın, lütfen!”

Boşa çaba…

Ejderhanın dişçisi, sarayın beş yüz metre dışında yapılan, futbol sahası büyüklüğündeki çukurun başına geldi. Kızıl Kıyamet -ejderhanın adı buydu- uyutulmuş, son derece sakin bir şekilde yatıyordu. Artık ele avucu sığmaz olduğu için, haksızlık etmeyelim, hiçbir yere sığmadığı için -eh, yaklaşık beş yüz kilo geliyordu ve boyu başından kuyruğuna on metreydi- yeni evine, bu çukura taşınmıştı. Aşağıya sekiz yüz elli basamakla iniliyordu. Dişçi, asansör olmazsa bir daha asla gelmem dediğinden asansör bile yapılmıştı. Gerekli alet-edevatı yüklenerek asansöre bindi. Çukurun dibine yaklaşırken o iğrenç kokuyu duymaya başladı. Kızıl Kıyamet’in ağzı çok kötü kokuyordu. En iyi gaz maskeleri bile çaresiz kalıyordu. Sonunda, taze nane demetini maskenin içine koyarak, etkili sayılabilecek bir çözüm bulmuştu. İşte başlıyoruz dedi iç çekip.

“Hey, on adam gerekiyor bana!..”

On güçlü adam, ejderhanın ağzını açmak için aşağıya indi. Bunlar ejderhanın sürekli bakıcılarındandı. Temizlenmesi, beslenmesi, yem bulunması gibi işleri yürüten doksan iki kişilik ekibin en güçlüleri… Adamlar, ejderhanın dudaklarındaki -dudak denirse tabii- piercing benzeri halkalara kancaları takıp çelik halatlarla çukurun duvarlarındaki yuvalara sabitlediler. Kızıl Kıyamet’in ağzı mağara gibi açıldı. O on kişi, yayılan kokuya hazırlıklı olsa da, sarhoş gibi yalpalayarak ücra köşelere kaçıştı. Ejderha büyüdükçe, koku daha da dayanılmaz hal alıyordu. Dişçi, burnunu taze nane demetine iyice gömdü. Bir yandan, ejderhanın nefes alışlarının ve horlamasının yaptığı sarsıntı yüzünden dilin üzerinde zorlukla ilerlerken, bir yandan da etrafı aydınlatıp dişleri incelemeye başladı. Kızıl Kıyamet’in doksanla yüz yirmi santim arası uzunluktaki sivri dişleri, yapışkan bir maddeyle kaplıydı. Dişçinin en iğrendiği aşama da buydu. Neyse ki, zaman içinde bu maddeyi kazıyacak bir alet tasarlamış ve böylece işlem süresini kısaltmıştı. Boğaza doğru yaklaştığında, sağ arka aslan dişlerinin arasında bir şey gördü. Orayı iyice aydınlattı. Bir insan iskeleti; kolları, yüz seksen derece açık, bir eli bir dişe, diğer eli yanındaki dişe yapışmış, bacaklarıysa, daha doğrusu bacak kemikleriyse, iki dişin arasındaki boşluktan, diğer tarafa sarkıp boşlukta asılı kalmış bir insan iskeleti…. Dişe bir halat attı ve dağcı çevikliğinde tırmandı. Yapışkan maddeyi temizlemeye gerek duymadan, sırtına yüklediği kürdana benzer uzun aletle iskeleti kanırttı, kanırttı. Sonunda, iskelet, kol, bacak kemikleri ayrı yerlere fırlayarak yerinden çıktı. Tüm parçaları hızla toplayıp boğazdan içeri attı. Etrafına son bir kez göz gezdirip yine düşe kalka, sarsılarak geriye döndü. Asansöre bindiğinde, on güçlü adam da kancaları yerinden çıkartıyordu.

“Müdürle görüşmeliyim” dedi yukarıdan tüm bu çalışmaları seyreden gözlemciye. Gözlemci, müdürün odasına kadar eşlik etti ona.

“O! Sayın dişçi, hoş geldiniz, buyurun, buyurun, lütfen şöyle oturun. Nasıl bizim kerata, neymiş derdi?”

“Müdür bey, bakın geçen sefer de söyledim size, şunun sevdiği yiyecekleri verirken dikkat edin lütfen. Artık parçalayarak mı verirsiniz, kemiğini mi sıyırırsınız bilemiyorum ama özellikle insan kemikleri dişlerinin arasına giriyor. Öküz, inek, buzağı her neyse onlarda sorun yok, fakat insanlar kılçık gibi takılıyorlar ejderhanın dişlerine. Sonra uğraş dur.”

“Haklısınız, haklısınız, siz de haklısınız. Tamam, dert etmeyin. Ne ısmarlayayım size, çay kahve?!”

Biraz sakinleşen ve müdürle Kızıl Kıyamet dedikoduları yapan dişçi izin istedi. Aracına bindiğinde, ağzından alevler saçan, herkesin korkulu rüyası, etkili ceza yöntemi, ejderhanın horlaması gök gürlemesi gibi duyuluyordu. Kim bilir kaç kişi ejderhanın kurbanı olmuştu? Kral’ın en güçlü silahı… Yasayı mı beğenmedin, hop ejderhanın midesine, kralın aleyhine mi konuştun, hop ejderhanın akşam yemeği, kuraldışı mısın, hop ejderhanın kahvaltısı niyetine… Ülkeler arası şu silahsızlanma anlaşması olmasa aslında her şey daha kolay olurdu. En azından eskiden öyleydi diye geçirdi içinden dişçi. Saçma sapan anlaşmalar, tüm silahları ortadan kaldırmıştı işte. Aslında, bir yandan ejderhaya bağlanmıştı da… En azından ülkesinin refah ve huzuru için buradaydı. Komşu ülkenin devinden de, uzak ülkenin sihirbazından da daha güçlü olduğuna inanıyordu.

Gök gürlemesi gittikçe arkasında kaldı. On dakika sonra sesi duymaz olmuştu. Demir kapının kanatları açıldığında, dişçi, karısına telefon edip iki gün annesinde kalmasının iyi olacağını, üzerine sinen koku yüzünden yine kavga etmek istemediğini söyledi.

Ejderhanın dişçisi, geçen iki günden sonra ancak kendine gelmişti ki, bir telefon yine sinirlerini gerdi. Acilen çağrılıyordu. İtiraz kabul etmeyen bir sistem çalıştığı için mecburen tüm alet-edevatı yükleyip yine yola çıktı. Daha iki gün önce, dişlerin tümünü gözden geçirmişti ve görebildiği bir sıkıntı yoktu. Problemin ne olduğunu söylememişti müdür ama telaşlı sesinden bu kez işinin zor olacağını hissediyordu.

Çukurun başında toplanmış müdürle doksan bakıcı, dehşetle aşağı bakıyor, neredeyse hep bir ağızdan konuşup sağa sola koşturuyorlardı. Dişçi de merakla çukura yaklaşıp aşağı bakmaya yeltendi ama onun geldiğini gören müdür, hemen yanına gidip koluna girdi, ofise doğru sürükledi. İçeri girdikleri anda, sakinliğiyle ünlü bu adamın, buram buram terlediğini, heyecandan titrediğini, gözlerinin korkuyla açıldığını ve ilk kez paniklediğini gördü.

“N’oldu, müdür bey, nedir bu telaş? Kızıl Kıyamet’e bir şey mi oldu?”

“Sormayın başımıza geleni… Bir nefesleneyim önce…. Anlatacaklarım aramızda kalacak yalnız! Kral bir duysa! Şimdi, nereden başlasam? Şöyle oldu, varis prensesin Kızıl Kıyamet’i ne kadar sevdiğini bilirsiniz…”

“Bilmez miyim, daha beş yaşındayken oynardı onunla. E!”

“E’si… Bugün, rahatlamış, halinden memnun ejderhayı -sayenizde-, kanatları açılsın diye biraz uçması için hazırladık. Prenses de yukarıdan seyrediyor her şeyi. On sekizini doldurduğu için bu ay evlendirilecek biliyorsunuz. Neyse, tutturdu son kez ejderhanın sırtına bineceğim diye. Olmaz, prensesim, babanız yasakladı falan dedim, dinlemiyor, bineceğim de bineceğim. Özür dilerim, yapamam dediğim anda, yanında duran bakıcılardan birini aşağıya itmez mi?.. Uçmazsam, tüm bakıcıları aşağıya atarım demesin mi?.. Kralın tüm gaddarlığını, aman ne diyorum ben, kralın tüm kararlığını almış.”

“Tamam da! Konunun benimle ne ilgisi var müdür bey? Bu sizin sorununuz!..”

“Tam aksine dişçi bey, artık sizin sorununuz. Dinleyin, anlatıyorum. Bakıcılar, korku içinde bana bakıyor. Kaçamıyorlar da. Birkaç dakika daha durakladım, ne yapacağımı bilemiyordum, kırk katır, kırk satır… Gözümün içine baka baka ikinci bakıcıyı da itiverdi aşağıya. Ben de artık mecburen kabul ettim isteğini.”

“E!”

“E’si, işte, prenses, ejderhanın sırtına bindirilirken ayağı kaydı ve Kızıl Kıyamet’in ağzına düştü. Neyse ki mideye inmeden dişe yapışıp kaldı. Kısaca prenses dişe yapışmış… Ejderhayı uyuttuk, o kazıma aletinizle şimdi aşağıya inip prensesi kurtarmalısınız.”

Dişçi, çok uzun süre olayı düşünüp tartacak durumda değildi. Kurtaramazsa, başına gelecekleri öngörebiliyordu. Gerekenleri alıp aşağıya indi. Kızıl Kıyamet uyutulmuş, ağzı açık, onu bekliyordu. İçeri girdi, sesin geldiği yere doğru, düşe kalka koşmaya başladı. Biraz ilerlediğinde, prensesin kazığa bağlanmış gibi yapışkan maddeyle dişe sabitlendiğini, kızgın gözlerinden neredeyse ejderhanınkine benzer alevlerin çıktığını gördü. Prenses, dişçiyi gördüğü anda daha fazla çırpınmaya başladı.

“Acele etsene dişçi, derhal çıkar beni bu iğrenç yerden!”

Dişçi, on sekiz yaşındaki güzel prensesin bu kadar çirkin olabileceğini düşünmemişti. Kaşı, gözü, boyu, posu her şeyi güzeldi ama o dili yok mu o dili…

“Geliyorum, prensesim merak etmeyin!”

“Merakmış, mıymıntı şey! Burada bu pisliğin içinde olan benim tabii…”

Dişçi daha fazla konuşmanın anlamsız olduğunu anlayıp, kazıma aletini çıkardı. Prensesin, yavaş ol, dikkat et, beceriksiz, sarsma beni, diyen sözlerine kulak tıkayarak yapışkan maddeyi kazımaya başladı. Biraz uğraşmanın sonunda nihayet prenses dişten kurtuldu. Onu sırtına alıp yukarı çıktığı ipten inmeye başladı.

Tam o sırada büyük bir sarsıntı oldu. Ejderha uyanıyordu. Verdikleri ilaçların bu kadar sürede etkisinin geçmesi neredeyse imkânsızdı. Dişçi, prensese çok hızlı koşmaları gerektiğini söyledi.

“Beni taşı” dedi prenses “koşamam ben.”

Başka bir zamanda, başka kişiler olsa belki orada bırakıp gitmek en doğru hareket olurdu, ama zaman ve statü bazen doğru hareketin yapılmasını engeller. Dişçi, prensesi sırtına aldı. Koşmaya, hayır yürümeye, olmadı, sadece ayakta durmaya çalışsa da bunu başaramadı. Ejderhanın, derin nefesiyle, aşağıya yuvarlandılar.

Ejderhaları tanımayanlar için biraz anatomi bilgisi vermekte fayda var. Gırtlak yapıları oldukça değişiktir. Dilin bitim yerinde, boğazın hemen girişinde, yemek ve alev borularının kapakları vardır. Bunlar aynı anda çalışmaz. Anatomik özellikleri, kapakların otomatik olarak açılıp kapanmasını sağlar. Biri açıkken, diğeri mutlaka kapalıdır. Yemek borusu, doğrudan mideye açılır. Dişler, parçalama görevi gördüğünden, midede ayrıca bir sindirim sistemi yoktur. Mide, dolduğunda içeri giren şey- artık ne olursa-olduğu gibi dışarı atılır. Ejderhalar, midenin tamamen boş olduğu zamanlarda alev püskürtür. Bu nedenle, eğer alev saçması istenmiyorsa, mideyi sürekli dolu tutmak gerekir. Bu da yemek borusunun kapanması, alev borusunun açılması demektir. Alev borusunun sonunda, mideye yapışık, ayrı bir bölümde fırına benzer ateş kaynağı vardır. Bu ateş kaynağı, mide boşaldıkça ısınmaya başlar ve mide tamamen boşaldığında en yüksek seviyesine ulaşır, ejderha, işte tam bu noktada alev püskürtür. Bu kadar anatomik bilgi, şimdilik yeter diyelim.

Ejderhanın midesi neredeyse dolu olduğu için, dişçi ve prenses yemek borusundan doğruca mideye düştüler. Prenses, sinirle ayağa kalkmaya çalıştı ama bu mümkün değildi. Midenin içindeki sıvı, balçık göl gibiydi. Dişçi, sağına soluna bakınıp kenarda ancak bir kişinin ayakta durabileceği çepere doğru yüzmeye başladı. Prenses, onu görünce keskin bir çığlık attı.

“Dişçi, derhal buraya gel, sırtına bineceğim.”

Ejderhanın midesinde de olsalar, değişen bir şey yoktu. Prenses, prensesti; üstelik tahtın varisiydi. Birkaç kulaç atıp prensese ulaştı, boğazına sarılan kolların, onu nefessiz bırakmasına rağmen, çepere, tabiri caizse kıyıya çıkmayı başardı. İkisi yan yana, ayakta, neredeyse çepere yapışık dururken, dişçi, biraz önceki sarsıntıların olmadığını fark etti. Ejderhayı bu kez ağır bir yatıştırıcıyla uyutmuş olmalıydılar. Şimdiye kadar, yani ejderhanın ağzındayken, onun uyandığını hiç görmemişti. Prenses, onun aklından geçeni okumuş gibi,

“Bu iş, küçük prensesin işi olmalı. Benim tahta geçmemi istemiyor. O salak müdürle anlaşıp uyuşturucunun miktarıyla oynamalarını sağlamıştır. Şuradan çıkayım, ikisine de göstereceğim günlerini.”

“Buradan çıkmak, sandığınız kadar kolay olmayabilir” dedi dişçi.

Ağır bir hakarete uğramış gibi kızgınlıkla baktı prenses.

“Sana soran olmadı. Beceriksizliğin yüzünden… Elini çabuk tutsaydın….”

Prensesle konuşmak, ona bir şey anlatmak imkânsızdı. Kral hakkında da hemen hemen aynı şeyler konuşulurdu halk arasında. Kindar, nefret dolu bir kralın, kızının yumuşak başlı bir olmasını beklemek, hayalperestlik olurdu. Bu yüzden dişçi prensese çok bulaşmamaya karar verdi. Hatta onu, hiçbir yerine zarar gelmeden çıkarabilirse kahraman bile olabilirdi.

Prenses üzerine yapışan çamur kıvamındaki maddeyi silmeye çalışırken, dişçi etrafı incelemeye başladı. Çeperlerde değişik büyüklerde oyuklar vardı. İki kişinin içinde rahatlıkla hareket edebileceği oyuğu bulunca prensese seslendi. Kendisine seslenilmesine alışık olmayan prenses, başını bile çevirmedi. Resmigeçit izler gibi dimdik duruyordu ayakta. Dişçi, sabır diyerek prensesin yanına gitti.

“Prensesim, bakın şuradaki oyuk içinde daha rahat ederiz. Bu balçık yükselecektir. En azından orada güvende oluruz”

“Güvende mi? Güvende mi? Sen, utanmadan bir de benimle alay mı ediyorsun? Ejderha için tam yemekliksin aslında! Buraya düşmemize sen neden oldun, bir de karşıma geçmiş güvenden söz ediyorsun!”

Dişçi, şunu itsem, ya da şu gölde boğsam diye geçirdi içinden, ne demeli… Arkasını dönüp oyuğa gitti. Kızıl Kıyamet’in midesi dolduğunda neleri, nasıl çıkardığını çok anlatmışlardı ona. Bu durumda, tek kurtuluş, midesinin tam dolmasını beklemek olacaktı. Müdür, eğer varis prensesin düşündüğü gibi, küçük prensesle anlaşmadıysa, birazdan midenin içine bir şeyler attıracaktı. Derken, gerçekten de yağmur gibi yukarıdan bir şeyler yağmaya başladı. Ejderha uyuduğundan, atılan her şey bütün olarak düşüyordu göle. Önce iki inek, ardından bir öküz. Mide sıvısı henüz yeterli yüksekliğe ulaşmamıştı. Bu arada prenses, düşenleri görünce olduğu yerden uzaklaşıp dişçiye bakmadan kovuğa girip oturdu. Zavallı hayvanlar, ne olduğunu anlayamadan balçığa saplandı.

“Prensesim, bakın, bu sıvı, şu seviyeye yükselince nasıl söylesem, çıkışa doğru yüzmeliyiz, daha doğrusu dalmalıyız.”

“Ne yüzmesi dişçi, ben yüzemem de, dalamam da!.. Hem çıkış dediğin neresi ki?”

Dişçiyi yanıt verme sıkıntısından kurtaran, o anda peş peşe düşen on bakıcı oldu. Güçlü bakıcılar, zavallı hayvanlar gibi balçığa saplanmadan, yüzebilmeyi, daha doğrusu balçık sıvının içinde batmamayı başarabilmişlerdi. Göl artık onları da içine alacak şekilde yükselmiş, kovuğun içi bile sıvıyla dolmuştu.

Prensesin çığlıkları duyan bakıcılar, neredeyse birbirleriyle yarışarak hemen prenseslerini sardılar ve güçlü kollarıyla altın beşik yapıp üzerinde tahtta oturur gibi oturmasını sağladılar. Dişçiyse birazdan atık işleminin başlayacağını bildiğinden oluşmaya başlayan akıma doğru yüzdü. Gölün suyu, bir girdap oluşturarak hızla dönmeye başladı. Prenses, bakıcıların kafasına vuruyor, sarsmayın beni diye çığlıklar atıyordu. Tüm bu kargaşa, girdabın artması ve akıma kapılanların, petrolün topraktan fışkırması gibi dışarı fışkırmasıyla son buldu. Prenses bile olsa, çıkış için tek yol neyse, oradan çıkmak, hatta atılmak zorunda kalır insan. Çukurun etrafındakiler sevinçle alkışladılar. Müdür, golf arabası şeklindeki, asansöre de sığan arabayı, hazır bekletiyordu. Prensesi görünce hemen bir baş hareketi yaptı. Adamlar koşup prensesi neredeyse ona değmeden parmak uçlarıyla havalandırıp arabaya oturttu, içlerinden biri de hemen direksiyona geçti. Asansöre doğru giderken, prenses üzeri iğrenç sıvıyla kaplı olmasına rağmen,

“Hesap vereceksiniz, hepiniz hesap vereceksiniz!” diye bağırıyordu. Müdür peşlerinde, prenses o şekilde asansöre bindirilip yukarı taşındı. Dişçi ve on bakıcıysa asansörün tekrar aşağıya inmesini beklerken yorgun ve bitkin kenarda oturdular.

Dişçi geçen bir hafta boyunca, her an aranıp yargısız infaza gideceğini korkuyla bekledi. Ülkeden kaçmak için girişimde de bulundu ama sahte çıkış kâğıtları eline geçmeden saraydan çağrı aldı. Bu kez müdür değildi onu çağıran, kralın saray muhafızlarının başıydı. Önce ailesiyle vedalaştı, sonra, alı al, moru mor saraya ulaştı. Saraya vardığında müdürün süresiz izne ayrıldığını, ayrıca bakıcı sayısı da seksene düştüğünden yeni bakıcı başvurularının yapıldığını öğrendi. Heyecan ve korkuyla saray muhafız başının kendisini çağırmasını bekledi. Bir yarım saat sonra odaya alındı. Odada büyücek bir masanın arkasında üç kişi oturmuş ona bakıyordu. Yavaşça yürüyerek masanın diğer tarafında duran iskemleye ilişti.

“Hakkında verilen kararı açıklıyorum” dedi ortada oturan tavus kuşu kılıklı, en görkemli kıyafetlisi. “Hayatını bağışladı kral hazretleri, yalnız bir şartla…”

Dişçiyi tutmasalar -tutan yoktu ama lafın gelişi- neredeyse sevinçten ağlayacaktı.

“Buyurun, emredin…”

“Dişçilik görevin devam edecek, aynı zamanda bir yıl boyunca varis prensesin stres topu olacaksın.”

“Anlamadım, yani, ne demek o?”

“Yanisi şu, istediği zaman sana bağıracak, seni dövecek, kırbaçlayacak, aç, susuz bırakacak. Sen de sessizce her şeye katlanacaksın. Ejderha dişçisi olduğun için, prensesin bu talebini kral bir yılla sınırlandırdı. Yoksa prenses sıkılıncaya kadar sürerdi bu iş. Otur kalk, dua et büyük lütufta bulunuldu sana.”

Tam üç yüz altmış gün sonra, dişçinin özgürlüğüne beş gün kala, kral sizlere ömür. Tahta geçen prenses, kralın iyi niyet göstergesi olan tüm kararlarının iptal edildiğini halka bildirdi. Bu kararların içinde dişçinin, bir yıllık cezası da vardı. O günden sonra, ejderhanın ağzı bile daha güzel görünür oldu gözüne. Ne zaman diş temizliğine gitse, alev kapağının açılacağını ve acılarının son bulacağını bekledi, durdu…

Ejderhanın Dişçisi” için 10 Yorum Var

  1. merhaba, itiraf etmeliyim öykünün başlığını gördüğümde böyle keyifli ve başarılı bir öykü okuyacağımı düşünmemiştim. Özellikle öykünün gelişme bölümü aksiyonları çok hoştu. Naçizane söyleyecek bir-iki sözüm var. Şöyle ki; bu öykü gibi kısa tuttuğumuz metinlerde sonuç bölümü diğer türlere göre biraz daha önemli. Gayet yükselen bir anlatım varken son biraz sönük kalıyor, nasıl desem, okur -en azından ben- bu öyküden vurucu bir son bekliyor. Özellikle son paragraf, bu paragraf üzerinde biraz daha çalışılsa amiyane tabirle “on numara beş yıldız” bir öykü olur.
    ilhamınız bol olsun 🙂

    1. Merhaba, öyküyü sevmenize sevindim. Sonu için yaptığınız uyarı benim için önemli. Görüşlerinizi, bu öykü ve diğer öyküler için hop aldım ve öykü cebime koydum. Sevgiler…

  2. Fantastik öyküler bilinçaltına enjekte edilen gerçeklik ilacını taşıyan hissedilmeyen iğnelerdir. Ve sizin eliniz çok hafif.

    Siz fantastik yazın, hep fantastik yazın, sadece fantastik yazın 🙂

  3. Çok teşekkür ederim Engin Yıldırım. Güzel sözleriniz enerji ve güç verdi bana. Başka öykülerde de yollarımızın kesişmesi dileğiyle…

  4. Ejderhanın anatomisinin anlatıldığı kısım çok ilgi çekiciydi. 🙂 Zaten oradan sonra aksiyon bir anda arttı. 🙂 Dişçinin tüm macerasını onun yerine kendimizi koyarak yaşamamızı sağlayan bir öykü. Arada geçen esprili noktalar çok eğlenceliydi. Mesela: “Prenses bile olsa, çıkış için tek yol neyse, oradan çıkmak, hatta atılmak zorunda kalır insan.” Kısaca eğlencenin ve aksiyonun güzel harmanlandığı film tadında bir öykü olmuş. Gözüme çarpan tek sıkıntı çok fazla virgül kullanılması. Bazı yerlerde bu virgüller anlatımın akıcılığını sekteye uğratmış gibi geldi bana. Bunun dışında güzel zaman geçirdiğim, ejderhaların biyolojik yapılarına dair bilgi edindiğim:), dişçinin zavallı hayatına hayıflandığım bir okuma oldu. Emeğiniz için teşekkürler. 🙂

  5. Merhaba; yorumlarınız için teşekkür ederim. Eğlenceli bulmanıza ayrıca sevindim. Yazarken ben de eğlendim aslında. Zavallı dişçiyi düşünüp duruyorum, belki de eski veteriner sevgilinin ahı tutmuştur:)
    Virgüller konusundaki eleştirinizle farkındalığım arttı. Bunun için de ayrıca teşekkürler.

  6. Merhaba 🙂
    Okuması keyifli, takip etmesi kolay bir öyküydü. Sadece, dişlere takılmış iskeletten bahsedildiği kısmı zihnimde canlandırmakta birazcık zorlandım. Bu tarz sahneleri yazıda betimlemek zordur, genel hatlarıyla anlatılması tercih edilir genelde. O konuda bir şeyi merak ettim, oradaki ceset ne zamandır oradaydı veya ne şekilde ejderhaya sunulmuştu ki iskelet olarak kaldı? Bir şeyleri kaçırmadım umarım :/ Açıkçası, o sahnelerden sonra “dişçi”nin ve diğerlerinin insan olmadıklarını, insanları yem olarak kullanabilen daha “baskın” bir tür olduklarını sanmıştım.

    Okurkenki yorgunluğumdan olabilir ama sorunlu bulduğum iki noktaya değinmek istiyorum:
    “Dişçi, on sekiz yaşındaki güzel prensesin bu kadar çirkin olabileceğini düşünmemişti. Kaşı, gözü, boyu, posu her şeyi güzeldi ama o dili yok mu o dili…”
    Bu sözlerden önce prensesin söyledikleri pek de… “kötü” gelmemişti bana. Fantastik bir öykü olduğu için bunu söylemem ne derece doğrudur bilemiyorum ama, onun sözleri “gerçekçi” de gelememişti :/ Bu ifade birazcık sırıtmış sanki.

    “Resmigeçit izler gibi dimdik duruyordu ayakta. ”
    Dönüp kontrol etme imkanım olmadı fakat bu cümleden önce, dişçinin prensesi sırtına aldığından bahsedilmiyor muydu acaba?

    Çok hoş, farklı bir konu olmuş Ejderha hakkında. Yine de buradaki anlatımın bir öyküden çok, bir çizgi romana yakışacağına inanıyorum. Sahne betimlemeleri anlamında ve durumların akışında daha büyük kolaylık ve keyif sağlardı diye düşünüyorum.
    İyi çalışmalar dilerim 🙂

    1. Merhaba;
      Yorum ve eleştirileriniz için çok teşekkürler. Sondan başa doğru giderek açıklık kazandırmaya çalışayım.
      Sırtına aldıktan sonraki cümle şöyle devam ediyor.
      … Birkaç kulaç atıp prensese ulaştı, boğazına sarılan kolların, onu nefessiz bırakmasına rağmen, çepere, tabiri caizse kıyıya çıkmayı başardı. İkisi yan yana, ayakta, neredeyse çepere yapışık dururken…

      Prenses babası gibi sert, saygısız ve mevki gereği mi nedir kaba. Belki söylediğiniz gibi ben prensesin dilini betimlemeyi erken yapmış olabilirim.

      İnsan iskeleti de kılçık gibi iki dişin arasına girmiş. Tam olarak anlatamamışım sanırım.

      Çizgi roman konusuna gelince, çizecek bir arkadaş bulabilirsek neden olmasın?
      Yorumlarınız ve eleştirileriniz yeni öyküler için ufkumu açıyor. Bunun için de ayrıca teşekkürler.

  7. “Neler oluyor? Beyler, lütfen, n’apıyorsunuz? Neden müşterilerimi dışarı çıkartıyorsunuz? Hiç olur mu, tabii ki krala saygım sonsuz… Ama, durun, bu koltuğa koyduğunuz garip şey de nedir?!”

    Normalde yukarıdaki diyalog için olumsuz eleştiri yapardım. Fakat üslubunuzla öyle bir ahenge oturmuş ki, kendimi bir tiyatro sahnesinde gibi hissettim. Tek bir oyuncu olur ya, bir sahneye çıkar, olmayan dekor hakkında konuşur, öyle bir tat aldım.

    “Yavru bir ejderha mı? Peki ama, burada, dişçide, işine? Şeyse bu, yani bir hayvansa veterinere götürmelisiniz!”
    “Peki ama, burada, dişçide, işi ne? Şeyse bu, yani bir hayvansa veterinere götürmelisiniz!” demek diyalogu daha duru bir hale sokacaktır.

    “Önce iki inek, ardından bir öküz.”
    Güzel bir şey yakalayıp, erken bırakmışsınız. Biraz daha saydırılabilir diye düşündüm. Örn: Önce iki inek, ardından bir öküz, dört tavuk, iki baş soğan, somun ekmek, kol saati, pırasa sapı…

    “Müdür, golf arabası şeklindeki, asansöre de sığan arabayı, hazır bekletiyordu.”
    Daha iyisini yapabilirsiniz.

    “Boşa çaba…”
    “Yasayı mı beğenmedin, hop ejderhanın midesine, kralın aleyhine mi konuştun, hop ejderhanın akşam yemeği, kuraldışı mısın, hop ejderhanın kahvaltısı niyetine…”
    “Kralın tüm gaddarlığını, aman ne diyorum ben, kralın tüm kararlığını almış.”
    “Ejderhaları tanımayanlar için biraz anatomi bilgisi vermekte fayda var.”
    “Dişçi, derhal buraya gel, sırtına bineceğim.”
    “Önce ailesiyle vedalaştı, sonra, alı al, moru mor saraya ulaştı.”
    Bayıldım bu anlatım tekniklerine.

    Basit imla hataları vardı. Sanırım düzeltme okuması için zamanınız olmamış. Nehri geçip derede boğulmak.
    Harika bir üslup kullanmışsınız. Detaylandırmalar harika olmuş. Güzel bir de son eklemişsiniz. Engin’e katılıyorum, fantastik öyküde oldukça başarılı,özgün eserler veriyorsunuz.

    Elinize sağlık.

  8. Merhaba;
    Öncelikle çok teşekkür ederim. Sözleriniz güç verdi bana. Farklı öykü türleri üzerinde çalışıyorum ama fantastiğin yeri çok ayrı benim için. Kayıp Rıhtım da benim için gerçek bir rıhtım oldu, kıyıya çıkıp nefes aldığım. Başka öykülerde buluşabilmek dileğiyle…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *