Öykü

İki Ateş

Saatlerdir aralıksız yağan yağmur her yeri balçığa çevirmişti. Baştan aşağı ıslanan Elbruz canından bezmek üzereydi. Göğün içini dökmesinin daha ne kadar süreceğini sorgularcasına keskin bakışları yukarıya kaydı. Elinde olsa o kara bulutları yerinden söküp yere çarpacaktı. Ateşe ihtiyacı varken reva mıydı bu?

“Yoksa siz de mi ona itaat ediyorsunuz?” diye bağırdı kendini tutamayarak.

Amansız bekleyiş her geçen saniye Elbruz’un içini daha da kavuruyordu. Islanan kömür karası saçları alnına dökülmüş, sakalı birbirine karışmıştı. Ağaçların arasındaki barakayı gözlerken bir çare düşünüyordu. Canını büyük, çok büyük yakan insan oradaydı ama ona yaklaşamıyordu bile. Çünkü o pişkin kendini öyle bir korumaya almıştı ki baraka canlanmış, kendisine geçit vermez olmuştu. Onunla karşılaştığı ilk an zihninde canlandı; hayatının dönüm noktası olmuştu, hem de ne nokta. Bir meteorun yerde açabileceği çukur kadar büyük ve zedeleyici… Dahası fırtınaya rağmen eski baraka kibirle karşısında dikiliyordu.

“Ahh, seni yakıp kızgın çöllere savurmak vardı!”

Elbruz’un öfkesini reddeden barakadan aslanlara taş çıkaracak şiddette bir kükreme yükseldi. Baraka tehdide boyun eğecek gibi görünmüyordu. Hemen sonrasında toprağı yararak çıkan kökler saldırıya geçti. Elbruz bir kez daha doğaüstü güçlere şahit olurken savunma pozisyonu aldı.

* * *

Rugar kasabası sadece bu topraklarda yetişen şifalı bitkilerle ünlüydü. Bitkiler kayaların dibinde bitiyor ve sarmaşık misali her yere uzanıyordu. Çoğunluğu ise iç kısımdaki çatlaklardan yükselip tepeye ulaşıyordu. Yağmalanma ihtimaline karşı bitkilerin toplanması ve korunması Elbruz’un liderliğini yaptığı ekibin sorumluluğundaydı. Hassas olan bitki bilinçsizce toplanırsa kuruma tehlikesi ile karşı karşıya kalırdı.

Elbruz kulübenin küçük penceresinden kasabanın çevresini saran kayalara bakıyordu. Bir yandan da yeni demlediği çayı yudumluyordu. Tüten buhar dışarı doğru süzülürken bir hayal düştü gözlerine. Her yanı saran yangından çığlıklar yükseliyordu. Elbruz irkilerek gözlerini kırptı, bir adım geriledi. İçine bir sıkıntı çökmüştü. Çayı öylece masaya bıraktı ve mavi üniformasını giyerek kulübeden ayrıldı. Bütün gün boş boş adımladı sokakları. Gecenin ilerleyen saatlerinde kayalardan birinin üstüne uzandı. Hafif esinti eşliğinde, soğuk zeminde uyumayı adet edinmişti. Ortamı aydınlatan lambalar yeşilliklere hafif bir ışıltı katıyordu. Elbruz güzel manzaraya dalmışken kulağına bazı tıkırtılar gelince ayağa fırladı. Aşağıya baktığında gördüğü manzara karşısında hayrete düştü. Yüzlerce insan tepeye tırmanmaya çalışırken bir kısmı da zemindeki bitkileri topluyordu. Kasaba dışından akın edenler fark edilmemek için siyah tüller örtünmüşlerdi.

“Durun! Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?”

Elbruz’un orada olmasını beklemeyen insanlar bir an donup kaldı. Şaşkınlığı atlatınca da savunmaya geçtiler. Yeni başlayan salgın hastalık yüzünden o bitkilere ihtiyaçları olduğunu haykırıyorlardı. Gözleri insanların üzerinde dolanırken Elbruz bu kalabalıkla nasıl baş edeceğini bilmiyordu. Sorumluluğu büyüktü ve şu ana kadar hiçbir yanlışa geçit vermemişti. İnsanlarla uzlaşabileceğini umarak uyarılarda bulundu. İnsanlar onu takmadığı gibi bitkileri telaş içinde yolup torbalara doldurmaya devam etti. Elbruz insanları durdurmazsa başlarına daha büyük bir felaket açılacağını biliyordu. Şifalı bitkilerin tamamen yok olması ölümcül hastalıkların artmasına neden olurdu.

“Yeter! Yanlış yapıyorsunuz. Bu bitkiler her hastalığın çaresi olamaz. Önce araştırılması gerek. Geri çekilin yoksa ateş etmek zorunda kalacağım.”

“Rugar Temsilcisi bize yardım edemeyeceğini söyleyip bizi kasabadan kovmuştu. Başka çaremiz yok, anla bizi!” diye bağırdı bir adam çaresizlik içinde.

Karmaşa giderek büyürken Elbruz ciddi olduğunu göstermek için havaya bir el ateş etti. O sırada tepeye ulaşmış olan birkaç adam Elbruz’a saldırdı. Savrulan yumruklardan biri kaşını patlattığında Elbruz bir tekmeyle kendisine vuran adamı uzaklaştırdı. Tam o anda yüzü kapalı olan başka birinin kendisine silah doğrulttuğunu fark etti. Bir refleksle silahını ateşledi. Ancak kurşun vurulmasına kesin gözüyle baktığı kişiyi ıskalayıp yerden sekti. Çıkan küçük kıvılcım oraya benzin dökülmüşçesine bir anda büyüdü.

Kasaba alev çemberiyle sarılmıştı. Evlerindeki insanlar korku içinde yataklarından fırladı. Bitkilerin yandığını fark edenler telaş içinde su taşımaya başladı. Çocuklar korkudan ağlıyor, saklanmaya çalışıyordu. Yangının kızıl yansıması kasabanın üstüne kâbus gibi çökmüştü.

Yaşadığı şoktan bir süre kımıldayamadı Elbruz. Kurşunun, karşısında sapasağlam duran kişinin içinden geçtiğine emindi. Bu nasıl bir oyundu? Dahası ansızın çıkan yangın… İnsanlar gözü önünde yanıyor ve kaçmaya çalışıyordu. Bir çoğu yangından kurtulmak için kendisini metrelerce yüksekten attı. Elbruz’un dehşet dolu bakışları karşısındaki sürmeli, iri gözlere kaydı. “Sen bir kadınsın.”

Kadının ciddi bakışları hüzünle birleşmişti. Bir süre Elbruz’a baktıktan sonra arkasını dönüp koşmaya başladı. Rüzgarda savrulan alev kolunu yaktığı anda Elbruz kendine gelip harekete geçti. Bütün arzusu kadını yakalamak olsa da insanlara yardım etmeyi seçti. Kadının bakışları, neyin peşinde olduğu aklından çıkmıyordu. Elbruz yaşlı bir kadını sırtına alıp temkinli şekilde aşağı inerken yanık kokusu çoktan burnunu hissizleştirmişti. Olaydan sonra onlarca kişi ölmüş, yüzlercesi yaralanmıştı.

Genç adamın kolu ile birlikte vücudunun bir kısmı yanmıştı. Yanan gömleğini çıkarmak istese de derisine yapışan kumaş canını yakınca vazgeçti. Ağaçlardan birine yaslanmış, güneş doğarken manzaraya daha net şahit olmanın sızısını yüreğinde hissediyordu. Kafasını çaresizlik içinde ellerinin arasına aldı.

“Bu nasıl olur? Yangının hiç bir mantıklı açıklaması yok.

Sözleri isyana dönmek üzereydi ki önünde dikilen temsilci susmasına neden oldu. “Açıklamasını belki de sen biliyorsundur. Görgü tanıkları senin adını verdi. Kasabamızı nasıl lekelediğinin farkında mısın? Beni hayal kırıklığına uğrattın.”

Temsilcinin suçlamaları sözlerinden çok bakışlarına yansımıştı. Sanki dünyanın en azılı katiliymiş gibi tiksinti içinde Elbruz’a bakıyordu ve onun böyle bir suçlamayı kaldırması mümkün değildi. Ağrısına rağmen hızla ayağa kalktı. Gözlerindeki acı ve yıkılmışlığı göremeyecek kadar kördü kasaba temsilcisi.

“Benim bu suçu işleyeceğime nasıl inanırsınız? Ben her şeye rağmen o yangında insanları kurtarmaya çalıştım. Birisi tuzak kurmuş göremiyor musunuz?”

“Kasaba ileri gelenlerince karar verildi, yargılanacaksın. Seni en kısa zamanda devlet yetkililerine teslim edeceğiz. Zaten yıllar önce buraya bir başına geldiğinde sana güvenmemek gerektiğini bilmeliydim.”

Elbruz temsilciden böyle bir konuşma beklemiyordu. Parçalanıyormuş gibi hissetse de acısını belli etmemek için sıktı kendini. “Ben şu ana kadar halk için elimden geleni yaptım. Bir yanlışımı gördünüz mü? Siz beni sadece ölüme yolluyorsunuz. Başıma neler geleceğini benden iyi bilirsiniz.”

“Teslim ol.”

Temsilcinin yanıtı kısa ve katıydı. Elbruz şok içinde başını iki yana salladı. “Ölürüm de teslim olmam!” Öfkesi giderek artar, göğsü hızla inip kalkarken temsilciye sağlam bir yumruk geçirdi. Adam beklemediği darbenin şiddetiyle yere yığıldı. Olayın daha fazla büyümesini istemeyen Elbruz kimseye görünmeden oradan kaçtı.

Aradan geçen aylar boyunca yaşadıklarını hazmedemedi. Aksine yaşadığı her gün içindeki acı daha da derinleşmiş, kimsenin ulaşamayacağı yerlere kök salmıştı. Düşüncelerde filizlenip de bir gün dışa akıtılan zehirli sözler asla unutulmazdı. Acısını bir şekilde dışa vurmasaydı bedeni bu yükü kaldıramayabilirdi. Gerçi aldığı her nefes onu hayatta biraz daha amaçsızlığa sürüklüyordu.

Gecenin bir vakti iki katlı evin kapısı sertçe çalınınca Elbruz silahını alıp hızla aşağı indi. Öfkeyle yanan gözleri karşısında çelimsiz bir ihtiyarı görünce duruldu. Silahını arkasına saklayınca yaşlı adamın gerilmiş yüz hatları kısa sürece yumuşadı.

“Üzgünüm seni rahatsız etmek istememiştim.”

“Kimsin sen?”

“Ben Aze, diyar diyar dolaşan kimsesiz biriyim. İnsanların hikayelerine tutunmak benim gibi bir ihtiyar için tek hayat kaynağı olabiliyor.”

“Bundan banane.”

Elbruz’un gözleri kendisinden bir karış kısa olan adamın yüzünde dolaşıyordu. Sanki adamın ifadesinde gerçek yüzünü yansıtacak bir ipucu arıyordu. İhtiyar, yüzüne düşen uzun, pamuk saçlarını geriye attı. Eski, yırtık kıyafeti yaşını olduğundan fazla gösteriyor gibiydi. Buna rağmen gözlerinde kararlı bir ifade ile Elbruz’a baktı.

“Duydum ki sen bu şehre yeni gelmişsin. Herkes gizemli olduğunu ve muhakkak ilginç bir hayat hikayesine sahip olabileceğini söylüyor.”

“Git başımdan yabancı! Saçma sapan dedikodulara da kulak asma.”

Elbruz’un başı zonklamaya başlamıştı. Kapıyı hızla çarptı ve derin bir nefes alıp odasına çıktı. İnsanların o garip adamı evine yolladıklarına inanamıyordu. Karyolaya kendini atıp camdan vuran sokak lambasının ışığı altında düşüncelere daldı. Rugar’a yerleşmesinin sebebi olan ailesine kızgındı. Bir sürü yaşanmışlık güzel anılarını da ezip geçerken yorgun halde uykuya daldı. Sabah dışarı çıktığında ihtiyarı basamaklara oturmuş halde bulunca burnundan solumaya başladı. Kolundan tuttuğu gibi adamı evden uzaklaştırdı.

“Sabrımı mı sınıyorsun? Sana gitmeni söylemedim mi?”

“Gidecek yeri olmayana her yer evi gibidir,” dedi yaşlı adam kolunu kurtarmaya çalışırken. “Hem görüyorum, unutulmaz anıların bakışlarında nasıl yer edindiğini. Sana yardım edebilirim.”

Elbruz yardıma ihtiyacı olmadığını söyleyip adamı kovdu. Olaya şahit olan ve kınarcasına kendisine bakan komşularına da bir çift laf etmekten geri durmadı. Sakin olmaya çalışarak ormanın yolunu tuttu. Vaktinin çoğunu burada geçirir, topladığı odunları satardı. Kuru ağaçları kesmekten kol kaslarını oldukça geliştirmişti. Baltayı öyle bir vuruşu vardı ki sanki yaşamı buna bağlıydı. Bugün kan ter içinde kalsa da yavaşlamadı. Gömleğinin sırılsıklam oluşunu umursamıyordu. Hızını kesen tek şey uzaklarda yankılanan at nalları oldu. İstemsizce kaşları çatıldı, kötü bir şeylerin yaklaştığını hissediyordu.

Siyah atların binicileri birkaç dakika sonra Elbruz’un etrafını sardı. Bakışları her birinin yüzünde dolaşan Elbruz baltasını daha bir sıkı kavradı. Adrenalin seviyesi hızla artarken her an saldırmaya hazırdı. İçlerinde tek sarışın olan Nesij eski dostuydu ve ilk sözü de o aldı.

“Uzun süredir izindeydik. Teslim olursan sana zarar vermeyiz. Sonuçta yıllarımız bir arada geçti.”

Elbruz’un kin dolu bakışları ve vahşi hali karşısında az da olsa şaşırmıştı. O, son gördüğü halinden çok uzaktı. Elbruz’un büyük ölçüde suçlu olduğunu düşünse de onun ağır bir ceza almasına hiç razı olmamıştı. Geçmişteki güzel dostluklarının hatrına onun bulunmasını mümkün olduğunca ertelemişti. Ancak şu durumda yapabileceği bir şey kalmamıştı. Temsilcinin oğlu yanındayken daha fazla bahane uyduramazdı.

“Neyin peşindesin sen? Onun nasıl bir cani olduğunu ne çabuk unuttun. Hemen şimdi cezasını kesmezsek yine kaçmaya çalışacak.”

Atını Elbruz’un üzerine sürünce Nesij durması için bağırdı. Onun bu fevri hareketlerinden ve şımarıklığından nefret ederdi. Ancak iş işten geçmişti. Elbruz saldırıdan kurtulmak için baltasını hızla ata savurdu. Sabırsız genç, acı içinde yere yığılan atın üstünden atladı. Silahını Elbruz’a doğrultsa da onun durmadığını görünce ateş etti. Sol omzuna giren kurşun kor gibi yaksa da Elbruz yavaşlamadı. Baltasını gencin gövdesine savurduğunda arkadaşı üstüne atladı. Hızla yükselen gerilim neticesinde diğer dört kişi Elbruz’u ölesiye dövdü. Nesij araya girince onu bırakıp uzaklaştılar. Nesij atını sürerken çok kızgındı. Elbruz’un düştüğü hâl çok canını sıkmıştı. Önyargılı davrandığı ve ona şu ana kadar bir katil gözüyle baktığı için suçluluk duyuyordu. Belki de gerçek çok farklıydı ama bunu kanıtlamak mümkün görünmüyordu.

“Allah kahretsin! Ne yaptığının farkında mısın? Ne gerek vardı şimdi böyle bir gösteriye?”

“Eski dostun diye savunma şimdi onu. Zaten senin yüzünden öylece bıraktık.”

“Evet, bize yakışmayacak şekilde öylece bıraktık. Onun ölmesine izin vereceğimi mi sandın? Görevimiz sadece teslim almaktı. Ben belki hatalıyım ama onu öldürseydin hesabını kasaba ileri gelenlerine nasıl verecektin onu düşün.”

Elbruz atlıların gözden kaybolmasını hareketsiz şekilde izledi. Ne kadar uğraşsa da kendine itaat etmeyen bedenini bir türlü topraktan kaldıramıyordu. Gözünün biri kapanmış, ağzından kan sızıyordu. Ağrıyı tüm bedeninde hissettiğinden gerçekte hasar neredeydi emin olamıyordu. Sonunda direnmeyi bıraktı, zaten yaşaması için bir sebebi de yoktu. Ellerinden biri titremeye devam ederken gözlerini yumdu. Bilinci yavaşça kapanırken toprak kokusundan başka şey algılayamıyordu.

Elbruz gözlerini açtığında acı içinde inledi. Odasındaki yatakta yatıyordu ve Aze başındaydı. “Çok şükür inadın galip geldi de hayata tutunmayı başardın.” İhtiyar, Elbruz’u o halde bulmuş ve doktor çağırmıştı. O, günlerdir baygın haldeyken yanından hiç ayrılmamıştı. Her şeyi anlattığında Elbruz onu kovmak için bir sebep bulamadı, sustu. Daha doğrusu hasarlı kaburgaları yüzünden nefes almakta bile zorlandığı için sustu. Yaşlı adam ıslak bir bezle Elbruz’un vücudunu silerken kolundaki yanık izi dikkatini çekti. “Bu nasıl oldu?”

“Bir yangın her tarafı sarmıştı.”

“Anlatırsan dinlemek isterim.”

Adamın gözlerindeki garip bir ifade Elbruz’un aklındakileri kelimelere dökmesine neden oldu. Adam ciddiyet ve ilgiyle dinlerken yorumlarını da eksik etmiyordu.

“Peki kendi kasabanı bırakıp oraya gitme sebebin neydi?”

“Tek sebebi açgözlü ailemdi. Sürekli bir şeylerden şikayet edip duruyorlardı. Sonunda hain bir planın ardına düştüler. Kasabanın en zengin ailesinin evine gizlice girip hırsızlık yapmaya kalkıştılar. Onları durdurmaya çalışan evin hizmetlisi çıkan kargaşada hayatını kaybetti. Ben de ailemi… Yani benim için ölmüşlerdi artık. Bu rezilliği taşıyamadığımdan Rugar’a yerleştim ve kimseye olanlar hakkında tek bir laf edemedim.”

Elbruz herkes kendisine sorular sorarken susmanın acısını bir kez daha yaşıyor gibiydi. Ağzının fazla sıkı olması büyük bir felaketle suçlanmasına neden olmuştu. Güven bu kadar çabuk yıkılabilen bir şey miydi? Elbruz’un gerildiğini gören Aze havayı dağıtmak için yastığını düzeltti.

“Tüm bu olanları kaldırabilmiş olmanı takdir ediyorum. Bu hırçın yapını da çok iyi anlıyorum. Ancak insanlardan uzak durman acını dindirmez tam tersi acın etrafında bir duvar gibi yükseldikçe yükseliyor. Sen dağ başındaki temiz havayı ciğerlerine çekmektense duman solumayı ve kendine işkence etmeyi seçmişsin. Boşuna harap etme kendini, bir adım at.”

Adamın konuşmasını Elbruz ciddiye almamıştı fakat birlikte yaşadıkları zaman zarfında ihtiyarın kişiliğinden, fikirlerinden etkilenmeye başlamıştı. İyileşip ayağa kalkması o kadar uzun sürdü ki ona alışmıştı. Aze elinden geldiğince ev işlerine de yardım ediyordu. Farkında olmasa da Elbruz yumuşamış, hatta içten gülümser olmuştu. Son zamanlarda komşularına yardım etmeye başlamış, onları gördüğünde hâl hatır sorar olmuştu. Şu ana kadar dönüp yüzlerine bile bakmadığından haklı olarak insanlar şaşkındı.

Bir sabah Elbruz ormanda yaralı bir yavru kurt buldu. İhtiyarın ona yardım edebileceğini umarak kurdu kucakladığı gibi eve koştu. Hem ihtiyarın bu sevimli kurdu görünce sevineceğini de biliyordu. İlk defa çocuksu bir heyecana kapılmıştı. Aze’yi dışarıdaki masada otururken görünce sessizce bahçeye girdi. Arkadan seslenecekti ki adamın elindeki fotoğrafı fark etti. Bu, Nesij ile çekindiği bir fotoğraftı. Eski, mutlu günler çok geride kalmıştı ama nedense Elbruz o fotoğrafı atamamıştı. Ayrıca Aze’nin o fotoğrafa neden uzun uzun baktığını anlayamıyordu.

Sebep olduğu şeyi düşündükçe Aze’nin huzursuzluğu artıyordu. Diğerlerini geri getirmenin yolu yoktu, en azından hâlâ yaşamakta olan Elbruz’a yardım edebiliyordu. Bu sayede biraz olsun huzur buluyordu. Düşüncelere o kadar dalmıştı ki bedeninin dönüşmekte olduğunu fark edemedi. Saçları siyaha dönmüş, beline kadar uzamış; vücut hatları belirginleşmişti. Kurdun çıkardığı ses üzerine şok içinde geriye döndü. Elbruz daha önce gördüğü bu kara, sürmeli gözleri unutmamıştı. Kan beynine hücum ederken kurdu kenara bıraktı. Öfke tüm hislerini gölgelerken direnmeye çalışan bir parça sağduyuyu da kendisi yok etti. Geçmişi kırılgan bir cam gibi gözlerinin önünde parçalanıp savrulmuştu sanki. Sebebi neydi peki bunca süredir yaşadığı azabın? Kadının bileğini kavrayıp onu şiddetle sarstı. “Sen o kadınsın!”

Tüm bedeninde tatsız bir zonklama hissederken Elbruz’un bakışlarındaki masumiyet çoktan kaybolmuştu. Kadını sertçe duvara çarptı. “Büyücü müsün nesin sen? Başka türlü başıma böyle bir dert açamazdın zaten. Hayatımı mahvettiğin aynı hızla yok edeceğim seninkini!”

Kadın başına yediği darbe ile sersemledi. Duvara tutunup dengesini sağlamaya çalıştı.

“Hiç bir şey bilmiyorsun. Mecbur kaldım yoksa düşmanlarım beni öldürecekti. Şifalı bitkilerin kontrolü senin elindeydi. Kaçakçılar senden kurtulup bitkileri satabilmek için hayatını karartmak istediler.”

“Çok iyi başardın da zaten, bravo,” dedi Elbruz hırsla alkış tutarak.

“Suçlu hissettiğim için buraya geldim. Sana yardım etmek istedim.”

“Ne yardımından söz ediyorsun? Orada bir sürü insan öldü. Onları geri getirebilecek misin ha?”

Kadının gözleri buğulansa da hemen savunmaya geçti. “Sebep olduğum şeyler için üzgünüm ama anlamıyorsun. Evet, bir insan olduğum söylenemez. Yaşama arzusu ben daha doğmadan yüreğime işlendi. Maalesef zayıf biriyim, tek seçeneğim kaçmak oldu hep. Ölümden kurtulmak için yapamayacağım şey yok. Yeryüzündeki tüm insanların arzusunu bastıracak kadar büyük benim tutkum.”

“Yaşam arzusu ha? Böyle bir bencillik duymadım ömrümde. Masum bir kişinin bile canını yakacağına ölseydin daha iyiydi.”

Kadın kanayan başını tutarken diyecek şey bulamıyordu. Elbruz silahını titreyen ellerle doğrultunca göz bebekleri büyüdü. Korku içini sardığında çaresizlikle çırpındı. Asla ölemezdi. Silahın sesi kuşların dört bir yana uçuşmasına sebep oldu. Elbruz silahını indirdiğinde kadının ortadan kaybolmuş olduğunu fark edince iyice küplere bindi. “Cehennemin dibine gitsen ensende olacağım!”

* * *

Elbruz geriye doğru sıçramasa sivri köklerden birisi karnına saplanacaktı. Baltasıyla üstüne gelen kökleri savuşturmaya başladı. Kesilen her parça yere dökülüp tekrar toprağa karışıyordu. Elbruz insanüstü bir çaba harcıyor, sert manevralar yapıyordu. Yaklaşık on dakika sonra nefes nefes kaldığında saldırı sona erdi. Bacağında küçük bir delik açılmış, vücudunda sıyrıklar oluşmuştu.

Yağmur dinecek gibi durmuyordu ve Elbruz’un da uzun süredir izinde olduğu Albina’yı elinden kaçırmaya niyeti yoktu. Neyse ki kadın bir büyüyü üstünden bir süre geçmeden tekrarlayamıyordu. Ve şu ana kadar ilginç bir şekilde hisleri Albina’yı bulmasını sağlamıştı. Elbruz hazırlıklarını tamamlayıp ani bir baskın yapmaya karar verdi. Hayatını karartan Albina saplantılı bir şekilde tek amacı haline gelmişti. Dünyada ikisine birden yer yoktu. Gerçekleri, anıları, her şeyi yok olmuş birinin aslında kendine tutunmak için son çırpınışıydı bu.

“Kaçışın sonu,” diye mırıldandı barakaya doğru ilerlerken. Gözlerinde ölüme meydan okuyan bir ifade vardı. Sağ elinde bir balta sol elinde silahla koşmaya başladı. Barakanın yerden yolladığı saldırıları başarıyla karşıladı. Bitki enkazını geride bırakıp yürümeye devam ederken çok yakınında bir patlama oldu. Geriye savrulup sırt üstü yere düştü. Ağır yara almadığından hemen ayaklandı ve koşmaya başladı. İki patlamadan daha kurtuldu ve barakaya ulaştı. Baltayı kapıya sertçe vurduğunda bir haykırış yükseldi. İkinci vuruşta kapıyı kırıp içeri girdi. Nefes nefese kalmış halde baltasını yere attı. Başının bir yanı kan içindeydi. Üstü başı dövüşün şiddetiyle darmadağın olmuş, tanınmaz hale gelmişti. Yine de gözlerindeki enerji hiç sönmemişti.

Tam karşısında dikilen Albina gözlerini bir an olsun kırpmadı. Kaçmak yerine meydan okuyacaktı, yorulmuştu. Aynı şekilde o da elindeki silahı Elbruz’a doğrultmuştu. Aradan geçen birkaç saniye sanki asra bedeldi. Sözler sadece gözlerden dökülürken ikisi de karşısındakinin aklından geçeni çok iyi biliyordu. Aynı anda iki silah da patladı.

İki Ateş” için 8 Yorum Var

  1. Akıcı dilin, insanı içine alan üslubun nedeniyle öykünü bir çırpıda okudum. Daha da uzun olsa eminim ki yine sıkılmadan okurdum. Öykülerinde karakterlerin duygularını çok iyi yansıttığını zaten biliyorum ve bu öykünde de Elbruz’un içindeki öfke güzel yansıtılmıştı. Albina karakterine gelince, ne tam kötüydü ne tam iyiydi bana göre. Arzularına bakılırsa biraz fazla bencildi…Spoiler vermemek adına pek ayrıntıya giremiyorum. 😀 Son olarak söyleyeceğim şey öykünün sonunun okuyucuların hayal gücüne bırakılmış olmasını ayrı bir sevmiş olmam. Başarılı bir öyküydü, yüreğine sağlık..:)

    1. Yorumun için teşekkür ederim Merve. Beğenmene sevindim. Desteğinle hep yanımda olduğun için ayrıca minnattarım. 🙂

  2. Fars mitolojisindeki Elbruz geldi aklıma. Uzun bir öyküydü; anlatım tekniği, öyküleme güzeldi. Uzun süredir öykü yazdığınızı düşünüyorum, gayet kotarılmış, hakkı verilmiş bir metin bu. Bunlara ilaveten söylemek istediğim; hikayenin duygusu biraz eksik gibi. Evet, taşlar yerine oturmuş, matematik denklemi gibi tüm veriler hazır edilmiş ama sanki o duygu, hani okurun intibası, damağında kalan tat, ne diyeyim öyküden aldığı hissesi okurun, biraz az gibi geldi bana.
    Her öyküden bir hisse almak gibi lüksümüz elbette yok ama tahkiyede bu kadar başarılı bir kalemin vereceği duygu da önemli, en azından benim için.
    Öykü biraz zordu açıkçası, kapılarını kolay açmıyordu belki de benim eksikliğimdir bu. Son noktaya kadar okudum hatta iki kez okudum öyküyü. Ve yazmaya devam ederseniz ben de okumaya çalışacağım yine öykülerinizi. Sevgiler.

    1. Değerli yorumunuz için teşekkür ederim. 🙂 Söylediklerinize dikkat edeceğim. Yazarken ben de bir eksiklik hissettim ama tam olarak çözemedim. Belki biraz daha derine inmeliydim.
      Dediğiniz gibi, iyi ya da kötü küçüklüğümden beri yazıyorum.
      Fars mitolojisini bilmiyorum ama kullandığım isimler Çerkes isimleri. Bazılarını ben de bilmiyordum, nette bulabildiğim kadarıyla. Elbruz, en sevdiğim isim olduğu için ara ara kullanırım hikayelerde. 🙂

  3. Kaleminize sağlık, daha uzun olması gereken güzel bir öyküydü, tebrikler.

    Öyküyü okurken yazma esnasında fazla zamanınızın olmadığını düşündüm açıkçası, sanki aklınızdaki kurguyu kısa tutmak için çabalamışsınız ve bu çabanız da öykünün yere sağlam basmasına azıcık engel olmuş gibiydi.

    Karakterlerin iç dünyalarını ve duygularını vermekte başarılısınız tebrik ederim. Öyküyü okurken beni duraklatan tek nokta aksiyon bölümleri oldu. Eminim kaleminiz alıştıkça onun da üstesinden geleceksiniz.

    Öyküdeki zamansızlığı ayrıca beğendim, başka seçkilerde buluşmak üzere 🙂

    1. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Yeterince zaman ayıramadığım doğru. Kafam çok doluydu. Hatta bu ay katılmamayı düşünüyordum. Sonra olduğu kadar yazayım diye katılmaya karar verdim.

      Genel olarak bu şekilde yazdığımı fark ettim. Bir yerden sonra yazarken hızlı geçişler yapıyorum. Sanki daha fazla uzarsa ben de, okuyan da sıkılacakmış gibi geliyor. Kendimce gereksiz ayrıntıları atlıyorum. 🙂

      Aksiyon sahnelerinde haklısınız. Nedense çok üzerinde durmak istemedim. Normalde savaş üzerine yazmış olduğum bir seri var. Ama hikayede çok detaya inemiyorum aksiyon anlarında. Daha dikkatli olacağım. Bu sefer yoksunuz ama başka seçkilerde görüşmek üzere. 🙂

  4. Roman olması gereken bir eseri öyküleştirmeye çalışmıssınız gibi geldi. Bazı yerlerde aniden mekan değişti ve ana karakterin iç halini anlatırken Aze’ye geçip onun hislerini anlatınca biraz şaşırdım. Öykü uzamasın diye karakteri yeterince işlememişsin gibime geldi. Kurgusu güzeldi. Belki de bir roman olmak için yazılmıştı eserin o yüzden öykü olunca eldeki imkanlarla bazı kısıtlamalar yaptın. Yazma yeteneğinin olduğu belli. Geliştirirsen bu öyküyü güzel bir roman çıkacağından eminim.
    Kalemine sağlık, güzel hikayeydi. Yeni öykülerde görüşmek üzere.

    1. Teşekkürler yorumunuz için. 🙂 Ani geçişlerin farkındayım da beni rahatsız etmeyince o şekilde devam ediyorum. Hikayeye sondan ya da ortadan başlayıp başa dönmeyi seviyorum.
      Roman yazarken her detaya dikkat ettiğim de bir gerçek. Hikayede sanırım bunu göz ardı ediyorum. Daha dar çaplı hikayeler yazmaya çalışırım. Sonraki seçkilerde görüşmek üzere.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *