Öykü

İşgalin Yüzüncü Yılı

ilham alınan eser

Wonder Woman

Aynadaki aksimle aramdaki farkı görmeyen kendi kendime konuştuğumu sanır. Oysa ben bir garip Leyla, sense sözde kahramanlığın ardına saklı kimliğiyle müsemma Diana. Aynanın sırrıyla birbirinden ayrılan iki farklı kadın. Birimiz işgalci nazarında Filistin artığı, diğerimiz güya İsrail yerlisi. Birbirimizi yiyelim diye, yurt edindiğimiz aynı bedene tıkıvermişler bizi. Gençlik fotoğrafındaki hâlini Gal Gadot denen faşist oyuncu bozuntusuna benzetiyorlar diye bir havalar, bir havalar. O Gal Gadot ki Facebook hesabından mağdur ağzıyla terör propagandası yapmış, ardından onca haklı tepki almıştı. Şimdi de kalkmış, benim adımı bile anmazlarken, ona benzerliğinden ötürü sana Wonder Woman demezler mi, harika nedir bilmeyen nadan soyu tıfıllar, çıldırıyorum. Profesör Dabashi bile kendine feminist bu ithal kahraman üzerinden Amerikan sinemasını yerin dibine soktu: Hollywood’un kendi süper kahramanlarını dünyaya dayatıp kurmaca yalanlarla gerçeği saptırdığı zamanların artık sona erdiğini, bugün dünyanın Hollywood’a ve onun sömürgeci hırsızlıklarını normalleştirmeye çalışan işlevsiz mitolojilerine karşı durduğunu ne güzel dile getirdi. Onlarsa hâlâ bir Hollywood tutturmuş gidiyorlar. Hem senin neren harika, ayol! Asırlık yaşına rağmen çıtır görünen kart kevaşe! İşgalin yüzüncü yıl dönümünde, 2 Kasım 1917 Balfour Deklarasyonu’ndan bugüne harikalık mı kalır sende. Oysa bende sanki daha dün bahardı, bir dağ yamacı misali eteklerimde rengarenk çiçekler açardı. Ve baharın herkesin belleğinde yeşile çalan bir rengi vardı. Derken “halksız bir vatanın vatansız bir halka verilmesi” safsatasıyla tüm renkler birbirini boğdu. Söz konusu deklarasyondan bir yıl önce Mekke Şerifi Hüseyin Bin Ali’nin tasarladığı Filistin bayrağının renklerine karşı, Siyonistler tarafından tasarlanan, beyaz zemin üzerinde iki yatay mavi şerit arasında aynı mavi renkte bir Davut Yıldızı’ndan oluşan İsrail bayrağının soğuk renkleri. Eski renklerime karşı yeni renklerin, eski bana karşı yeni sen. Ve sen yaklaştıkça Kudüs daha bir uzakta kaldı. Belinde kemendin, başkalarının mitlerinden arak Atena kılıcını savura savura aynaların ötesinden çıkıp geldin. Aramızda uçurumlar, aramızda duvarlar ve yüz yıllık bir karanlık zaman. Saat ne çabuk on iki oldu? Bir olsun, iki olsun ama on ikiye yakın olmasın. Defalarca çalıyor gürültülü hurda. Saatin sarkacı gözümü kulağımı acıtıyor, her tik-tak başıma vuruyor. Şu saati kaldır at, atmaya elin varmazsa sat. Milat kadar eski ahşap saat. Çıkarına göre bir senden bir benden yana görünen bir Ortodoks başpiskoposun cüceleşmiş mevtasına tabut olsun, evimde işi ne? Daha büyük olsaydı içini söker boşaltır, sandık yapardım. O ceviz oyma sandık bari kalsaydı, anne yadigârı. Ruhsatsız olduğu gerekçesiyle buldozerle yıkılan, bombayla havaya uçurulan evlerde tek duvar, içlerindeyse tek eşya bırakmadılar. Neyimiz var neyimiz yoksa her şeyi aldılar, her şeyimizi. Arda neyim kaldı? Yerim yurdum? Evim barkım? Erim, erkeğim? Kocam yağız mı yağız bir Osmanlı paşasıydı, üstelik Kudüs valisiydi (Kudüs ya, inadına Kudüs, Yeruşalim değil, ölsen öldürsen gene değil). Adamın öylesi kolay bulunmazdı, gel gör ki tek kötü yanı, işinden gücünden beni aylarca yalnız bırakıyor olmasıydı. Elin İngiliz generali yenilmez bir fatih edasıyla, Kudüs’ü zapt edercesine beni kabına sığmayan yalnızlığımdan yakaladı, şimdiki adıyla Allenby Caddesi’nde sıkıştırıp öyle ıslak öptü ki içimdeki tüm çorak topraklar bir baştan bir başa yeşilleniverdi. Bir öpücüğe kanıp barut kokan rutubetli bir mühimmat deposunda onun oldum, ipek gömleği tenime değdikçe kendimden geçtim. Marco Polo denen seyyah Çin’e kadar varmasaydı ipekçilik ta Avrupalara ulaşmayacak, bu kart zampara da ipekler içinde çalım satarak aklımı başımdan almayacaktı. Suç yalnız onda değil aslında, kandırandan öte kananda. İhanet eden ihanet bulurmuş, bilemedim. Kim bilir seni nasıl tavladı, sense onu nasıl ayarttın? Generalin yeni gözdesi sen: Diana, nam-ı diğer Wonder Woman. Kemendini boynuma atıp yarınlarıma savurdun kılıcı, savunmasız kaldım. Evimin direğine dayansaydım bunların hiçbiri başıma gelmezdi. O zamanki aptallığıma yanıyorum, bilemedim değerini başta, mutluluğu hane dışında arayıp karşılıksız bir sevdaya kandım. Aşk ettim, oynaş ettim, ne oldu hâlim? Görüp vurulmaz olsaydım sarı kaşa, kel başa. Yedi yedi bitirdi beni, namussuz. Gece gündüz demez, düğün bayram bilmez, ister de isterdi ha bire. Heba ettim kendimi sırf sevgimden. Maşallahı vardı, boyu devrilesice, ölüp ölüp dirildim her seferinde. Eve gelir gelmez hemen suya girip kırklanıyordum da ancak öyle kendime geliyordum. Rahmetli anamın kırkında bile kırklandım! E ihanetin eşiğini aştım bir kere, beni alacak diye ses etmiyordum. Ne oldu sonunda? “Ben kocasına ihanet eden kadınla evlenmem,” deyip defetti beni. Ardından da hemen seni aldı. Kör şeytanından bulsun! O günden sonra el evinde, kapı önünde tarifsiz rezillik çektim. Nihayetinde beni gözü pektir diye bir Hamas liderine verdiler. Türlü aşlar ocaklara vuruldu, sazlı sözlü göstermelik bir düğün kuruldu. Anasının gözü, önce kaynanamla görümceme, sonra cümle düşmana karşı kalkan olarak kullandı beni, yetmezmiş gibi bir de eve hapsetti. Azıcık dışarıya çıkayım desem izin vermez, boşanmak istesem tatlı diliyle beni kolay caydırırdı. Peseği bol, eksik dişli ağzı iyi laf yapardı. “Atlas gibi kadınsın,” derdi. “Filistin kadar güzelsin. Gözümü kapatıp parmağımı rastgele nerene koysam o doğa harikaların… Küçülsem, seni gezsem, gözümün yetmediği yerleri görsem, tanısam. Yakalayıp çıtlatmaya kıyamadığın sevgili bitin, piren olsam. Bir ömür sende yaşasam, öldüğümde kalbine gömsen beni.” Kime niyet kime kısmet, ben onu gömeceğim derken o beni gömdü, hayranı olduğu coğrafyanın en ücra köşesine, Gazze’de daracık bir haneye. Oysa o generalle ne mutlu bir gelecek hayal etmiştim, yuva üstüne yuva yıkan aşüfte! Kemendin boynumda, kılıcın böğrümde, bir yitik cenneti bana cehennem ettin. Vatan bildiğim yer bir derin mezar oldu. Mukaddes saydığımız toprak ölüye toplananların attığı toprak gibi örtündü üstüme. Sonrası karanlık, kapkaranlık. Bende kış kıyametken sende bitimsiz bahar. Bakıyorum da benim çiçekli tacımı şimdi sen takmaktasın. Söylesene, sen de seviyor musun Yafa portakalını, portakallar çiçeğe durunca sevincinden yerinde duramayıp baharı yüceltiyor musun? Ondan başka kimleri öptün, şimdi kimi öpüyorsun? Allah var, benim kadar güzeldin. Duyduğuma göre sana hayran olan bütün erkekler bahar oldu mu renk renk çiçeklerle kapına dayanırmış. Çiçekleri alır almaz teşekkür bile etmeden kapıyı yüzlerine çarparmışsın. Hiç değişmemişsin, nasıl da acımasızsın. Neden surat astın öyle, darıldın mı sözlerime? Bakışlarını kaçırma, bana bak, Diana. Ne görüyorsun, bahar kalmış mı gözlerimde? Baharı görebiliyor musun artık eskisi gibi? Bahar yok artık gözlerimde, değil mi? Kışın ardından her gelişiyle varlığına şükrettiğim bahar yok artık. Baharı tüket tüketebildiğin kadar, harikalar harikası kahramaniçe. Bahar dediğin de bir mevsim nihayetinde ve her mevsim gibi gelir geçer, ama asla tükenmez. Bir daha gelir, yeniden açar çiçekler, yeni çiçekler. O gün bahar affeder mi sanıyorsun seni? Af-fet-mez. Unutmaz çiçeklerini kopardığını, unutturamazsın ona. Zaman geçer, anlarsın ne demek istediğimi. Senden de çekiliverir bahar. Çiçeklerle kapına gelen olmaz. Geçmişine bakıp, geçmiş baharlara iç çekersin nefesin yettiğince. O nefes tükeninceye kadar pişmanlık duyarsın yaptıklarına, yapmadıklarına. Kendini ne kadar seçkin hissetsen de, er geç kopartılacak alelade bir çiçeksin sen de. Ama asla bir kahraman değil, ölsen öldürsen gene değil. Ardını dönüp gidiyorsun demek, peki git. Ama gitmeden önce son sözlerimi iyi dinle. Umudumdan vurulmuş olabilirim ama sandığın kadar yaralı değilim. Dünyanın kör ve sağır olduğu şu karanlık hücreye hapsedip bir kez kopardın beni, bir kez daha koparamazsın. Ve unutma ki sen ve senin gibiler, Leyla Halid’in Pablo Neruda’dan aktardığı gibi, çiçeklerimizi koparabilirler ama baharın gelişini engelleyemezler. Engelleyemeyecekler. Hiçbir kış, hiçbir kış…

İşgalin Yüzüncü Yılı” için 12 Yorum Var

  1. Kırklanmak ne demek? Ne güzel zalim halk-mazlum halk çatışması gibi başladı ama sonunda bağlandığı yer aldatan kadının aldatılmasına bağladı. Anlatıcı kadın aslında aldatılmadı. O Ingiliz zaten bir gönül ilişkisi kurmadı ki aldatsın, ancak ihtiyaç ilişkisi olabilir. Bir de karakteri eleştireceğim: Sen zaten ihanet etmişsin, adamın seni kabul etmesini nasıl bekliyorsun? Ne belli yarın uzun bir seferberlik sırasğnda yine biri tarafından sıkıştırılıp onu da aldatmayacağın. Kendi yuvanı yıktın, o yüzden yuvan olmadı. Hakkındır.

    Içimdeki dedikoducuyu rahatlattım 😀

    Öykü konusunda kusura bakma ama öyküden çok sohbet’e benzemiş. Eminim aklında güzel bir politik, aşk, entrika ve 1 asırlık süper kahraman hikayesi vardı ama yazarken satırlara aktaramamışsın. Olay örgüsü de yoktu, dediğim gibi anlatıcı kadın Wonder Woman ile konuşuyor gibi olmuş. Eğer bu öyküyü alıp, anlatıcı kadının bir sokakta Wonder Woman ile rastlaşmasından dolayı geçmişi hatırlamasını ve evlenmesinden itibaren tek tek bütün olayları aklından geçirmesini anlatan bir olay örgüsü yapsaydın çok güzel olabilirdi. Bir de çatışma unsuru ekleyebilirdin. Ne kadar uzun süre yalnız bırakılmış olursa olsun bir kadın, hemen bir öpücükle indirmez. En azından o çatışmayı bize anlatabilirdin. Bir de anlatımdan anladığım kadarıyla anlatıcımız Müslüman. Yani bunun da hikayeye bir katkısı olmalıydı. Mesela bir Hristiyan olan Ingiliz generalin öpücüğüne karşı koyamasa da ilişkiye karşı gelebilirdi. Sonuçta Müslüman bir kadın bir Hrıstiyan ile evlenemez, ilişkiye de giremez. Kudüs gibi bir yer de özellikle. Bence bu çatışma unsuru yaratmak için mükemmel bir detaydı ama sohbet’e yakın yazınca o da gözden kaçırılmış. Kadının kadınlık arzularına yenilerek karşı koymadığı ilk ilişkiden sonra zina suçluluğu duyması, annesinin ölümünden sonra ve kırkında bile aynı suçu işlemeye karşı duyduğu utançta bunun gibi yitip gitmiş.

    Seçkinin bir sonraki sayısında görüşürüz. 🙂

    1. Öyküyü okuyup üzerine düşündüğün ve anladığın kadarıyla da üşenmeyip yorum yazdığın için sağ ol, Emrecan. Kırklanmak, “uzun uzun yıkanmak, iyice temizlenmek” anlamına geliyor. Aklımda senin ifade ettiğin gibi bir “politik, aşk, entrika ve bir asırlık süper kahraman hikâyesi” yoktu, dahası doğru bir okumayla metnin ucundan kıyısından bile aşk teması taşımadığı görülecektir aslında. Çatışmaya gelince, kastın dış çatışma sanırım, çünkü metin neredeyse baştan sonra bir iç çatışma üzerine kurulu. Diğer yandan sonuna kadar hakkın var, bu gibi yorumlara hazırdım, çünkü her okurdan Filistin tarihi üzerine bilgi sahibi olması ve metni bu bağlamda okuması beklenemez. Sevgiler…

  2. Merhaba,
    Metnin anafikri olan siyasi ve kültürel sorunları tartışmaya sayfalar yetmeyeceği için bir kenara bırakıyorum. Tasvirleriniz, tespitleriniz, mesajlarınız harika. Konu geçişleri çok başarılı ve metin oldukça akıcı. Anlatıcının duygularıyla, söyledikleri uyumlu ve tarzıyla ön plana çıkıyor. Hemen hemen her şey yerli yerinde ve bu açıdan çok başarılı buldum.
    Elinize sağlık.

    1. Yorumun için sağ ol, Burak, çok naziksin. Seçkideki öykülere hızlıca bir göz gezdirdim de (Her birini layıkıyla okumak için hafta sonunu bekliyorum), ben de senin “Edebiyat Korkusu” adlı öykün ile Enver Yunusoğlu’nun “Adana Selden, Misis Yelden, Tarsus Yılandan Gitmeyecek” adlı öyküsünü aynı beğeniyle okuyacağıma eminim. Keyifli bir pazar okuması olacak. Sevgiler…

  3. Merhaba,
    Öncelikle seçkiye hoş geldiniz. Öykünüz seçkiye farklı bir renk getirmiş. Dilerim diğer temalarda da okuruz öykülerinizi.
    Emrecan Doğan’ı tespitlerinde doğru buldum ama öyküyü görünen şekliyle okursak. Öyküyü ilk okumamda -ki o zaman yorumlar yoktu altında- alegorik bir metin gibi okudum, yani farklı dinlere mensup bir kadın ve bir erkeğin kaçamağı gibi değil de onların çok daha üstünde, mazlum bir coğrafyanın makus kaderini okudum satırlarda. Bunda final kısmında verdiğiniz cümlelerin de etkisi var tabii.
    Öykü gerek yapısı gerek anlatımı itibariyle kolay okunan bir öykü değil. Akıcılık anlamında demiyorum bunu, öykü gayet akıcı. Hani dikkatli okunmayı ve elbette Filistin hakkında biraz bilgi sahibi olmayı gerektiriyor. Hakkını vererek okudum mu bilemiyorum ama etki anlamında okurda etki bıraktığı çok açık.
    Kaleminize kuvvet.

    1. İçten yorumun için teşekkürler, Sevgili Öznur. Öykünün kahramanı Leyla’nın –kendine dair yaptığı toprak, atlas vb. benzetmelerden de yola çıkarak- aynı zamanda bir coğrafyanın dili olduğunu ve kadın-erkek ilişkisinin ezen-ezilen karşıtlığı, hepsinin üzerindeyse “aşk” değil “iktidar” teması taşıdığını varsayarsak metni okumak için Filistin tarihi hakkında derinlemesine bir bilgi sahibi olmaya da gerek yok aslında. Metnin ilk hâlinde, daha kolay karşılığını bulması için yan kişilerin özel isimlerini vermeyi düşündüm, fakat sonra bunu kimi ayrıntılarla okura bırakmayı uygun gördüm. Bir metni yazarının çözümlemesini doğru bulmasam da anahtar niyetine küçük bir örnek vereyim: “Sarı kaşlı, kel başlı” İngiliz General, Filistin’deki Britanya harekâtını yöneterek “Kudüs Fatihi” ünvanını alan Edmund Allenby, ki metinde geçen Allenby Caddesi’ne bu yüzden onun adı verilmiş. Öykülemede alegoriye başvurmak âdetim değil, ama gel gör ki kimi konular bunu gerektirebiliyor. Ve hak verirsin ki kalem oynattığımız türler bunun için oldukça elverişli. Zaten gücü biraz da burada, bilhassa baskının hüküm sürdüğü zamanlarda. Final kısmının da etkisiyle satırlarda mazlum bir coğrafyanın makûs kaderini okuduğunu belirtmişsin, nihayetinde bu duygu ortaklığına varılmasına çok sevindim. Bir öykü yalnız belirli bir coğrafyanın öyküsü olmakla kalmayıp tüm mazlum coğrafyaların çığlığına dönüşebiliyorsa ne mutlu. Acının mekânı farklı olsa da, çığlığı her duyarlı yürekte aynı yankıyı buluyor ne de olsa. Sevgiler…

  4. Onur merhaba,

    Öncelikle bu öykü için teşekkür ederim sana. Epeydir seçkideki öyküleri okuyorum, okumaya çalışıyorum ve bu öykü rengi ile kendisine ayrıca bir yer ediniverdi. Başlarda, konunun çokça siyasete de alet edilmesi nedeni ile bir hoşnutsuzluğa kapıldım. Senin de bu siyasi bakış açılarının ağına düşeceğini düşündüm. Ancak ne zaman ki bir kuytu köşede o ıslak öpücük hasıl oldu, o zaman tüm taşlar yerine oturdu. Filistin meselesi bu uzunluktaki bir metin ile bir temaya bağlanarak ve bir öykü halinde ne kadar anlatılabilirse, o kadar anlatmışsınız. Bence tabi. Çünkü konu farklı bakış açılarına sahip olunabilecek nitelikte bir konu.

    “Aramızda uçurumlar, aramızda duvarlar ve yüz yıllık bir karanlık zaman. Saat ne çabuk on iki oldu? Bir olsun, iki olsun ama on ikiye yakın olmasın. Defalarca çalıyor gürültülü hurda. Saatin sarkacı gözümü kulağımı acıtıyor, her tik-tak başıma vuruyor. Şu saati kaldır at, atmaya elin varmazsa sat. Milat kadar eski ahşap saat. Çıkarına göre bir senden bir benden yana görünen bir Ortodoks başpiskoposun cüceleşmiş mevtasına tabut olsun, evimde işi ne?” Anlatımının tamamında yukarıda paylaştığım bölümdeki lezzet var ancak en hoşuma giden kısım bu oldu.

    Diğer seçkilerde de görüşmek umudu ile.

    1. Sağ ol, kardeşim, yorumun beni çok mutlu etti. Sanırım ilk okuru olsaydım ben de en fazla o kısımdan tat alırdım. Gözüne, diline sağlık. Sevgiler…

  5. Merhaba Onur,

    Öncelikle Seçki’ye hoş geldin. Umarım kalıcı olursun ve bizi yeni öykülerinle keyiflendirirsin. Burada indi-bindi’cileri değil, uzun mesafe yolcularını görmeyi isterim.. Senin de gözlerinde böyle bir ateş görüyorum. Hikayeler fışkırıyor kafanın üzerinden dört bir yana… 🙂

    Bu şakayla karışık girişten sonra öykünle ilgili düşüncelerimi aktarmak isterim izin verirsen.

    Öyküne çok geniş açıdan bakınca, gece yatmadan önce içindekileri günlüğüne yazan ve kendini rahatlatmaya çalışan bir kadın gördüm. “Ne diyor bu kadın, derdi neymiş?” diye sordum kendime. Sonra durdum, aslında ortada bir kadın olmadığını ve senin aslında ortadoğu topraklarında sürekli tekrarlanan siyasi olayları ve bitmek bilmeyen çatışmaları bu kadının bedeninde metaforlaştırdığını düşündüm. Wonder Woman da aslında seni o noktaya çıkartan bir kaldıraç. Belki de, asıl niyetini arka plana atıp gözlerden saklamanı sağlayan bir hile, Wonder Woman. Bu tarz altında gerçekçi kek, üstünde de fantastik krema olan öyküleri okumayı severim çünkü beni kafamı kullanmaya zorlar.

    Kimbilir daha göremediğim ne göndermeler vardır bu öykünde. Bir kaç kere daha okuyup iyice incelemek lazım, bulmaca çözer gibi.

    Tarzın farklı kesinlikle. Seçki’ye hoş bir tat katacağına eminim.

    Yeni öykülerini bekliyor olacağım. Bir okuyucu kazandın, tebrikler! 🙂

    Selamlar,

    1. “Belki de, asıl niyetini arka plana atıp gözlerden saklamanı sağlayan bir hile, Wonder Woman.”
      Okur olarak da sen hoş geldin, ama yorumcu olarak değil, çünkü fena açık ediyorsun. 🙂
      Sağ ol, kardeşim, öğle aranda zahmet oldu.
      Diğer seçkilerde görüşmek üzere…

  6. Onur selam. Hoş geldin.
    Her ne kadar bende öykü havası yaratmasa da, anlattığın mevzu ve işleyiş şekline hayran kaldım. Zulmü yaratanın yarattığı bir kahramanı , zulme uğrayanın karşısına koymak güzel fikir. Üslubuna diyecek bir sözüm yok. Güzel bir tat bıraktın damaklarda. Kalemine sağlık 🙂

    1. Yorumun için sağ ol, Umut. “Zulmü yaratanın yarattığı bir kahramanı, zulme uğrayanın karşısına koymak güzel fikir,” diyerek ne güzel ifade etmişsin. Bu fikirde, başrol oyuncusu tartışmalı söz konusu uyarlama üzerine Carlos Latuff’nin çizdiği, “Apartheid Woman Versus Mother Palestine” başlıklı bir çizgi roman kapağı tasarımından oluşan “harika” karikatürün etkisini yadsıyamam (http://mondoweiss.net/2017/06/palestine-diabolical-apartheid/). Bu öyküye bugün, Balfour Deklarasyonu’nun yüzüncü yıl dönümünde böyle bir yorum almak çok güzel. Sevgiler…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *