Öykü

Kaptan’ın Şapkası

Özgür Puluç’a

Koleksiyonculuk bizim ailede bir çeşit gelenektir. Aile derken sadece kendi annem, babam ve ağabeyimden oluşan çekirdekten bahsetmiyorum, ebeveynimin kardeşlerini ve hatta birkaç kuşak boyunca onların ebeveynini ve kardeşlerini de kastediyorum.

Tabii bu kadar geniş çaplı ve kendi çapında köklü bir gelenek olunca, birtakım kuralların ortaya çıkması da kaçınılmaz olmuş. Mesela, aynı nesilden iki kişinin aynı şeyin koleksiyonunu yapması hoş karşılanmıyor. Yani amcam pul koleksiyonu yaptığı için, benim elimdeki pullar asla koleksiyon olarak kabul edilmiyor, sadece yan ilgiymiş gibi karşılanıyor. Yine aynı şekilde, dedemin para koleksiyonu olduğu için, amcamın bizzat topladığı dünya paraları, koleksiyon değeri görmüyor. Benzer bir kural koleksiyonları devretmekte de kullanılıyor. Mesela dayım, yaptığı bıçak koleksiyonunu bırakmak isterse ancak torununa devredebiliyor veya ağabeyim teneke kutu koleksiyonunu devretmek için, yine aynı şekilde, torunu olmasını beklemek zorunda. Sülale bu kadar takıntılı olduğu için, koleksiyon sayılmayan yan ilgilerin devredilmesine de pek iyi gözle bakılmıyor.

Böyle bir ailenin içine doğmuş olmak tuhaf bir sorumluluk ve belki biraz da ruhsal problemleri beraberinde getiriyor. Mesela aklınız biraz ermeye başladı mı, sizden koleksiyon yapacağınız nesneyi seçmeniz bekleniyor. Ama ailenin en küçüğü olmanız ve etrafınızdaki herkesin akla gelebilecek her türlü anlamlı veya anlamsız şeyin koleksiyonunu yapıyor olmasının size ne hissettireceğini kimse umursamıyor. Küçükken neye elimi atsam kapılmış olduğu için de, şapka koleksiyonu yapmaya mecbur kaldım. Açıkçası neden ve nasıl şapkayı seçtiğimi bilmiyorum, bir baktım ki dolaplarım başta olmak üzere odamın her tarafı şapkalarla dolmuş. Başa gelen çekilir diyerek ben de şapka koleksiyonu yapmaya başladım.

Yıllar geçtikçe, koleksiyonumdaki şapkaların sayısı da çoğaldı. Yabancı basketbol takımlarının logolarının nakşedildiği çeşit çeşit şapkanın yanı sıra beyzbol takımlarının şapkalarına da yirmili yaşlarımın ortalarına gelmeden sahip olmuştum. Alternatif forma renklerine göre hazırlanmış farklı renklerde şapkaların dışında, ünlü oyuncular tarafından imzalanmış şapkalar da bir şekilde elime geçmişti. Ayrıca süper kahraman amblemlerini taşıyan çeşit çeşit şapka, dünyanın her yerinden polis ve itfaiye teşkilatı şapkaları, pek çok firmanın promosyon olarak üretip dağıttığı şapkalar da koleksiyonumda hatrı sayılır bir yer tutuyordu.

Yirmilerimin ortalarından itibarense koleksiyonumu askeri şapkalarla genişletmeye başladım. Görece kolay bulunan Kızıl Ordu şapkalarının yanı sıra pek çok Nazi şapkası da edinmeyi başardım. Bunların dışında faal olarak hizmet veren askeri birliklerin ve özel kuvvetlerin şapkalarını da zor da olsa bulabiliyordum. Bu şapkalardan herhangi birini takıp ayna karşısında hayali kitlelere konuşmalar yapmak veya bilgisayarda oyun oynarken bunlarla oturmak en büyük zevklerimden biri haline geldi.

Yirmili yaşlarımın sonundaysa daha da eski şapkalar bulup temin etme çabam başladı. Koleksiyonumda 18. yüzyılın çeşitli şapkaları da yer alsın istiyordum. Bunun için gittiğim her ülkede antikacıları dolaştım ve antika olmadığı belli olsa bile bu tür şapkalarla neredeyse bir servet döktüm. Ancak elime geçen en ilginç parça, bir tatil beldesindeki antikacıdan aldığım üç köşeli lacivert şapkaydı.

Tatil beldelerindeki antikacılar son derece ilginçtir. Mümkün olduğu kadar bu dükkanlardan ve sahiplerinden kaçınmaya çalışırım. Çoğu bu işe sonradan girmiştir. Koleksiyoncuların içini kemiren o tuhaf tutkudan haberdar ama yoksundurlar. Sattıkları şeyle ilgili bilgi sahibi olmasalar bile hikayeler anlatarak sizi kandırmaya çalışırlar. Söz gelimi, 19. yüzyılın sonlarında imitasyon olarak yapılan sıradan bir kılıç için “16. yüzyıldan kalma Şam çeliği,” demekte sakınca görmezler. Halbuki kılıçlardan veya çelikten birazcık anlayan biri bile, Şam çeliğinin kendine has helezonlarını görünce tanır.

Yine de denk geldikçe bu tür antikacıları gezmek konusunda kendime engel olamam. O bölgenin sonradan görme zengin yazlıkçıları nelere ilgi duyuyorsa onlara aşırı fiyatlar biçilen bu dükkanlarda, geri kalan her şey kelepir fiyatlara temin edilebilir. Zaten dükkan sahipleri sattıkları şeyleri pek bilmedikleri için, çok değerli gibi görünen ama hiç değeri olmayan şeylere yüksek fiyatlar biçer. Tabii ki tam tersi durum da geçerlidir.

Yine yirmili yaşlarımda, ancak bu sefer sonlarındayken, hiçbir şeyi olmamasına rağmen yerli turistler tarafından çokça tercih edilen bir tatil beldesine yolum düşmüştü. Açıkçası, yaşadığım şehirden uzaklaşmak istiyordum ve bir şekilde kendimi burada bulmuştum. Yerleştiğim otelde birkaç gün odadan bile nadiren çıktıktan sonra azıcık kendimi toparlayıp gezmeye başladım. Tabii ki gezdiğim yerlerin başında beldenin ve çevre beldelerin antikacıları geldi.

Bunlardan birinde, daha ilk görüşte görüntüsüne hayran kaldığım bir şapka gördüm. Lacivert renkli ve üç köşeli bu şapka son derece yeni durmasının yanı sıra fazlasıyla şık bir görüntüye sahipti. Kenarları altın rengi sırma iplikle işlenmişti ve içinde parlak bordo bir astar vardı. Bunlar dışında hiçbir sembol, amblem veya işleme yoktu. Neden bilmem, görür görmez şapka beni kendine çekmişti.

Dükkanın sahibi, şapkanın 18. yüzyılın ortalarında beldenin açıklarında batan bir korsan gemisinin kaptanına ait olduğunu söylüyordu. Anlattıkları pek inandırıcı değildi, o yıllardan bir şapkanın, hele de batmış bir gemiden çıkartılan bir şapkanın bu kadar sağlam kalması pek mümkün gelmiyordu. Rengi hiç solmamış, şekli hiç bozulmamış, astarı biraz olsun yıpranmamıştı. Sıkı bir pazarlıktan sonra şapkayı aldım. Antikacının verdiği siyah zemin üzerine altın rengi çizgili poşet, şapkanın güzelliğine hakaret eder gibiydi.

Biraz daha dolaştıktan sonra, güneşin batmasını da fırsat bilip, nevalemi alıp sahile doğru yollandım. Ama sahilde oturacak güzel bir yer bulmak zordu. Çünkü kordon boyuna dizilmiş mekanların hepsinde birbirinden beter canlı müzikler çalıyordu. Sadece çalan şarkıların kötülüğünden bahsetmiyorum, aşırı yüksek sesle çalınmasının yanında kötü çalınan müziği ve çirkin seslerle katılan tuhaf yorumlamaları da kastediyorum. Bir de yan yana olan bu mekanların müziğinin birbirine karıştığını düşünürseniz, ortaya çıkan sonucun ne kadar rezalet olduğunu anlamanız daha kolay olabilir.

Tüm bu gürültüden uzaklaşmak için yürüdüm de yürüdüm. Sessiz sakin bir yere varmam epey uzun sürdü. Öyle ki yakınımda hiçbir mekan kalmamış, sokak lambaları bile epey uzakta kalmıştı. Sakinliği sevdiğim için bunu dert etmedim ve denizin kenarına kurulup yıldızları seyretmeye başladım. Dalgaların sakin sesi, ayın tatlı ışığı, yıldızların soluk parıltısı ve yakamoz, kendini saçma sapan yerlere tıkıp gürültüden kulaklarının patlamasını umursamayacak insanların anlamayacağı kadar güzel ve huzur vericiydi. Sadece etrafım değil, deniz bile ıssızdı. Ne gecenin o saatinde denize açılan bir balıkçı teknesi vardı ortalıkta, ne de deniz gezisinden dönen biçimsiz tur gemileri.

İnsanlardan ve yapay ışıklardan uzak o noktada saatlerce oturdum. Yaz akşamının tatlı serinliği zamanın nasıl aktığını fark etmeme engel olmuştu, ama durumdan şikayetçi değildim. Neden bilmem, elim o çirkin poşetin içinde bekleyen güzeller güzeli şapkaya gitti. Şöyle bir sağa sola baktım, aydan ve yakamozdan başka beni görebilecek kimse yoktu. Ben de şapkayı kafama geçiriverdim.

Şapka, sanki eski zamanın usta bir şapkacası benim kafamı incelikle ölçüp kumaşı ona göre biçmiş kadar rahattı. Koleksiyonumdaki şapkalardan neredeyse hepsini olur olmadık zamanlarda takmaya alışkındım, ancak modern şapkaların bile bu kadar rahat hissettirdiği olmamıştı. Birden bire kendimi çok iyi hissettiğimi fark ettim.

Sonra, karşımda bir karaltı fark ettim. Çocukluğumdan beri iyi görmeyen gözlerimi kısarak baktığımda, açıkta sanki bir kadırga gördüm. Tabii ki gördüğüm şeye inanmadım, gördüğümü kafamdaki şapkanın ruhuma işlediği romantizme ve bünyemde dolaşan alkole yordum. Şapkamla beraber oturup denizi ve yıldızları seyretmeye devam ettim. Gözüm her seferinde karaltıya takılsa da üstünde durmadım.

Aradan çok zaman geçmedi ki, dalgaların sakin sesine karışan başka bir ses fark ettim. Sanki uzaktan uzaktan bir şapırtı geliyordu. Karaltı yerinde duruyordu ve şapırtı da sanki gittikçe yaklaşıyordu.

Sonra, onları gördüm. Karaltıyla aramda, yine kapkara, bir sandal duruyordu. Hayır, durmuyor, bana doğru yaklaşıyordu. Gördüğüm kadarıyla sandaldaki iki kişiden sadece biri kürek çekiyordu.

Tam karşımda durup atladılar ve sandalı tutup, sakin dalgaların götüremeyeceği kadar kumsala çektiler. Kumların üzerinde yürümeye alışmış adımlarla bana doğru yürüyüp biraz ötemde durdular. İçlerinden daha iri yarı olmasına rağmen kürek çekmeyeni, diğerinden bir adım öndeydi. Giyimleri de, kadırgaları ve sandalları gibi, gecenin karanlığına tezat olacak kadar siyahtı.

Önde duran, yüzünde uzak bir gülümsemenin izi ve tok bir sesle “Epeydir sizi arıyoruz, kaptan,” dedi. Sağıma soluma baktım, hatta yetmedi dönebildiğim kadar arkama döndüm, kimse yoktu. Şaşkınlığımı ve korkumu sesime yansıtmamayı başaramayarak “Bana mı diyorsun?” diye sordum. İkisi birden hevesle kafa salladılar. Gözleri şapkamdaydı. “Geminiz sizi bekliyor,” dedi daha arkada duran, rahatsız edecek kadar tiz sesiyle. Aynı soruyu yineledim ve aynı hevesli kafa sallamayla karşılık verdiler.

Gemiyle ve gemicilikle en ufak bir ilgim olmadığı gibi, yüzme bile bilmiyordum. Yokluktan gelmiş gibi karşımda beliriveren bu iki adamsa denizdeki geminin benim olduğunu iddia ediyordu. Önde duran şaşkınlığımı anlamış olacak ki, küçük bir çocuğa açıklar gibi “Şapka kimdeyse, kaptan odur,” dedi.

Ayağa kalktım ve arkalarına düşüp sandala doğru yürümeye başladım.

Türker Beşe

Müzmin arkeolog adayı. Her yerde uyuma konusunda rakipleri Snorlax ve kediler. Fantastik okudukça “Daha okuyacak çok şeyim var,” diye kaygılanır. Haftada bir gün Neil Gaiman, bir gün Patrick Rothfuss övmezse içi rahat etmez. Geri kalan günlerin çoğunluğunda Lovecraft över. 4 yaşında atari oynamakla başlayan oyunculuk macerası şiddetle devam etmektedir.

Kaptan’ın Şapkası” için 13 Yorum Var

  1. Ah be! Gözü kör olsun o beraber geçen yılların! Resmen seni iyi tanıyor olmaktan dolayı spoiler yedim kendi kendime.:)

    Şapka koleksiyonu yapıyım bari der demez bizimki, öykünün başlığı aklıma geldi. Sonra da dedim ki, kesin bir esas şapka olacak ve takınca da “Hoşgeldin Fantazya!”

    Haklı da çıktım.

    Bu arada bu tema için yazmaya çalıştığım ama yetiştiremediğim öyküyü iyi ki yetiştiremedim. Fena pişti olacaktık. Ben de şapka kimdeyse x odur temalı bir zamazingo şey ettirmiştim. 🙂 Bir de senin öykü ipteki cambaz, benimki kaldırımdaki sarhoş. Ne iyi ettim de yetişmedi be. 😛

    İşin asıl kısmına gelecek olursak, öyküyü beğendim. Baş tacısın. Duru, su gibi akan, karakterin iç dünyasına selam çakıp, yine bir yerlere dokunmayı da ihmal etmeyen ve tabii ki fantastik bir şey çıkarmış, çıkarabilmişsin ortaya, her zaman olduğu gibi.

    Görüşürüz diyorum!

    1. Ahahah eyvallah hacı 😀 Yıllar süren arkadaşlağımız birbirimizin öykülerini okuma zevki baltalıyor biraz galiba ama, yapacak bir şey yok 🙂

      Bu ay yazmadın ama gelecek ay ihmal etme, biz de seni okuyalım.

  2. Bildiğimiz gerçeklik, hiçbir numarası yok. Geçmişe martının suya dalışı gibi bir giriş çıkış ve elde edilen birtakım veriler, onu izleyen güzel tasvirler, gülümseten, hatta güldüren detaylar, sonrasında bir göz kırpışı ve bütün o gerçeklik kırılmış, bambaşka bir gerçeklik gelmiş yerine. Peki hangisi gerçek, hangisi sanal? Onu kestiremiyorum ki bu harika bir şey.

    Mükemmel bir öykü. Ve şu çok dikkatimi çekti; üç kez okudum, bu öykü bir kelime daha uzun veya kısa olsa olmazmış. Tam kıvamında olmuş.

    Eline sağlık Türker, çok güzeldi.

    1. Çağatay çok teşekkür ederim. Ben de “Acaba biraz kısa mı oldu?” falan diye düşünüyordum, yorumun epey sevindirdi o yüzden. Beğenmene gerçekten sevindim.

      Sonraki seçkilerde görüşürüz umarım.

  3. Merhaba,
    Herkesin koleksiyoner olmak zorunda olduğu bir aile hatta sülale fikri enteresan ve komik 🙂
    Akıcı ve keyifli bir öyküydü. Fantastiği gayet normal bir şeymiş gibi vermesi -hani finalde- espriliydi, hoş karakter de genlerinden olsa gerek çok normal değil 🙂
    Kaleminize sağlık.

    1. Merhaba,
      Enteresan ve komik olsa bile, tam bu dozda olmasa da, öyle aileler var 😀
      Çok teşekkür ederim yorumların için, sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle 🙂

  4. Selamlar,
    Oldukça akıcı, okudukça lezzetlenen bir öyküydü. Şapka temasını koleksiyonerliğe uyarlamak çok orijinal bir fikir! Okurken kullandığın dilin temiz ve karakterin aile yapısı nedeniyle final kısmı normalde sönük kalacakken o kadar güzel olmuş ki.
    Birkaç yerde bana sanki yaşla ilgili vurguyu fazlaca kullanmışsın gibi geldi onun haricinde çok iyiydi.
    Kalemine sağlık. 🙂

    1. Merhaba, çok teşekkür ederim yorumlarınız için. Aslında yazarken “Şapka değil de koleksiyon temasına göre mi oldu acaba?” diye endişelenmiştim ama sanırım sonlara doğru toparlamayı başarmışım 🙂 Tekrar teşekkürler, görüşmek üzere.

  5. Merhabalar.
    Art arda sıralanan cümlelerde aynı kelimeler fazlaca tekrar edilmiş.
    Bir de şu cümle takıldı aklıma:
    Giyimleri de, kadırgaları ve sandalları gibi, gecenin karanlığına tezat olacak kadar siyahtı.
    Tezatlık zıtlıktır, ama karanlık siyahtır. Bu kısım hatalı duruyor yahut benim yakalayamadığım başka bir ayrıntı var; göz atarsınız.
    Haricen öykünün temelini çok sağlam atmışsınız, karakterin gerçekliğinden şüphe etmiyor insan.
    Olay örgüsü, sade anlatım, final güzeldi, başarılıydı.
    Ellerinize sağlık, gelecek seçkilerde de görüşebilme ümidiyle.

    1. Merhaba.
      Art arda sıralanan cümlelerde aynı kelimelerin tekrar edilmesi çoğunlukla tercihim. Kendimce hoş bir ahenk yakaladığıma inandığım için öyle yazıyorum. Bahsettiğiniz cümledeki tezat, sayılan nesnelerin karanlıktan daha da siyah olmasıyla ortaya çıkan bir tezat. Diğer yorumların için de çok teşekkür ederim, önümüzdeki seçkilerde görüşmek üzere:)

  6. Ben bu hikayeye yayınlandığı ilk hafta yorum yazdım fakat bugün baktığımda yorumumu kaydetmedigimi farkedip küçük çapta bir bunalıma girdim. Geç olsun güç olmasın diyerek öykünün ne kadar akıcı, cümlelerin ne denli ahenk içinde olduğunu tekrar ve tekrar söylemek istiyorum. Tek şikayetim kaleme aldığınız her öykünün bir kitap kadar uzun olma potansiyeli varken ve kurgular da bunu fazla fazla hak ederken okuyucularinizi böyle kısa hikayelerle terbiye etmeniz. Aksi takdirde özenle seçtiğiniz kelimelerin tadı hep damagimizda kalacak.
    Diğer seçkilerde görüşmek üzere.. 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *