Öykü

Gün Batımı

Zaman bizimle başladı,
Varlığımız tanrının yanına, sonsuzluğa uzanacak,
Birer yağmur damlasıyız biz ölümsüz,
Ne kanımızın toprağa düşmesiyle,
Ne başın gövdeden göçmesiyle,
Ne de azgın suda boğularak…
Bu dünya bir sürgün, bizim için yakılmış,
Bir sonraki limanda buluşana dek bir kıyı,
Yinede kucak dolusu minnet yaratıcının kanlı bıçağına,
Bizi ottan ve topraktan ayırdı,
Ve de kanatlı böcekten.
(Vikinglerin Ahimsim Boyu’ndan bir minnet duası)

* * *

Yurim, artık köyünde yaşamak istemiyordu. Büyük kardeşi, kabilenin başına geçecekti yakında, zaten kendisi de şeflik asasını taşımayı aklından hiç geçirmemişti. Ama nefret ediyordu büyük kardeşinden, kaba birisiydi. Masaya yumruğunu çarpar, sağa sola tekme atar, keçi ağılında yatmış gibi kokar, etin en yağlı kısmını kendisine ayırır. Gel gör ki, karısının yatağına girdiğinde bir cilveler, bir oynaşmalar, sanki her seferde elli ruh toplayan kahraman değil; on üç yaşında, kızıl bir çakıl taşı bulmuş oğlan çocuğu. İki yüzlü köpek! Bir de kıl dolu göğsünden çıkardığı hırıltıyla horlaması vardı ki, komşu çadırlar her ay adım adım uzaklaşmalarına sebep. Kaba herif, kaba herif ve kıl yumağı!

Ama öyle olsa, yani Yurim şef ilan edilse, tahıl toplayanları düzene sokar, şifacıların sayısını artırırdı; köyü için ne gerekliyse gerçekleştirmek için elinden geleni yapardı. Hemen aynı gün uygulardı aklındaki planları. Bir de oğlakların çadırın içine girmelerine izin verirdi, evet kesinlikle yapardı bunu.

Bazen anlatılan hikayeleri düşünüyor, yaratanın suretini taşıdığından şüphe duyuyordu. Elbette, onun gücünü temsil ediyorlardı, buna ne şüphe, ama kim ayağının altında ezilen çiçeğin rengini hiç görmüştü, kim etine dişini geçirdiği hayvana ad takmıştı, kim birbirinden farklı dolunayın çıktığını görebiliyordu? Fakat bir kere birliktelik kutsaması yapılmıştı işte, kabilesinden uzakta yaşayamazdı artık. Kolundaki yanık, bu kara dövme, rüzgarın savurduğu bir örümcek ağını andıran leke, kabilesinden uzaklaşınca, her adımda damarlarına zehir akıtıyordu. Ne ısırgan otu çiğnemekle, ne karlı soğuk derelerde yıkamakla, ne de ateşle geçiyordu bu lanetli iz. Tekbir seçenek vardı, kabile çitinin içinde kalmak. İşte bu yüzden onlara yakında ama bir o kadar da uzakta, ağaç tepelerinde yaşıyordu.

İlk başlarda küçük çocuklar kendisine taş atıp düşürmeye çalışmıştı ama onlara cevap vermekte gecikmedi. Yerçekiminin kuvveti, keskin zekası ve bileğinin gücüyle, hafif bir eğim izleyen taşlar tam hedefi vuruyor, o böcek sürüsünü dört bir tarafa dağıtıyordu. Artık ağaç tepelerinin tek hakimi kendisiydi. Kendi kabilesi bile vardı; kuşlar, sincaplar ve de meyve kurtları. Ah bir de unutmadan, Nanan.

Nanan, birkaç aylık bir oğlaktı. Kıvır kıvır, siyah postunun içinde, bir yün battaniyeyi andırıyordu. Bir tutam kıl yumağı bir yavruda nasıl duruyordu, ve de bir ayıda, kaba bir ayıda! Yurim, bir dala tünüyor, Nanan’ı kucağına yerleştiriyor, uzaktan güneşin batışını seyrediyordu. Bir gün bu lanet lekeden kurtulup güneşi ziyaret etmeyi planlıyordu. Nanan da kendisiyle gelecekti, yol boyunca hem arkadaşlık edecek hem de sütüyle besleyecekti kendisini. Ah ne seviyordu bu hayvanı, boyun kemiğinden kuyruk sokumuna kadar elini hayvanın sırtında gezdiriyor, usulca okşuyordu. Arada bulduğu bir böceği ağzına atıyor, birbirine dolanmış kılları tükmüğüyle açıyordu.

Ağaç tepesinde yaşamanın değişik faydalarını da bulmuştu. Tuka’nın kurt yavrusunu kimin öldürdüğünü, ekmeklerin her gece nereye kaybolduğunu, Sela’nın tüm gece uyuyamadığını öğrenmişti. Geceleri bir baykuşa dönüşüyor, kabileyi gözlüyordu.

Fakat her göz yaşının son damlası, her yiğidin bir ayarı, hatta yaradanın bile bir sabrı vardı. Yurim de tekrar yere inmek, tekrar lanetli toprak üzerine ayak basmak zorunda kaldı. Hayır, kendi kararı değildi bu, ölene kadar o dallarda yaşamını sürdürürdü, fakat gel gör ki kabilenin tüm erkekleri, aradan üç sene geçmesine rağmen hala seferden dönmemişti. Yurim, babasının asasını taşımaya, kabileyi yönetmeye, gelecek nesiller için güçlü hale getirmeye çabalayacaktı.

Tüm kabileyi babasının çadırının önünde topladı. Onlara yapılması gerekeni tek tek anlattı. Büyük ruhlar yardıma çağrılmalı, şifacıların sayısı artırılmalı, çocukların saçı kısacık kesilmeliydi. Arada Nanan’ı havaya kaldırıp oğlaklara yeni yaşam alanı yaratmaktan bahsediyordu. Tüm kabile halkı şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Şef’in kızının, küçükken beşikten düşen bu deli kızın ağzında gevelediği yarım yumuk kelimelerin ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyordu. Kimi kurt sürüsü görmüş olduğunu, kimi fırtına kopacağını, kimi de kızın aklını tümden yitirdiğini düşündü. Kara mağara canavarının ruhuyla tanıştığını düşünenler de yok değildi. Hatta bir ara toprağa çizdiği planı bile bir büyü, bir çeşit fal olabileceği üzerine kafa yordular.

Yurim’in omuzları düştü, rengi soldu. İnsanın aklındaki düşünceleri, kalbinden geçen hisleri -ne yazık ki- iyi okuyordu. Neyseki güneş batmak üzereydi. Nanan’ı tekrar kucağına aldı, kalabalığı yarıp ağacına doğru yürüdü.

Deniz Eksilen

Öykü, roman, novella, deneme ve şiir yazıyorum. Psikolojik hikayeleri seviyorum. Arada gerçekçi kurgular kullansam da, bilimkurgu ve fantastik favorim.

Yorgos Lantimos izliyor, Marcel Proust okuyor, Heraklitos’u düşünüyor, Carl Sagan’ı anıyor, Progressive House dinliyor, scooter kullanırken elimi uzatıp otlarla tokalaşıyorum. Rüzgarı, dalgayı, ve abartmadığı sürece yağmuru seviyorum.

Anime ga daisuki desu.

Gün Batımı” için 12 Yorum Var

  1. Merhabalar. Hikayeye yorum yapmadan önce müsaadenizle bir şey söylemek istiyorum. Daha önce öykülerinizin ‘neredeyse’ hepsini okumuştum ve açıkça söylemeliyim ki uzun bir zamandır sıkı bir takipçinizim. Özellikle ‘İskelet Prenses’in sağlam bir fanıyım, tabi prensesimiz bizim hakkımızda ne düşünür bilemiyorum. 🙂 Daha önce hiç yorum yapmamıştım ancak rıhtımda biraz aktif olmaya karar verdikten sonra ilk sizin öykünüze yorum yapmak istedim.
    Öykünüze yönelik söyleyebileceğim yegane şey ise tadını kesinlikle damağımda bıraktığıdır. Keşke biraz daha okuyabilseydik, keşke Yurim’in ‘kaba saba’ abisi hakkında düşündüklerini daha derinlemesine ondan dinleyebilseydik. Dediğim gibi tadı damağımda kaldı. İlk paragrafın ustaca yazıldığını da eklemeliyim. “… etin en yağlı kısmını kendisine ayırır.” ise öyküdeki favori kısmım olmasıyla birlikte abinin o davranışını bize verebilmeniz hayatı ve kişileri ustaca gözlemleyebildiğinizi gösteriyor. Belki de etin yağlı kısmını sevmediğimden dolayıdır, insanlarda bunu daha önceden fark etmemiştim, haha. 🙂
    Çok beğendim. Kaleminize kuvvet. Bir sonraki ay tekrar görüşmek dileğiyle…

    1. Merhabalar,
      Öykülere yorum yazarak daha aktif bir hale gelmenize sevindim. Etkilemişe girmek gerek, böylece iyi veya kötü tecrübe sahibi olur insan. Bu tecrübeyi de kendimizi geliştirmekte bir araç olarak kullanabiliriz. Bunun yanında buradaki her yazarın, farklı bir gözün kendi öyküsüne yapacağı yorumdan fayda çıkaracağını düşünüyorum. Yani hem kendiniz için hem de bizim için iyi bir adım.

      Öykünün genişletilmesi konusunda ise haksızsınız diyemeyeceğim. Her ne kadar seçkilerin konusunu öğrenir öğrenmez yazmaya başlasam da kullandığım teknik yüzünden zaman konusunda kısıtlı hissediyorum. Ne var ki elimden geldiğince öyküyü sıkı ve zarif bir hale sokmaya çalışıyorum.

      “Etin yağlı kısmı” ifadesinin bir cahilliği, bir yanlış algılamayı rahat bir biçimde ortaya koyacağını umdum. Yani kaçınılması gerekene sıkıca sarılmak; ne büyük yanılgı.

      Umarım yorumlarınızı, eleştirilerinizi ve de öykülerinizi seçkiden eksik etmezsiniz.
      Okuyup yorumladığınız için teşekkürler…

  2. Yazarların birisine “deli” demeye dair hissettirmeyi seçtiği en popüler duygu, sanırım, utançtır. Delinin de bizden birisi olduğu, dışlanmaması gerektiğine dair o yanlış kanı… Ah, biliyoruz artık. Bambaşka, çok daha güzel bakış açıları da var.
    Seni kutlarım, oluşturduğun harika karakterler, isimler, anlatım şekilleri ve diyar için. Söylemesi gereken her şeyi söyleyen, ötesine geçmeyi dilemeyen, “işini” halledip bizi gün batımını seyretmeye terk eden bir öyküydü 🙂
    Ve, orada bitirmen çok iyi olmuş bence. Uzasaydı, kabilenin çekeceği sıkıntıları anlatsaydı, empatimizi kabile ile yapardık. Ama biz deliyiz, kabileden kime ne?

    1. Merhabalar,

      Delilik, ruhsal bozukluk, farklılık, hastalık; tüm bunlar kişisel olarak ilgimi çekiyor. Kim normal olmak, normal kalmak ister ki? İfadelerinize dayanarak, çemberi yeterince kapayabildiğimi düşünüyorum.

      Yorumunuzun için tekrar teşekkürler….

  3. Merhaba, son paragrafa kadar kahramanın deli olduğunu iyi saklamışsınız. sondan bir önceki paragrafı okurken olay gözümde canlanıverdi sanki. Ellerinize, kaleminize ve yüreğinize sağlık. Güzel bir öykü olmuş. Gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle…

    1. Merhaba,

      Bu gibi ayrıntılarda, yani bir anahtar bilgi verilmediğinde birden fazla tarafa çekilebilecek karakterler yaratmada kendimi geliştirmeye çalışıyorum; kendi içimdeki önyargılarımı kırmama da yardımcı oluyor.

      Beğenmenize sevindim, tekrar görüşmek dileğiyle…

  4. Merhabalar. Öykülerinizdeki sonlara bayılıyorum. İşleniş derseniz, o da öyle. Minnet duası da ayrı bir hava katmış. Uzunluk konusunda arkadaşlara katılmıyorum, (tabii daha fazla okuyabilmek konusunda katılıyorum o ayrı) bence öykü tam yerinde bitmiş.
    ”Yerçekiminin kuvveti, keskin zekası ve bileğinin gücüyle, hafif bir eğim izleyen taşlar tam hedefi vuruyor, o böcek sürüsünü dört bir tarafa dağıtıyordu.” 🙂
    Eleştirecek bir yer bulamadım; kusurumu mazur görün. Vikinglerle ilgili yazılabilecek en farklı öykü bu olsa gerek. Gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

    1. Merhabalar,

      Klasik tipteki öyküde kahramanın bir görevi vardır ve sonunda bu görevi başarır. Fakat okuduğum bazı romanlarda bu döngünün dışına çıkılmış, kahramanın önündeki seçenekler, sanki gerçek hayattan yansımış gibi sonsuz taneye bölünmüş buldum. Bu oldukça hoşuma gitti ve bu yolda kendimi geliştirmeye devam ediyorum. Beğeniniz de doğru yolda ilerlediğimi işaret ediyor.

      Zamanınız için teşekkürler…

  5. Anlatmak istediğini çok iyi anlatan bir öykü olmuş. Elinize sağlık. Öykünün hüzünlü sonunda Can Yücel’in bir şiirini hatırladım.
    “En uzak mesafe ne Afrika’dir,
    Ne Çin,
    Ne Hindistan,
    Ne seyyareler
    Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.
    En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
    Birbirini anlamayan.”

    Bize Yurim gibi insanlar lazım ama onu anlayabilecek bir kalabalık da lazım. İşimiz zor. 🙂
    Diğer seçkilerde görüşmek üzere. 🙂

    1. Anlamaktan önceki adım, bu yolda gösterilen çabadır; ve ondan bir önce de bu anlama isteğinin bir arzusu oluşmalıdır diye düşünüyorum. Yani her şey birazcık istekle değişir diye umuyorum. Tekrar görüşmek dileğiyle.

  6. Merhaba;

    Bir ara öykülerinizi göremeyince bayağı üzülmüştüm. Seçkide bazı isimleri göremeyince böyle hissediyorum. Öykünüz genişlemeye oldukça uygun ama bu şekilde de oldukça etkileyici. Ben çok beğendim. Ellerinize yüreğinize sağlık.

  7. Merhabalar,
    Geçen ay da siz kayıptınız ama… Yoğunluğumdan dolayı kısa bir ara vermek zorunda kalmıştım. Şimdi tekrar eski tempoma döndüm. Öyküyü beğenmenize sevindim. Diğer seçkilerde görüşmek üzere…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *