Öykü

Marioti

O hafta ardı ardına üç deniz kazası birden yaşanınca, yıllar önce unutulan söylentiler kulaktan kulağa tekrar yayılmaya başlamış. Deniz cadısının uykudan uyandığını, sokakta oynayan beş yaşındaki çocuk bile arkadaşına fısıldıyormuş. Huzurlu, barış dolu günler bir anda hiç yaşanmamış gibi unutulmuş, kasaba korku pelerinin altında nefessiz kalmış.  Özellikle de geceleri korkunun egemenliği artıyor, kasabanın erkekleri pencere önünde sigaralarını tüttürüp derin derin iç çekerken, kadınlar çocuklarına sarılıp mırıldanarak dua okuyorlarmış. Bunu bana söyleyen adam yalvarırcasına gözlerime bakıyor, bir şeyler yapmam gerektiğini söylüyordu.

Artık gerçeği öğrenme zamanınız geldi. Bu dünyada yaşayacağı yılları, ayları değil de birkaç günü kalan bir adam olarak zamanında anlatamadığım, kendime sakladığım her şeyi yazacağım.

Deniz cadısının ilk çıktığı anı dün gibi anımsıyorum. O zaman henüz on sekiz yaşında, iri yarı bir delikanlıydım. Babam gibi balıkçı değil konserve fabrikasında çalışan, ayağı sürekli toprakta olan biri olmayı seçmiştim. Fabrika bizim kasabanın iki saat uzağındaydı. Her gün bisikletimle gider gelirdim. Ancak büyük ekonomik kriz onu yutunca, babamın küçümseyen bakışlarını görmezden gelerek yanında balığa çıkmaya başladım. Annemi üzmeyeceğimi bilsem çoktan başka bir şehre giderdim ama kaybettiği dört çocuğundan sonra gözünün içine baktığı, koklamaya kıyamadığı evladı olduğumdan gidemedim, içimdeki fırtınalarla kaldım burada.

Kasaba denizle geçinirdi. Denizle geçinenler, denize saygı duyar, anlayışlı ebeveynler gibi kaprislerinin, çılgınlıklarının, günden güne değişkenlik gösteren ruh halinin dinginleşip sakinleşeceği zamanı bekler. Bense ne denize, ne de babama saygı duyuyordum. Babama kızgın olduğum kadar denize de kızgındım. Denizin hırçınlığında hırçınlaşıyor, onunla boy ölçüşeceğim, onu yeneceğim anların hayaliyle yaşıyordum. Bana göre kasabalılar korkaktı, babam da. Kötü havalarda ihtiyaçları olsa bile denize açılmazlardı. Uzattım farkındayım ama onu ilk gördüğüm anı anlatmadan önce ruh halimi bilmenizi istedim. O gün yine denizin hırçınlığı üzerindeydi. Hava da ona eşlik ediyordu. Bulutlar siyaha çalmış, bir yerlerde yıldırımlar düşüyor, babam denize çıkılmayacağını söyleyip duruyordu. Benim hazırlandığımı görünce başını bile kaldırmadan bugün kalmalısın dedi. Öyle dedi ya omuz silkip umursamadan, hırsla dışarı çıktım. Berbat havada limana doğru inmeye başladım. Rüzgâr yürümemi zorlaştırıyor, sanki geri dön çağrısı yapıyordu. Benim dışımda bir kişi bile yoktu sokaklarda. Belki de beklediğim gün bugündür dedim kendi kendime. Tek başıma tekneye atlayıp açıldım. Dalgaların kucağında beşikteymişçesine sallanıyor, güçlü kollarımla dümeni tutmakta zorlanıyordum. Mücadelem çok uzun sürdü. Bağırıyor, haykırıyor beni yenemeyeceksin diyordum. Deniz de tekneme daha hızlı vuruyor sanki benimle alay ediyordu. Kollarımda derman kalmamıştı, gittikçe yenildiğimi fark etsem bile kabul edemiyordum bunu. Çok büyük bir dalga teknemi alabora ettiğinde artık göreceğim son şeyin koyu gökyüzü ve vahşi deniz olduğunu düşündüm, çırpınmalarım gittikçe yavaşladı, gücüm tükendi, teslimiyetin dinginliğine bıraktım kendimi. Denizin beni yutmasına izin verdim dibe doğru inerken. İşte tam o anda beni sımsıkı saran bir varlığı hissettim. Kaygan, halat benzeri bir şey… Sadece dokunabiliyordum, gözlerim kapalıydı, açmaya cesaretim yoktu. Ne olduğunu anlayamadan hızla dibe çekilmeye başladım. Ondan sonrası karanlıktı benim için.

Gözlerimi açtığımda yaşayıp yaşamadığımı anlayamadım önce. Belki de ölmüştüm ve ölüm böyle bir şeydi. Etrafıma bakındım. Soğuk, büyük bir salon… Eşya yok. Ayağa kalkıp incelemeye başladım. Duvar olarak gördüğüm, deniz kabuklarıydı. Bir duvarcı ustasının elinden çıkmış gibi öyle düzenli yerleştirilmişti. Yerler de duvarlar gibi deniz kabuklarıyla kaplanmıştı. Kapı yoktu. İçerinin doğal bir aydınlığı vardı. Çok yüksek tavan yukarıya doğru daralarak uzuyor en tepe noktasından güçlü bir ışık yayılıyordu. Sanki büyük bir huninin içindeydim. Bağırmaya çalıştım, sesim çıkmadı. Sadece dudaklarımı oynatabiliyor ama konuşamıyordum.  Beni saran, belki de kurtaran o varlık buraya getirmişti demek. Denizin dibinde mi yoksa yeryüzünde miydim onu bile bilmiyordum. Şaşkınlığım biraz azalınca duvarlara vurmaya başladım. Ellerimi kanatıncaya kadar vurdum. Kanayan ellerimde tuhaftır ki acı yoktu. Çırpınmanın bir işe yaramayacağını anlayıncaya kadar denedim, denedim. Çok uzunca bir süre sonra yere çöktüm, gözlerimi kapattım. Tam o anda yanımda bir şey hissettim. Rüzgârıyla gelmişti. Üzerime soluğunu üfler gibiydi. Bir cesaret açtım gözlerimi. Gördüğüm şeyi size kelimelerle nasıl ifade edebilirim? O güne kadar gördüğüm en güzel ve en çirkin yaratık bana bakıyordu. Bir genç kız yüzü ama korkunç büyüklükte bir yılan gövdesi. Etli dudaklarını açtığı anda uzun yılan dili tenime değdi. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Korku, heyecan, merak hepsinin toplamında donup kalmak… Yaratık diliyle tüm vücudumda gezindi. Belki benden üç kat daha büyüktü. Sonra sürünerek etrafımda dolaşmaya başladı. Tir tir titriyordum. Burada bu garip yerde genç kız kafalı bir yaratığın yemi olacaktım. Yaratık birden silkindi ve yılanın deri değiştirmesi gibi o kocaman bedeninden sıyrılıp bir insana dönüştü. Kollarıyla beni sardı. Bense yarı baygın halde onun yeni halinin esiri oldum. Evet, yanlış okumadınız. Size deniz cadısı diye anlattığım, döğüşerek, bıçaklayarak elinden kurtulduğumu söylediğim yaratık benim ilk kadınım oldu. Marioti- ona taktığım isim buydu- tekrar onu ilk gördüğüm haline dönüşüp beni sararak yukarıya doğru çıkardı, kayaların arasından deniz fenerinin dibine bıraktı. Ne bir veda, ne bir bakış, öylesine, bir çöp bırakır gibi… Bense, bir yandan beni bırakmamasını istiyor, bir yandan da ondan korkuyordum. Yine de ondan kopamazdım. O günden sonra deniz fenerinde yaşamaya başladım. Önceleri yalvar yakar vazgeçirmeye çalıştınız ama tüm kasabayı koruduğuma ve deniz fenerinden ayrılırsam deniz cadısının intikam alacağına hepinizi inandırdım. Bu büyük yalana inandınız. Nasıl inandınız bilmiyorum ama inandınız. Zavallı annem tekneyle gelip bana ihtiyacım olduğunu düşündüğü eşyaları bırakır, sarılıp hasret giderirdi. Babamsa benimle bir daha konuşmadı. İkisinin de cenazesine gitmedim, bir saniye bile olsa deniz fenerinden ayrılmak istemiyordum. Tutkuyla bağlanmıştım altında yaşayan Marioti’ye. Geceleri ona seslenir yukarı çıkmasını beklerdim. Bir kez bile dışarı çıkmadı. Bir kez bile onu görmedim. Derinlere dalıp onu aradımsa da boşunaydı tüm çabalarım. Gitmişti, kalbimi de beraberinde götürerek.  Artık ölüyorum, yarattığım efsanenin de benimle birlikte ölmesini istiyorum. Kendim yarattım, kendim öldüreceğim. Marioti, tek aşkım, elveda.

-Mektup burada bitiyor efendim.

-Kaç gün olmuş öleli?

-On günü geçmiş dedi doktor. Yanında bir de şunu bulduk.

-Nedir bu iğrenç şey?

-Uzmanımızın ilk belirlediğine göre kurumuş yılan derisi. Yine de bu kadar büyük bir yılan olamayacağını söyledi. Belki de mektupta yazan şey!.

-Mektup filan yok tamam mı? Bunu aklınızdan çıkarmayın. Yıllarca yalnız yaşayan bir delinin yazdığı saçmalıklara mı inanacağız şimdi? Hadi elinizi çabuk tutun. Bir an önce gidelim buradan. Şu yılan şeyini ve bu aptal mektubu da yakın hemen.

Marioti” için 13 Yorum Var

  1. Seviyorum sizin öykülerinizi okumayı. Adlandıramadığım bi’ farklılık var. Mesela buradaki o fantastik lirizm çarptı beni. Kurgusu ve finali de çok güzeldi. Denizin dibindeki “huniye benzer” tasviri sevdim. Kısa bir öykü ama ilk satırından itibaren zihnimde film izler gibi yol aldı öykü.
    Kaleminize kuvvet.
    Açıkçası sonraki seçkide ne yazacağınızı merak ettim şimdiden 🙂

  2. Çok teşekkür ederim. Ülkemizin yaşadığı bu zor günlerde “kaleme tutunmak” bile güç geliyordu bana. Sözleriniz enerji verdi. Sonraki seçkide görüşebilmek ümidiyle….

  3. Yüreğinize sağlık. Yapmış olduğunuz tasvirler harikuladeydi. Sonunu hiç bu şekilde düşünmemiştim. Gözüme tek takılan şey ise olaylar arasındaki geçişin biraz hızlı olmasıydı. Bunun dışında dediğim gibi muhteşemdi.
    Yeni öykülerinizi de merakla bekliyorum. Kaleminize kuvvet.

  4. Öykünün sonundaki diyaloglar olmasaymış daha iyi olabilirmiş. Kullanılan dilin üstüne düşüldüğü belli, üslup da yerindeydi. Başarılı ve hoş bir öykü olmuş. Yazar takibe alınmalı.

    1. Merhaba;
      Yazarken ben de bu konuda tereddütte kaldım aslında. Ancak “elveda” da bırakınca bir eksiklik hissettim. Onun için döngüyü kapamaya çalıştım. Okuyup değerlendirdiğiniz için çok teşekkür ederim.

  5. Paragraf başını seyrek kullanmanız okurken beni yormadı. Zira üslubunuz harika. Fakat belirtmem gerekir ki gözlerim bir sonraki satıra inerken zorlandı.

    Olanı anlatmak yerine yepyeni birer dünya kuruyorsunuz. Çok güzel işler de ortaya çıkıyor.

    “Etli dudaklarını açtığı anda uzun yılan dili tenime değdi. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Korku, heyecan, merak hepsinin toplamında donup kalmak… Yaratık diliyle tüm vücudumda gezindi.” Cinsel tacize girmiyor mu bu?

    Bir de düzeltme önereceğim:
    “Benim dışımda bir kişi bile yoktu sokaklarda.”
    “Benim dışımda tek bir kişi bile yoktu sokaklarda.”

    Kaleminize sağlık. Umarım seçkiye sektirmeden devam edersiniz.

    1. Merhaba, öncelikle çok teşekkür ederim okuduğunuz ve değerlendirdiğiniz için. Bir yoksunluk hissedebilirdim sizden geri dönüş almasaydım.
      İnanır mısınız paragraf başını seyrek kullandığımı siz söyledikten sonra fark ettim. Kendimi kaptırmış olabilirim.
      Yılan kadının dokunması böyle oluyor demek ki cinsel taciz değil de belki de sevgi gösterisidir onunki. Belki böyle seviyordur, kim bilir?
      Düzeltme önerinizi de hemen uyguladım kendi dosyamda. Yazdığınız şekli daha vurucu olmuş.
      Seçkiye devam etme konusuna gelince, bu platformu seviyorum. Verilen kelimelere bir anlama yüklemeye çalışarak yazmak hoşuma gidiyor. Bazı dönemler kendi kendime de yaptığım bir uygulama bu aslında. Umarım bu ortamda -hepimizin-öyküleri devam eder.

      1. Yılan kadının iletişim çabasının taciz olmayabileceği konusunda haklısınız. Ben bireysel olarak düşünmüştüm, bir insan gözüyle. Halbuki kedi-köpek gibi bir çok yaratık için yalamak bir sevgi ifadesi. Mağara insanları bile, çocuklarının bir yeri incindiğinde öpmüyor, yarayı yalıyordur. (Çok mu iğrenç oldu dersiniz?) Bir köpekbalığı için karşısındaki bir yabancı varlığı tanımak için burnu ile yokluyor.

        Ejderhanın Dişçisi öyküsünden sonra, elimden geldiğince yazılarınızı takibe almaya karar verdim. Hatta internette sizi aradım bile. Üç kişi çıktı karşıma. Bir aslan terbiyecisi, bir radyocu, ve bir de Hindistan’da yaşayan Budist. Daha önce kedi sevdiğinizi belirttiğiniz için, aslan terbiyecisinde karar kıldım.

  6. Merhaba arslan terbiyecisi olamazdim. Bence arslan ve terbiye yan yana gelmemesi gereken iki kelime… radyoculuk konusunda cok amatör denemem oldu oglumla birlikte. Formasyonum muhendislik. Cok uzun yillar sadece meslegimle ilgilendim. Merak edip arastirma zahmetiniz gurur verdi bana. Kayıp Rıhtım dışında da öykü yazma çalışmaları yapiyorum. Bunlari da belki paylaşma şansım olur bir gün, bakalım. ..

  7. Başarılı bir öyküydü. Betimlemeler yerli yerinde olmuş. Öykü ne kısa ne gereğinden uzun olmuş. Anlatılabilecek her şey anlatılmış. Finali de etkileyici buldum. Ellerinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *