Öykü

Kukla

Hatırladığı son şey, hiçbir şey hatırlamadığıydı. Katıymış gibi, elle dokunulsa hissedilecek kadar yoğun bir hiçlik… Karanlığın daha koyusuydu şu an gördükleri; belki de gördüklerinin daha koyusuydu karanlık. Bilinemezdi. Hissedilemezdi; şimdilik…

Hareket etmeye çalıştı. Etrafını saran yokluğun yumuşak dokusuna temas etmiş gibi hissetti bir süre sonra. Süzülüyordu sanki havada. Ama şu karanlık olmasaydı bir!.. Daha rahat edecekti. İçinde hiçbir his yoktu ilkin. His neydi ki sahiden? Ben neyim ki? Canlı mıyım, cansız mı? diye düşündü neden sonra. Konuşabiliyorum. Daha doğrusu düşünebiliyorum. EVET! Bunlar benim düşüncelerim. O halde canlıyım. Peki, ama burası neresi? Bu sonsuz hiçliğin ortasında kalakaldım. NERESİ BURASI! Vakit geçtikçe içinde bir korku birikmeye başladı. İşte, tanıdık bir his sonunda: Korku. Artık korku hissetmeye başlıyordu. Büyük bir yalnızlık hissi bünyesini sarmaya başladı.  Derin derin nefes aldığını hissediyordu. Ama dışarı çıkan ve içeri giren bir hava yoktu. Fakat yine de yaşıyordu. Bağırmayı düşündü; avazı çıktığı kadar bağıracaktı. Yardım edin! Sesimi duyan var mı? Neredeyim ben! Kimse yok mu?! Ses çıkmıyordu ağzından; kelimeleri, zihninin derinlerinde dolaşan yıkıcı tayfunlar gibiydi.

Acaba ölmüş müydü? Şu anda öte dünyada mıydı? Nerede olursa olsun ama bu yokluk hissinin olmaması için her şeyini verirdi. Gerekirse cehennemin çırası olmaya razıydı.

Zaman ufalanıp dağıldı, var olan yok oldu; yok olan varlığını kanıtlamaya çalıştı. Zamanın bile vaktin nasıl geçtiğini unuttuğu o an gelince, Sonsuz Işık parlamaya başladı. Beyaz Işık git gide daha parlak bir hâl aldı. İçinde canlı büyüyen bir varlık gibi genişledi, genişledi, genişledi. Derken içe doğru büyük bir hızla çöküp gözle görülemeyecek bir lahzada patlayıp etrafa büyük parıltılar saçarak dağıldı.

O an nerede olduğunun farkına vararak her şeyi görmeye başladı. Hatırlıyordu artık.

***

Bir rüyanın içindeydi sanki; gördüklerinin başka bir anlamı olamazdı çünkü: Yeşil otların çarşaf gibi sarmaladığı yüksek bir düzlükteydi. Muntazam bir biçimde dizilmiş, alabildiğine uzanmış kiraz ağaçlarının yumuşak bir pembelikte açmış oldukları çiçekleri etrafa diri bir güzellik katıyordu. Büyük, küçük; renkli, renksiz binlerce kuş çeşidi etrafını saran derin vadilerden bir o yana bir bu yana uçup gidiyordu. İleride zar zor seçilen, tepesi taç giymiş gibi karlarla kaplı, etrafında gri renkli bulutların dolaştığı büyük bir dağ vardı. Gökte güneş yoktu; fakat her yer alabildiğine aydınlıktı. Tam yaşanılacak yer, diye düşündü adam.

Az sonra zihnine hücum eden belli belirsiz anıları birleştirmeye çalıştı: Savaş olacaktı; kıyılarına yüzlerce düşman kadırgası birikmişti. Sayıları oldukça fazlaydı. Savaşı kazanmaları neredeyse imkânsızdı. İmparatorun emriyle daha önce yapılmamış bir ayini gerçekleştireceklerdi. Kendisi Yüksek Rahip olduğu için bu iş ona kalmıştı. Dünyanın kuruluşundan beri yeryüzünde olan, gövdesi koca binalar kadar geniş, başı nerdeyse göğü delecek kadar uzun Kadim Ağaç’ın etrafında toplanıp, tören otlarını yakarak ayine başlamışlardı. Diğer rahipler Ağaç’ı tavaf ederken kendisi oturup kutsal sözleri tekrarlayıp transa girmeye çalışmıştı. Büyük bir tehlike içinde olabilirdi; çünkü mekânın ve zamanın dışına çıkacaktı bir süreliğine; eğer her şey ters giderse… Ama gitmemişti. İşte, buradaydı, istediğini alıp geri dönerse savaşı kolayca kazanabileceklerdi.

Acele etmesi gerektiğini biliyordu. İlerlemeye başladı. Hafif bir rüzgâr otları şöyle bir sallayıp burnuna binbir çeşit çiçeğin sarmaladığı güzel, tatlı bir koku getirdi. Bir an burada yaşayabileceğini düşündü; sonsuza kadar. Ama devam etmeliydi; zihnini bulundurmasına izin vermeyecekti. Yeşilliği geçip kiraz ağaçlarının olduğu yere geldi. Az ileride bir uçurum vardı. Buradan geçecekti, biliyordu. Uçuruma doğru yaklaştı ve kısa mesafe arayla inşa edilmiş iki köprü gördü. Biri taştan yapılma oldukça sağlam görünüşlü, diğeri ise karşı tarafa doğru iki halat üstüne atılmış derme çatma tahta parçalarından yapılmış bir köprüydü. Ve neredeyse bir rüzgâr uçuşuyla parçalanıp yok olacakmış gibi duran bu eski köprünün başında biri bekliyordu.

Kırık dökük tahtalarla geçit yapılmış olana yaklaştı rahip. Ötede duran şekil gittikçe netleşti. Bu bir Hashihime idi: Köprüler’in Koruyucusu. Kimono giymiş, yüzü beyaza boyanmıştı. Başında ince demirden yapılmış taçtan bozma bir başlık vardı. Tacı sarıp sarmalayan beş mum ise sürekli yanıyor; Hashihime’ye büyülü bir hava katıyordu.

Derme çatma köprünün başına gelen rahibi durdurdu Koruyucu. “Nereye böyle,” diye sordu.

“Kami’yi görmem gerek,”dedi rahip. Birazdan ne geleceğini biliyordu.

“Neden şu köprüden geçmedin ki? O daha sağlam. Buradan düşebilirsin.”

Rahip, “Bazı şeyler göründüğü gibi değildir. O taş köprü pek güzelmiş gibi durabilir. Aslında görüntüden çok neleri ihtiva ettiğine bakmalı insan,” dedi kendinden emin bir şekilde. Kendine inanmayan ses tonu, sonu olabilirdi. Hashihime’nin köprüsüne laf etmek uçurumun dibini boylamaya, kişinin soyunun lanetlenmesine yol açardı.

“Ne demek istiyorsun? Yani, bu tahtaları parçalanmış, yıkık dökük köprü daha mı iyi ondan?”

“Bu köprüden altımdan geçen suları görebilirim; tehlike nereden geliyor anlarım. Hangi tahtaya basmam gerektiğini, halatlara ne şekilde tutunacağımı hissederim; bu gerekli. Ve ayrıca Kadim Ağaç’ın hediyeleriyle yapılmış bu köprü oldukça kutsal ve değerli. Keşke geçerken üstüne basıp kirletmesem ama sen de bilirsin ki bu çok zordur. Bu nedenle köprüyü böyle kullandığım için ayrıca af dileyeceğim Yüceler’den. Diğer köprü ise sahte bir kendine güven duygusu verip pervasız hareket etmene yol açar; çünkü taştan. Neyin ne olduğunu anlamadan seni uçurumun dibine atabilir. Ama bu köprü görmüş geçirmiş, zorluklara rağmen hâlâ ayakta ve yardımcı olmaya çalışıyor gelen geçene; bir bakışta anlayabilir insan bunu.”

“Doğru dedin, bu yönden düşünmemiştim hiç,” dedi Hashihime. İkna olmuş gibiydi. “Peki, var yoluna o zaman, ben de bu köprüyü senin gibi düşünen, yanlışa düşmek istemeyen insanlar için böyle bırakayım o zaman.” Yüzünde muzip bir sırıtış vardı.

“Sen en iyisini bilir ve yaparsın, tıpkı bu muazzam köprü gibi,” dedi rahip. Yolundan çekilen kıskanç varlığın geçidini kullanarak karşıya geçmeye başladı. İlk zorluğu atlatmıştı.

***

Köprü kötü bir halde görünse de oldukça sağlamdı fakat yine de sıkı tutunmak gerekiyordu. Köprünün yarısına gelmişti ki varacağı yönde hava bozmaya, kara kara bulutlar göğü kaplamaya başladı. Gerisine bakınca havanın oldukça berrak olduğunu, gideceği yönde, yolunun geri kalan kısmında ve ötesinde de havanın bu şekilde hep kapalı olacağını hatırladı. Köprünün yarısını geçene kadar her yer günlük güneşlik, ferah görünür; diğer yarıyı bir adım geçer geçmez ise sanki farklı bir dünyaya varmışçasına hava aniden değişirdi; fakat yolu yarılamayanlar bulundukları yere göre görürlerdi göğün durumunu.

Biraz daha ilerleyince yağmur çiselemeye başladı. Geriye dönüp bakınca geldiği yöndeki çimenlerin yok olduğunu, kiraz ağaçlarının yaşlı odun parçalarına benzediğini, her yerin karla kaplı olduğunu gördü; köprünün sonuna yaklaşmıştı belli ki. İlerlemeye devam etti, halatlara sıkı sıkı tutunup elinden geldiğince yağmurdan korunmaya çalışarak.

Ve hava yine değişti. Kara dönüştü yağmur, toprağa ayağını basmıştı demek ki. Hafifçe ürpermeye başlıyordu artık soğuktan.

Karlar bir o yana bir bu yana ahenkle yere düşerken, sonsuz beyazlıkta büyük bir tezatla duran geniş çatılı, küçük pencereleri olan koyu renkli ahşap evi gördü. Eve doğru yol almaya başladı rahip, karlara basa basa. Merdivenleri tırmanarak geniş verandaya çıktı. Ahşap platformu sağa kaydırarak evin içine girdi. Evin içi oldukça sıcaktı. Dikdörtgen şeklindeki odada duvarlar tamamen; yıllanmış, tozla kaplı, büyük-küçük, kalın ve ince kapaklı, renkli-renksiz binlerce çeşit kitapla kaplıydı. Az ilerisinde ise bir adam odanın ortasında taburesine oturmuş önünde havada asılı duran mavi bir küreye ellerinden sarkan kukla tahtalarından ipleri oynatarak önemli bir şeyler yapıyormuşçasına hareket ediyordu.

Adama yaklaşan rahip saygılı bir ses tonuyla, “Rahatsız etmek istemem ama sizden bir ricam olacaktı,” dedi.

Rahibin farkına o an varmış gibi merakla bakan adam bekle dercesine bir işaret yapıp yine işinin başına döndü. Dili, meraklı bir çocuk gibi yandan dışarı çıkmıştı, kuklaları oynattığı tahtadan sarkan ipleri bir o yana bir bu yana sallıyordu mavi küreye doğru. İpler maviliğin içinde kayboluyor, görünmüyordu. “Ah, işte şimdi oldu,” dedi adam sevinçle rahibe dönerek. Fakat eli hâlâ oyuncağının üstündeydi. “Birinci Cihan Harbi’nde tarafları birbirine düşürüyordum da. İşleri kızıştırdım şimdi. Neyse, bu senin zamanından çok sonra olacak zaten. Ne istediğine gelelim şimdi?” dedi oturan adam, garip ve heyecanlı bir şekilde. Sanki istenecek şeyi bilirmiş gibi bir hâli vardı.

“Efendim, ülkemizi yok edecek kâfirler birikti topraklarımızda. Yakıp yıkacaklar her yeri. Yardımınıza ihtiyacımız var; şanınızı korumak, adınızı her yerde her daim duyabilmek için.”

“Şanımı mı korumak? Ben kendi şanımı koruyabilirim. Siz kendi çıkarlarınızı korumak istemeyesiniz?” dedi adam.

Rahip telaşla “Sizin adınız her şeyin üstünde Muhteşem Kami. Elbette koruyabilirsiniz. Fakat halkımın size ihtiyacı var bildiğiniz üzere,”dedi.

“Belki yok olmanız gerekiyordur, böylesi daha iyi olacaktır. Neden müdahale edeyim ki? Hem ben de yok olmanızı istiyorumdur belki. Bana ne faydanız olacak ki. Ne verebileceksiniz? Oyunumda yeterince yer işgal ediyorsunuz?“

“İstediğiniz her şeyimiz sizindir ama soyumuzu mahrum etmeyin dünyadan.”

“Demek her şey?.. Bir düşünelim… Ben yeryüzündeki her şeye hükmedebilirim; rüyalar ve kâbuslar hariç. Sevgili kardeşim Baku’ya verildi bu görev. Ama hep ilgimi çekmiştir bunlar. Bana kâbuslarını verebilir misin peki? Karşılığında istediğini verebilirim.” Sabırsızlanmaya başlamıştı Kami, duraksamadan oynadığı oyuncağını bile bir göz atımı süresince unutmuştu sanki.

“Kâbuslar mı? Tabii ki efendim, istediğiniz bu olsun.” Rahip, neden böyle bir şey istediğine anlam verememişti. Kim kâbus görmek isterdi ki? Güzel bir antlaşmaydı. Hem kâbuslarından kurtulacak hem de ülkesini o kâfirlerden koruyacaktı.

“Anlaştık o zaman. Bana şu arkamdaki raflarda üstünde Kaze yazan minik kristal şişeyi ver.”

Daha önce fark etmediği, çeşit çeşit camdan şişelerin olduğu raflara yönelen rahip, üstünde Kaze yazan minicik kristal şişeyi alıp tekrar eski yerine döndü. Bu arada oyununa dalmış olan Kami “Tıpasını aç diye,” emreder tonda isteğini buyurdu. Tıpasını açan rahip beklemeye koyuldu.  Az sonra tek eliyle iki kukla tahtasını idare etmeye çalışıp diğer eliyle kristal şişeye uzandı Kami. Şişeye hafifçe üfleyip başparmağıyla ağzını kapadı. Rahipten tıpayı alıp parmağını şişenin ağzından yavaşça çekerek tıpayı yerine yerleştirdi.

“Ha, bilesin diye diyorum Kaze, rüzgâr demek. Kutsal kelimelerden de bahşetmiş oldum böylece size. Unutmayasınız. Artık var git yoluna da kullan sana verdiğim hediyeyi.” Kristal şişeyi rahibe fırlatıp kuklalarına geri döndü. Rahip şişeyi elbisesinin içerisinde güvenli bir yere koydu.

Sevinçten ne yapacağını bilemeyen rahip Kami’nin huzurunda eğilip, hürmetler sunarak geldiği yoldan gerisin geri dönecekken son anda büyük bir kuvvetle rahibin bileğini tutan Kami “Unutma kâbusların benimdir. Adımı anmayı da unutma,” diyerek rahibin şişeyi sakladığı yere göz attı. Tekrar hürmetlerini sunup evin dışı dışına doğru yol almak için hareketlenen rahip elinin ne kadar acıdığını anca dışarı çıkınca fark etti. El şeklinde büyük bir kırmızılık oluşmuştu bileğinde. Olsun değerdi; ülkesini kurtaracaktı ne de olsa. Evin dışına çıktığında kar her zamanki gibi yağmaya devam ediyordu. İçerinin sıcağından sonra serin hava rahatlatıcı gelmişti. Ötede, zar zor seçilen köprüye doğru hareketlendi. Köprüye varınca nerelere bastığını hatırlamaya çalışarak yola koyuldu. İlerisi tamamen karlı ve koyu renkli bulutlarla örtülüydü. Demek daha varamamıştı köprünün yarısına. Zaman geçmiyordu sanki. Derken kar yağmura dönüştü; bir süre sonra ise etraf tamamen yeşilliğe büründü; sihir gibiydi. Ve sonunda rahip köprünün ucuna vardı. Hashihime umursamaz bir biçimde orada bekliyordu hâlâ.  Hashihime’nin yanından hızlıca geçti. Çiçekleriyle büyüleyen kiraz ağaçlarını geçip yeşil otlağın olduğu alana vardı. Uyandığı ilk yeri bulmaya çalıştı adam. Otların yassı bir şekilde durduğu yerin ilk indiği yer olduğunu anladı. Aceleyle oraya oturdu, gözlerini kapadı ve ayinin sözlerini tersten okudu. Diğer rahiplerin ritüele devam etmelerini umuyordu; yoksa sonsuzluğun içinde yok olacaktı.

Karanlık tarafından yutulmaya başlayan rahip, hiçlik içinde yine uzun bir yol almaya başladı. Bir rüyadan uyanır gibi irkilen rahip büyük bir ağacın dibinde bağdaş kurup oturur hâldeydi, etrafında ise kimonolu insanların döndüğünü görüyordu.

***

Şaşkın bakışlar arasında doğrulan Yüksek Rahip, kıyafetinin içinde sakladığı yerden kristal şişeyi çıkartıp ay ışığında herkesin görebileceği şekilde kaldırdı. Diğer rahipler Ağaç’ı tavaf etmeyi bırakıp Yüksek Rahip’in diyeceklerini beklemeye koyuldular.

“Bu, dostlarım bizi kurtaracak olan şey: Tanrı Rüzgârı… Sizlere başımdan geçen olayları elbet anlatacağım. Ama bir önceliğimiz var şu an; ülkemizi kurtarmak. Lütfen beni takip edin.”

Hep birlikte okyanusun kıyısına doğru gidip kıyıda bağdaş kurarak oturdular. Dualarını edip olacakları gerçekleştirmek için geriye kalan son şeyi yapmak kalmıştı artık. Şişenin kapağını büyük bir hevesle açan rahip olacakları beklemeye koyuldu. Fakat hiçbir şey olduğu yoktu. Düşman gemileri olduğu yerde duruyordu. Hızlıca düşündü adam. Neydi? Bir şey eksik olmalıydı. Konuşmalarını düşündü: Kâbuslar, kutsal kelime, Kami, Kaze… Ve o an anladı. Kami, “Adımı anmayı da unutma,” demişti.

“KAMİKAZE!” diyerek Tanrı Rüzgârı’nı serbest bıraktı adam. Önce müthiş bir sessizlik oluştu. Ardından kulakları sağır edecek bir biçimde çatırtılar gelmeye başladı düşman gemilerinin olduğu yerden. Müthiş tipi, koca gemileri küçük birer dal parçasıymış gibi kırmaya, ortadan ikiye bölmeye, yok etmeye başladı. Yüzlerce gemi suyun dibini boylamaya başlamıştı bile. Hep birlikte Kami’ye şükreden rahipler mucizenin ne demek olduğunu bizzat yaşıyorlardı. Yüksek Rahip gözlerini sevinçle dikmiş geniş sulara bakarken ansızın sulardan kopup gelen bir parçanın kendisine isabet edeceğini tahmin edememişti. Başına aldığı darbeyle yığılan adam derin rüyalara gömülmüştü.

***

“Vay be! Rüya içinde rüya ha! Kendimi aşıyorum artık. Şu araştırmalara bir ara versem iyi olacak.” Yatağında uzanmış, okurken uyuya kaldığı kitabın sayfaları göğsünde açık, irkilerek uyanmıştı adam. Rüyasında macera yaşayan bir rahipti. Nasıl olmasındı?  Yazacağı yeni romanı Japon mitolojisinden izler taşıyacaktı ve günlerce bunun için araştırma yapmıştı. Artık rüyalarına girmeye başlamıştı bu durum. Gayet normaldi yani.

Akşam olmuştu artık. Demek ki uzunca bir süre uyumuştu. Araştırdığı kitabın neresinde kaldığını anlamak için masasının başına geçip loş ışık yayan lambasını açtı. Kurnaz tanrı Kami’nin olduğu kısımdaydı. Bu tanrı kendisine gelen insanlardan kâbuslarını isterdi. Kâbuslarından kurtulacağını zannedenler hemen kabul ederdi antlaşmayı. Hâlbuki ona inananlar kâbustan kurtulamazdı. Bu sinsi tanrı o kötü hayalleri kullanarak dünyayı yok etmeye çalışırdı; her kâbus bir başkasını doğurur bu böyle sürüp gider, tanrı da kâbusları almış olurdu(!). Karşısındakini kandırmak için de tüm dünyaya, tüm insanlara hükmettiğini söylerdi. Asıl hükmettikleri, anlaşmaya vardığı kişilerdi; onları kukla olarak kullanıp kargaşa yaratırdı evrende. İnsan zihninin hastalıklı yapısı, aklına hayaline gelmeyen tüm kötülükleri ortaya çıkardığı için bulunmaz bir nimetti onun için. Kuklalarını oynatır, onları zamandan zamana gönderir olmuş olan ve olacak olanları bozmaya çalışırdı. Çünkü istediği gücü ona vermemişlerdi: tüm insanlara hükmetmeyi.

Bugün için yeterince çalıştığını düşünen yazar kitabını kapattı. Zihninde Kami, Hashihime vs. daha birçok mitolojik varlıkla meşgul olup dişini fırçalamak üzere lavaboya gitti. Bir yandan dişini fırçalarken öte yandan kurguya bu olayları nasıl yedireceğini düşünüyordu. Başı ağrıyordu artık. Dikkatini toplayamıyordu son zamanlarda ve şu anda olduğu gibi. Aynaya bakarken bir anda nabzı hızla atmaya, kalbi boğazına doğru çıkmaya başladı sanki. Diş fırçası elinden düştü. Gözlerini kırpıştırdı; kapayıp açtı, bir daha, bir daha ve bir daha. Hayır, yine oradaydı; gerçekti. Aynadaki yansımasında, bileğinin iç kısmında kırmızı bir el izi duruyordu.

Kukla” için 10 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Temaya yaraşır çok başarılı bir öyküydü. Büyük keyifle ve merakla okudum. Konu, işleyiş, kurgu ve final çok güzeldi. Öykünün adı da içerikle tam uyumlu.
    Kaleminize kuvvet.

  2. Merhabalar.
    Çok güzeldi öykünüz. Mekanlar, köprü ağaç ve diğer ortamlar da güzel resmedilmişti. Final harikaydı giriş de başarılıydı.
    Ellerinize sağlık. Gelecek seçkilerde de görüşebilme umuduyla.

  3. Merhabalar,
    Öncelikle Meczup isimli öyküme yorum yaptığınız ve beğendiğiniz için teşekkürler. Yazım hataları hususunda da size katılıyorum. Kısa sürede kaleme alınan öyküler için yazım hatası olması gayet normaldir. Buradaki öykülerin okurken kurgusal ve edebi yönlerini daha ön planda tutmaya çalışıyorum. Öykünüze gelirsek; ilk etapta gayet keyifle okuduğumu söylemeliyim. Masalsı anlatımınız çok başarılı, temayı çok iyi yakalamışsınız ve daha ilk paragrafta akis (yansıtma) sanatını kullanmanız ve daha sonra bir kaç yerde de bu sanatı görmek keyifliydi diyebilirim. Ayrıca tarihsel olaylara da değinmeniz öykünüzün kalitesini arttırmış diye düşünüyorum; fakat final kısmını pek beğenemedim. Hani masalsı anlatımdan gerçeğe döneceğini biliyordum; ama daha etkili bir son bekliyordum: Yazar yerine bir pilota (ilk intihar saldırısını yapıp bunu başlatan ve kukla olan birine) konu bağlansaydı daha etkili olabilirdi diye düşünüyorum.
    Genel hatlarıyla keyifli bir öykü olduğunu tekrar belirtmeliyim.
    Ve “kaleminize sağlık”
    Ve tekrar görüşmek dileğiyle… 🙂

    1. Öyküyü bu denli ayrıntılı incelediğin için teşekkür ederim. Dediğin son da gayet uygun olabilirdi; yazmanın özgürlüğü diyelim… Hepimizden farklı ve güzel fikirler çıkması bu seçkiyi değerli kılıyor gözümde.
      Tekrar teşekkür ederim okuyup yorumladığın için.
      Yeni öykülerde görüşmek üzere.
      😊

  4. “Hepimizden farklı ve güzel fikirler çıkması bu seçkiyi değerli kılıyor gözümde.” Size canı gönülden katılmıyorum. Öykü seckisinin öyküleri çok kaliteli… Birbirinden güzel insanlarla burada bulunmak ise apayrı güzel… Tekrar görüşmek dileğiyle kendinize iyi bakın:)

    1. Aynı şeyden bahsediyoruz aslında: seçkideki öykülerin muazzamlığı… Ben size canı gönülden katılıyorum; farklılıkların güzelliği adına!.. 🙂 Görüşmek üzere, hoşçakalın.

  5. Aaa pardon yanlışlıkla katılmıyorum yazmışım zaten anlam baya bir bozuk olmuş “canı gönülden katiliyorum” diyecektim :S Herhalde telefonun azizliğine uğradım otomatik düzenle yaptı ve biraz ayıp oldu:( Kusuruma bakmayın 🙂

    1. Fark ettim bir tuhaflık olduğunu; ondan size katıldığımı ifade ettim. Hepimizin başına gelebilir. Kusura bakacak bir durum yok, estağfurullah. Sıkıntı yapmayın lütfen… 😊

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *