Öykü

Güneşi Kim Söndürdü

Kan vücudumdan ayrılıyordu. Askının üzerindeki plastik kaba doluyordu. Beyaz üniformasıyla hemşire yanı başımdaydı. Gözlerinde şefkatli bir gülümseme vardı. Zaten eli de çok hafifti. İğne hiç acıtmamıştı. Hemşire yanımdan ayrılıp diğer kısma geçti. Vücudumdan ayrılan kan plastik kaba dolmaya devam ediyordu.

Daha önce hiç kan vermemiştim. Bu işin acemisiydim. Üstelik yeni bir yöntemle alınıyordu kanım. Yeni bir teknoloji… Neden kabul etmiştim ki böyle bir şeyi? Eski usulle kan verme şansım da vardı oysa. Şimdi her yanımdan ter boşanmaya başlamıştı. Plastik kap doldu dolacak. Nerede bu hemşire? Yoksa beni burada unutup…

“Heeey! Hanımefendi orada mısınız? Bitmedi mi bu daha? Heey!”

Hemşire gölün üzerinde süzülen bir kuğu gibi geri döndü. Korktuğumu anladığını ifade eden sırıtışı utandırmıştı beni. İki dakika sabredip çenemi tutsam ölür müydüm sanki?

“Merak etme delikanlı, bütün kanını almayacağız. Bakayım. İşimiz bitmiş evet. Şunu çıkaralım kolundan. Böyle bastır şu pamuğu. Biraz bekle uzanarak.”

* * *

Gözlerimi açtım. Ormandaydım. Yaprakların hışırtısı toprağı okşayıp kulağıma doluyordu. Yürüdüm. Etraf bir gölgenin sarmalayan karanlığına bürünmüştü. Ama vakit gece değildi. Ne bir yıldız, ne dolunay…

Bazı yıllar böyle olurdu işte. Şeytanın gölgesi günışığını kaplardı yavaş yavaş. Güpegündüz bir alacakaranlık alırdı etrafı. Sonra güneşi tastamam yuttu mu iblis, çığlıklar doldururdu ormanı. Bin yıl öncesinden kopup gelmişe benzeyen çığlıklar…

Beyaz elbiseli bir kadın… Gözlerinde korku… Çünkü biliyor kendisini bekleyeni. Güneşsiz gündüzler hep alır birisini. Çocukluktan yeni çıkmış… Ne erken bir ölüm… Kötü ruhlu şeytan için bir ziyafet. Bıraksın diye güneşi. Kussun diye yuttuğu ışığı. Akan kan… Günışığını kurtarmak için. Çok kırmızı, haddinden fazla… Peki işe yaradı mı?

Ormandaydım. Gündüz karanlığında bu korkunç ayine tanık olmuştum. Beni kan tutardı. Ama bu seferki başkaydı. Kanın kırmızısından alamıyordum gözlerimi. Beyaz elbiseli kadın cansız yatıyordu. Gölge güneşin önünden çekilmeye başlamıştı. Yine çığlıklar. Ama bu sefer zafer narası biçiminde… Işığın zaferi. İblisin tükürdüğü ışık… Gündüzü kutsayan ve göğe bir hançer gibi asılı duran ışık…

Kaçtım ve barakanın önüne vardım. Ne zaman bir şeylerden kaçsam bu uğursuz barakanın önünde bulurdum kendimi. Bir mıknatıs… Simsiyah ve buz gibi bir mıknatıs…

Baraka eski çağlardan beri kutsaldı. Hiçbir tahtası, hatta çivileri bile bu dünyadan değildi. İnşa edilmemişti. Ötelerden konmuştu oraya.

Barakaya bin yıldır hiç kimse girmemişti. Böcekler bile oradan çekinirdi. Yapraklar bu barakanın üzerine düşmemek için rüzgara tutunurdu. Ben de barakayı her görüşümde bir tuhaf oluyordum. Sanki içinde her şeyin cevabı saklıydı. Açmak için yanıp tutuştuğun ama açmaman gereken bir kutu. Hani o eski masaldaki gibi girmemen gereken bir oda. Ama her zaman açarsın kutuyu ve hep girersin o yasaklı odaya. Peki, ben o denli cesur muyum? Hazır mıyım barakanın bin yıllık karanlığıyla çarpışmaya?

“Kapıyı aç! Beyaz elbiseli kurbanlar için! Aç!”

Ormanda dolaşırken ağaçların arasından yükselen bu sesler… Akşam yediğim şeyler mi dokundu acaba? Ya da birisi bana şaka mı yapıyor? En mantıklısı şu sanırım: Barakaya taktım kafayı. O kapıyı açmak içimde dayanılmaz bir tutku halini aldı. O anı düşünmekten alamıyorum kendimi. Açılan kapının gıcırtısı… Barakaya saklanmış bin yıllık gizem… Peki beyaz elbiseli kadın… Onun tüm bu olanlarla ilgisi ne? Işığı saklayan barakanın kendisi mi yoksa? Baraka şeytanın dünyadaki sureti mi?

İşte oradayım. Vakit öğle olsa da ağaçlardan ışık sızmıyor meydana. Etraf alacakaranlık. Baraka her zamanki kadar eski ve yorgun. Sanki her tahtası ağrı içinde gıcırdıyor. Yürüyorum kapısına doğru. İçimde deli cesareti… Bin yıldan beri böylesi bir deli çıkmadı. İşte şimdi… Zamanıdır barakanın içindekileri serbest bırakmanın.

Kapıya dokundum. Bir ceset kadar soğuktu. Bir kedi gibi canlıydı aynı zamanda. Kapı beni kendine çekti. Kapının kolundan kurtarmaya çalıştım elimi. Ama mıknatısa bir kez tutunmuştum. Artık geri dönüşü yoktu. Yasak meyve dişlerimin arasındaydı. Cennetten düşmeye hazır olmalıydım. Peki, nereye düşecektim? Nereye açılacaktı bu uğursuz kapı? Cehenneme mi?

Cehennemin kapılarını aralamak, dünya için iyi bir şey belki de. Ateşle doldurup tüm acıları, barakanın içinden tüm dünyaya… Barakanın kapısı gıcırdayarak aralandı. İçeriden bir karanlık sızdı. İçeriye ışık sızmadı. Çünkü içerisi bin yıllık bir siyahlıktı. Tüm vücudum titredi. Sanki organik bir deprem hücrelerimi sarmıştı. Sonunda bedenim bir heyula gibi barakadan içeri girdi.

İçerisi bütün evrenden dışarıda, ıssız ve soğuktu. Belki de ben barakanın içine adım atan ilk insanoğluydum. Yürüdüm. Yerde döşeli tahtalar şarkı söylüyordu her adımımda. Karanlık aralanıyordu ışık olmadan. Ve onu gördüm. Her yanından zincirlere gerili olan o yaratığı. Kırmızı gözleri, çürük toprak rengi teni ve hırıldayan nefesiyle… İblis karşımdaydı. Beni gördüğüne şaşırmamış gibiydi. Sanki davetine icabet eden birisini izler gibiydi. Hareket edemiyordu. O kadar zincirle bir sandalyeye bağlanmışken şeytan bile hareket edemezdi.

“Güneşi sen mi karartıyorsun?”

Sorum bir fısıltı halinde şeytanın tüylü kulaklarına vardı. Sonra hayatım boyunca duyduğum en küflü ses bana yanıt verdi. Sanki onu duymuyordum da sadece söylediklerini derimin üzerinde hissediyordum.

“Hayır!” dedi. “Güneşle ne işim olur benim. Ben ezelden beri ateşin içinden doğarım her dem. Güneş kim oluyor ki tutup onu karartayım.”

“Peki.” dedim. Barakanın içinde görünmeyen bir masa kendiliğinden devrildi. Masanın üzerindeki boncuklar tahtanın üzerinde yuvarlandı. Onları görmüyordum. Ama seslerini duyuyordum. Bir tanesi ayağımın ucuna kadar gelmişti. “Peki.” dedim tekrar. “Sen karartmıyorsan eğer kim karartıyor güneşi? Gündüzü kim çeviriyor geceye?”

Sessizlik. Cevap gelmedi soruma. Şeytan kırmızı gözlerini yerde yuvarlanan boncuklara dikip sustu. Karanlık barakada öylece durduk, İblis ve ben. Artık boncuklar da yuvarlanmıyordu. Evren sanki mutlak sıfırda donup kalmıştı. Bu buz gibi anı şeytanın derinden gelen sorusu eritti.

“Neden zincirlerimi çözmüyorsun? Bu dünyada bana da ihtiyaç var. En azından güneşi karartanın ben olmadığımı öğrenmeleri için… Haksız mıyım?”

Şeytanın sorusuna cevap vermedim. Onun sorusuyla eriyen anın kayboluşunu izledim. Sanki evren kelimeler ile şekilleniyordu o an. Bütün kelimelerin birer yanılsama olduğunu düşündüm. Bu da bir yanılsama mıydı?

Artık yapılacak bir şey kalmıştı. İblisin yanına vardım. Tüm vücudunu saran zincirleri çözdüm. Anahtar elimdeydi. Nereden bulmuştum bu anahtarı? Belki de barakanın içinde… Ama hatırlamıyordum. Önemli de değildi. Anahtarla bütün zincirleri çözüp iblisin korkunç bedenini serbest bırakmıştım bile. Zincirlerinden kurtulmuş hali ile insana garip bir tiksinti veriyordu. Korkuyla karışmış, çürümeye durmuş bir tiksinti.

Barakanın kapısını açtım. Dışarı çıktık. Şeytan dışarı çıkar çıkmaz bedeni değişti. Çürük toprağı andıran teni şimdi pul pul olmuştu. Dilinin uzun ve çatallı olduğunu gördüm. Bana teşekkür ediyordu. Arkama baktım. Barakanın kapısı açıktı. Sonra bir gıcırtı duyuldu. Kapı kapandı. İçeriden birisi kapatıvermişti kapıyı. Kim olduğunu asla öğrenemeyecektim. Çünkü bir daha oraya girecek cesaretim yoktu. Kendi yoluma gittim. Bu arada şeytan çoktan ortadan kaybolmuştu.

* * *

Öğrenciler meydana toplanmışlardı. Ben de o topluluğun bir parçasıydım. Başımızda çok sevdiğimiz hocamız… Bekliyorduk. Nadir bir olaya tanık olacaktık. Herkes gençliğin verdiği kaynayan kanla etrafta dolanıyordu.

“Herkes gözlüklerini hazır etsin.” dedi hocamız.

Birazdan izleyeceğimiz gök olayı için hazır ettiğimiz özel gözlüklerimizi taktık. Şimdi herkes gökyüzüne odaklanmıştı. Yukarıdaki ışık topuna rahatça bakıyorduk gözlükler sayesinde. Işık topunun önce bir köşesi karardı. Sanki bir şeyler ışığı yiyormuş gibi karanlık büyüdü. Büyüdü, büyüdü… Ortalığa serin bir alacakaranlık çöktü. Sonra karanlık tamamen kapladı ışığı. Bir an gündüzün üzerine gece çöktü. Yıldızları bile görüyorduk. Müthiş bir an… Yıllar boyu bir daha rastlayamayacağımız türden…

“Şimdi, ay tamamen güneşin önüne geçti.” dedi hocamız. “Bu anın keyfini çıkarın çocuklar. Nadir görülebilen bir olay bu.”

Anın keyfini yaşıyorduk. Gözlüğümü çıkardım. Artık her yer karanlıktı ne de olsa. Bir an meydanın öteki tarafında bir baraka gördüm. Karanlıkta… Çok eski bir barakaydı. Sanki bin yıldır oradaydı. Barakanın, güneş tutulmasının karanlığında zar zor seçilen o garip yapının önünden bir siluet geçer gibi oldu. Beyaz elbiseli bir kadın… Sonra kayboldu.

Hemşirenin sözü aklıma geldi. Sabah kan verdiğim hastanedeki o beyaz üniformalı güzel kadının beni uğurlarken söylediği son cümleleri…

“Dediğim gibi bu yöntem yeni yeni kullanılıyor kan alma işlemlerinde. Bazı yan etkileri olabilir. Ama zararı yok. Birkaç güne eskisinden daha sağlıklı olacaksın.”

Barakayı ve beyaz elbiseli kadını boş verdim. Gözlerimi tekrar gökyüzüne diktim. Karanlık güneşin önünden çekiliyordu. Kısa bir süre sonra dünya yeniden ışıkla doluverdi.

Mümin Can

Mümin Can 89’un Mayıs’ında Kahramanmaraş’ın bir köyünde dünyaya geldi. Aslen Karamanlı olup şu günlerde eğitim uğruna Ankara’da takılmakta ve Kimya Mühendisliği bölümünü bitirmeye çabalamaktadır. Öyküler, şiirler yazmaya uğraşır, rock’n roll dinler, film izler, futbolla alâkadardır. Değişik coğrafyalardan bahseden, insanı hayal gücünün rıhtımından alıp düşlerin fırtınalı denizinde maceradan maceraya koşturan kitapları sever, sayar.

Güneşi Kim Söndürdü” için 10 Yorum Var

  1. İlk iki cümleyi birleştirseniz daha akıcı olurdu. “Kan vücudumdan ayrılıyor, askının üzerindeki plastik kaba doluyordu.”

    İkinci kısım oldukça gizemli ve karanlık. Barakanın içindekileri anlatım şeklinizi beğendim. O tekinsiz havayı iyi yansıtmışsınız. Aynı zamanda cümlelerin özenle seçildiği belli. Okurken keyif aldım. Son kısmı da bir şekilde bağlamışsınız. Güzel bir hikayeydi. 🙂

  2. İki kelimelik iznim olsa şu hikayeye yorum için; şöyle derdim: Şiir gibi.
    Tamlamaların güzelliği mi desem ifadelerin özgünlüğü mü desem bilemedim. Giriş ve sonuç bölümü başarılı. “İblis” sahnesi ise düşündürücü -iyi manada.
    Tekrar okuyacağım, belki iki kez daha.

  3. Özellikle kurgu ilgimi çekti. 2. bölümün hem düş olduğunu anlamak, hem de 1. bölümdeki karakter olduğunu öğrenmek hoş oldu. Ayrıca, öykünün genel bilgilerin dışında (şeytanın kötülüğün sebebi diye düşünülmesi) bir düşünce sunması da etkileyiciydi.

    “Peki, ben o denli cesur muyum?” Vurgu doğru yerde değil diye düşündüm, ya da ben okurken öyle hissettim. “Peki ben, o denli cesur muyum?” olabilirdi gibi.

    Elinize sağlık. Gelecek ay da görüşmek dileğiyle.

    1. Virgüller bazen o şekilde vurguda sıkıntı oluşturabiliyor dediğiniz gibi. Onları tekrar bi gözden geçirmek lazım. Değerli yorumunuz için ve vakit ayırıp öyküyü okuduğunuz için teşekkürler. İyi akşamlar. 🙂

  4. “Barakaya bin yıldır hiç kimse girmemişti. Böcekler bile oradan çekinirdi. Yapraklar bu barakanın üzerine düşmemek için rüzgara tutunurdu.” “Bir ceset kadar soğuktu. Bir kedi gibi canlıydı aynı zamanda.” Muazzam cümleler! Bu tarz cümleler barakanın görünümünü hepimizin gözünde farklı canlandırıyor ama hepimizin baraka ile ilgili hissettiği şeyler aynı. Muazzam… Çok iyi…

    “İçeriden bir karanlık sızdı. İçeriye ışık sızmadı. Çünkü içerisi bin yıllık bir siyahlıktı.” Tek kelime ile dahiane. “İçeriden bir karanlık sızdı” deyip bıraksanız ikinci, belki üçüncü okuyuşumuzda anlayacaktık demek istediğinizi. O zaman çok daha fazla etkileyecekti bizi. Eşimize dostumuza anlatacaktık 🙂

    Ufak pürüzleri de var ama onlardan bahsetmeyi hiç istemiyorum 🙂
    Ben okurken çok keyif aldım. Ellerinize sağlık 🙂

  5. Selamlar,

    Öykünüzü oldukça beğendim. Bende uyandırdığı his oldukça farklıydı, öyküyü bitirdiğimde kurgunun ağır ağır zihnimin derinliklerine inişini izledim sanki, kaleminize sağlık. Başka güzel öykülerde buluşmak üzere 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *