Öykü

Şaman Kızı

Karanlık ve soğuk bir geceydi. Gökyüzü kara bir çarşafla yeryüzünü örtmüş, başlangıcını ve bitişini saklamıştı. Havanın kemik kıran donduruculuğu ise nefes almayı zorlaştırıyordu. Her zamankinden daha sessiz ve karanlık olan bu gecede içim telaşla dolmuş, evime doğru yürüyordum. Mevsimin alışılmış kırıcı rüzgarları bile buraları terketmiş, otları yapayalnız bırakmıştı. Bahar güneşinin altında kırağı tutan otlar, gece tamamen buza dönüşmüştü. Etrafı kaplayan sessizliği kıpırdatmaktan çekinircesine, dizlerime dek ulaşan otların arasında ufak adımlarla yürüyor, donmuş otların kırılırken çıkardıkları ufak çıtırtı seslerini dinliyordum. Hem ay hem de geceleri ışık saçıp, okyanusun en karanlık yerlerini bile aydınlatan yıldızlar bu gece bizi terketmişti. Gecenin bilinmezliği dehşetle karşımda duruyordu.

Işığın bile ulaşamadığı önümdeki hiçliği delercesine eve doğru ilerliyordum. Her şey fazla sakindi. Ben hariç… Endişe artık bir kez içime yer edinmiş ve tohumunu dikmiş, karanlık ise onun suyu olmuştu. Gece benliğimi ele geçirircesine beni sarıp sarmalamıştı. Korkmaya başlamış ve gecenin bu saatinde evden kaçıp gölün kenarına gittiğime iyice pişman olmuştum. Annem bir kez daha haklı çıkmıştı. Geceleri dışarı çıkmamalıydım, fazla tehlikeliydi bir kız için. Adımlarımı hızlandırdım ve tahtadan yapılma ufak evimizin silüetini uzaktan gördüm. Ne kadar annem köyün şamanı olsa da köylülerden asla yaptıkları için bir karşılık almazdı. Beni ise istemememe rağmen zorla yetiştiriyordu. Hastaları iyileştiriyor, güneye yapılan akınlarda yaralanan savaşçılarımızı iyileştiriyor, toprağın verimliliğin artması için büyüler yapıyor, ritüelleri yönetiyorduk. Buna rağmen derme çatma bir evde yaşıyorduk. Köyün dışına doğru, gecenin en yoğun bulunduğu yerde…

Karanlık ile alıp veremediğim yoktu, aksine karanlıkta kendimi daha bi’ kendim gibi hissederdim. Bazı geceler evden kaçar ve gölün kenarına inerdim. Brandr ile birlikte saatlerce otururduk. Bu da öyle gecelerden biri olmasına rağmen, hepsinden farklı hissettiriyordu. Şüphesiz, bu gece bir şeyler olacaktı. Fırtına öncesi dehşet veren sessizliğin tam merkezindeydim. Farkındaydım çünkü içime bir kez bu his doğmuştu ve hiç de yanılacak gibi hissettirmiyordu. Eve yaklaşmıştım ve kapının hafifçe aralanmış olduğunu gördüm. Böyle bırakmış olmam mümkün değildi. Evden kaçtığım zamanlarda ihtiyatlı davranırdım. Annemin kalkıp beni aradığını düşünmek istesemde, içeriden gelen anlam veremediğim sesler evde birisinin olduğunu bana söylüyordu. Arkama dönüp kaçmak cazipti ama içimdeki dürtü ilerlememi söyledi. Ona uydum ve kapıyı ucundan yavaşça ittim. Kapıdan çıkan tiz gıcırtı sesi belki de bu gece havaya karışmış olan tek sesti. Her bir adımım bir öncekinden daha da sessiz olacak şekilde ilerledim. Evi kaplayan ağır ve boğucu havayı rahatsız etmeyi göze alamazdım. Hepsinden öte, geceyi rahatsız etmeyi göze alamazdım. Elimde olsa nefes bile alıp vermezdim.

Annemin odasına doğru ilerledim. Büyüleri için kullandığı otlar, tozlar, kemikler ve daha onlarca şeyin kokusu burnuma akmaya başladı ama onlarla birlikte hepsinden daha da baskın olan kanın kokusu derinden gelmeye başlamıştı. Midem bulanmış, iyice dehşete düşmüştüm. Odanın kapısı yarısına dek açıktı. Sonuna dek açtım. Kalbimi tamamen ele geçirmiş olan korku gözlerimi kapatmamı emretsede, içeriye, karanlığın ötesini görmeye çalışarak daha da dikkatle baktım ve o iki sarı ruhsuz gözü gördüm. Ürpertici ve korkunç; en acımasız savaşçıyı tereddüte düşürecek kadar korkunç… Gecenin bile onu görünce kaçmayı dileyeceği aklıma gelirken anladım ki gecenin her zamankinden farklı olarak sakin olmasının sebebi o sarı gözlere sahip olanı rahatsız etmemek içindi. Rüzgar, gözlerin sahibini rahatsız etmemek için esmiyordu…

Gözlerim karanlığa alıştığından karşımdaki dev bir figürü tüm ayrıntısıyla görebiliyordum. Sandalyede oturuyor olmasına rağmen tüm odayı varlığı ile doldurmuştu. Gözleri ise tek bir yöne bakmasına rağmen her yeri, her şeyi görüyor gibiydi. Farkındaydı varlığımın. Aşağı bakan gözlerini takip edince sandalyenin ayaklarının arasında annemin vücudunu gördüm. Karnı açılmış, içindekiler dışarıya saçılmış… Çıplak ayakları annemin hareketsizce duran kollarının üzerindeydi. Ellerinde ise annemin içindekiler vardı. Korkudan donmuşçasına, gece ile birlikte onun seyircisi olmuştum. Ne yapacağımı ne düşüneceğimi bilmezce sadece izliyordum annemin yenilmesini. Gözlerini yavaşça bana çevirdi ve ellerindekini aldığı yere bıraktı, sanki telafi edebilecekmiş gibi… Gözlerim dehşetle büyürken, o ise çenesinden aşağı doğru sakallarından inen kanı sildi. Bir ayağımı her an kaçmaya hazırlamak için geriye atarken, keskin ve ölümcül dişlerini gücünün kanıtı olarak gösterdi. Kanla bezenmişti ve dişlerinin aralarında annemden arta kalan parçalar vardı. Ayağa kalktı ve ağzını açtı.

Gel buraya.

 

Aksine, kaçmak için arkaya yeltendim. Bir ayağımı zaten geriye atmıştım, aklımdan geçen ise hemen arkama dönüp önümdeki şeytandan kaçmak iken ayaklarım adeta sahibi ben değilmişçesine ilerlemeye başladı. Yaşadığım korku yetmezmiş gibi vücuduma da söz geçirememeye başlamıştım. Olanları adlandırmaya çalışırken aklımdan tek geçen bunları hak edecek ne yaptığımdı… Usul usul ölümüme yürüyordum. Şaşkınlıktan bağıramıyordum bile. Kaçışımın olmadığını anlamıştım. Anlama ile birlikte kabullenme de geldi. Tek dileğim artık karşımda beni bekleyen ölümün, benden istediğini acısızca almasıydı. Ayaklarım ona doğru ilerlerken annemden arta kalan sıcak birikintiye bastım. Artık annemin parçalanmış vücudunun üstünde, canavarın huzurundaydım. Bir zamanlar yüzdüğüm yerin bu sefer üstünde yürümüştüm. İstemsizce çıkmış olduğum ölümüme olan yürüyüş tamamlandığında, önümdeki canavarın kıllı elleri beni boğazımdan yakaladı. Artık kabus ile gerçeklik arasındaki ince çizgideydim. Ancak önümdekini reddedişin bir anlamı yoktu. Kabullenmiştim ve geriye kalan tek şey sebebini öğrenmekti.

Se- sen de kimsin ve benden ne istiyorsun?

Ben mi kimim, ufak insan? Beni oldukça iyi tanıyorsun.

Ha-hayır seni tanıdığımı zannetmiyorum.

Uğruna kanlar akıttığınız, kurbanlar sunduğunuz Tanrı, Tyr’im.

Artık ince çizgi yok olmuş, kabusun tarafına düşmüştüm.

O zaman neden bize bunu yapıyorsun?

Gülümsedi.

Birazdan doğudaki köyleri katlederek buraya ilerleyen ve tüm bu toprakları yakacak olan savaşçılar geliyor. Ben ise yaşanacakların öncüsü olarak sizleri ziyaret etmek istedim. Kendimi eğlendirmek için.

O zaman neden bir tek bize saldırdın?

Hala bir cevap alamamıştım. Neden gecenin bir saatinde varlığına bile sadece inancımızla ulaştığımız Tanrılardan biri Valhalla’dan inip, kendisini evimde göstermiş, annemi katletmiş ve içindekileri yiyordu?!

Sadece talihsizdiniz. Başka bir sebep yok. Göklerden inerken yolum buraya düştü ve bu vahşeti sana göstermek istedim.

Yüzünden, varlığından, kokusundan yayılan kötülük içime akıyordu. Gözümü kapatıp ölümümü kabullenmiştim ki, bana seslendi.

Gözünü aç. Bu gösteriyi kaçırmak istemezsin.

Bu sefer de gözlerim beni dinlememişti. Köyün tam ortasında, onlarca metre yukarıdaydık. Gece ileriden, doğudan aydınlanmaya başlıyordu. Dedikleri doğru ise bu yeni bir günün doğumu değildi, tüm sevdiklerim için gelecek günlerin ölümüydü.

Meşaleler ile geldiler.

Tarlaları yaktılar.

Tüm sevdiklerime tecavüz ettiler.

Kan akıttılar ve gittiler.

Ben ise bir izleyiciydim. Biraz önce olanlar ise Tanrı’ya sunulmuş bir ritüeldi. Bizler ise kurbandık… Her şeyi izletmişti bana, kan oluk oluk her bir evden akıyor, ateş her yere yayılıyordu. Duman, kan kokusu ile birleşmiş, havada dans ediyordu. İstediklerini aldılar ve göklere kurbanlarını sundular. Tyr’in ise memnuniyeti yüzünden okunuyordu.

Böylesi daha iyi.

Kendimi sesini duyduktan bir an sonra yere çarpmış bir şekilde buldum. Bacaklarımdan ve kaburgalarımdan gelen çatırtıları duyarken gözlerim acıdan kapanmış, ağzım ise köşelerinden yırtılırcasına açılmıştı. Her şeye haykırıyor ve lanet ediyordum. Odin’e, Thor’a, Tyr’e, Loki’ye! Valhalla’ya… Ağlayacak gücüm bile kalmamıştı.

Gözlerimi açmaya çalışırken hemen yanı başımda Brandr’ı gördüm. Gözleri oyulmuş ve kafası hariç bedeninin geri kalanı yoktu. Başının yanında kime ait olduğunu bile bilmediğim kollar ve ayaklar duruyordu. Etrafa bakınca gördüm tüm meydana yayılmış sahipsiz başları, kolları, gövdeleri…

Sakın uykuya dalma, şaman kızı. Bekleniyorsun gökler tarafından.

Ve ortadan kayboldu. Ne kastettiğini anlamamıştım ancak burada, çaresizlik içinde uzanırken, tüm tanıdıklarımın kanları içinde kıvranırken yeminimi içtim.

Seni öldüreceğim. Ne Tanrı olmanı ne de göklerde olmanı umursayacağım.

 

Odin’in sesini duyduğumda, yüzlerce bedenin ortasında yapılması gereken ritüel, şiir tanrısı Bragi’nin ilmi eşliğinde bana öğretildi. Etrafımda bedenler yanarken, vücudum onlarla birlikte küle dönüşüyordu. Çığlıklarım geceyi dehşetle doldururken, gökler bile titretiyordu.

Rüzgar esmeye başlamıştı.

Bekleyin beni.

Uzak bir geçmişte canlanıyor,

Annemin gözleri,

Cansız, ruhsuz, dehşetle dolu.

Sevdiklerimin ortasında yatarken,

Tamamladım ritüeli, kanlar içinde.

Bir savaşçıya dönüşürken bedenim, yok oldu toprağın üstünde.

Yükseldim dokuz gezegen arasından.

O‘nun sesini duyduğumda, yaşadım,

Yürümek istediğimde uçtum,

Görmek istediğimde, hissettim.

Açıldı bilgeliğin kapısı.

Sadece bir kavramdı kader, gücümün sınırları altında.

Valhalla’nın kapısında buldum,

Benliğimi.

Anlayış ve kavrayışın ötesinde,

Korku içindeydi Tanrılar,

Yıldızların ötesinde,

Diz çökerlerken,

Af dileyen gözlerini oydum.

Hugin ve Munin uçarken,

Geri ve Freki beni karşıladı.

Ulu kapıdan geçerken,

Göstermedim hiç birine af.

Süzülürken içeri haşmetimle,

Kozmosun tahtında oturan

Aesir’in Efendisi karşıladı beni.

 

Odin dedi ki:

Seçilmiş olan…

Şaman kızı, aştın sınırlarını.

Yıktın gerçekliğini ve ulaştın göklere,

İntikamın ise avuçlarının içinde.

Getir bana onu, derken arkamda suret buldu sarı gözler.

Kalp atışı, pişmanlıkla dolu…

Tyr’in kaderi gözlerimin önüne serilirken,

Kalbini yediğimi gördüm.

Odin, hepimizin babası beni kutsarken,

Başkaldırdım bir çocuk gibi.

Öfke ile mızrağını çekerken ilk ‘Şaman’, Odin

İleri atıldı öfkesi ile,

Mızrağı ile benliğimi derlerken

Aktı zaman ve boşluk içimden.

 

Savaşın Tanrısı dedi ki:

Aradım kaderi olmayanı,

Benim cevapsız sorumdun.

Doğmayınca, zorladım kozmosun sınırlarını,

Kanlar içinde doğmak gerektiğini,

Bir savaşçı olman gerektiğini anladım.

Gördüm Odin’in sağ gözünü,

Bilgelik için sunulan göz gibi,

O da kapanmıştı.

 

Bilgeliğin Tanrısı dedi ki:

‘O’, tek olan, onu buldum,

Kozmos’u aşan, varlığı ve yokluğu aşan,

Beni ve seni aşan,

Öncesini ve sonrasını aşan,

Başlangıcı ve sonu aşan.

Öğrenebilmekti kendimi,

Tek arzum.

Var edildim evladım,

O’na meydan okuyabilmemiz için.

Kader gözlerimin önüne serilirken,

Gördüm, babamın doğumunu ve yok oluşunu.

Kendisi ile beraber çöken Valhalla’yı,

Ateşler içinde bıraktım.

Kanlarını ve hatıralarını

Akıttım yeryüzündeki

Savaşçılarının başlarına.

Devam ederken göklere olan yolculuğum,

Misafir etti beni, ‘O’.

Tahtında otururken,

Ayaklarımın altına dizildi kozmoslar.

Bahsetti bana Odin’in kozmosundan.

‘O’ dedi ki:

Bilgeliğini mutlak gördü,

Adaletsizliği yayarken,

Güçlüleri sevmekten zevk aldı,

Kendisi güçsüz iken…

Umarsızlığı ile zevk içinde,

Yok oluşunu gördü bilinememezlik içinde.

Şimdi,

Sana bırakacağım Odin’in diyarını,

Adaletle yöneteceksin şaman kızı, Gilla,

Bedenin yokluğa karışırken,

Bilincin uyanacak,

Var olacaksın her bir kavramda.

Gözlerimi kapatıp, bana hülyasını gösterirken,

Annemin gözleri canlandı,

Zamanın kumları arasında.

Tek olanın huzurunda, korkuyla dolu, güçsüzlüğümle dolu,

Başımı öne eğdim ve arzularken dileğimin

Kaderin ağına dokunacağını;

Tek arzum ki unutabilmek beni ben yapanı.

Vücudum boşluğa akarken,

Eridi O’nun vücudunda benliğim.

Şaman Kızı” için 16 Yorum Var

  1. Vikinglere yaraşır şekilde oldukça kanlı bir öykü olmuş. Özellikle son kısımlarını çok beğendim, elinize sağlık.

    1. Beğendiğinize çok memnun oldum. O kan ve vahşeti bir nebze de olsa size yansıtabilmişsem en azından görevlerimden birini yerine getirebilmişim. 🙂
      Son kısım için ise katılıyorum, tatmin olmadığım bir çok nokta olmasına rağmen, son kısımdan memnunum. Sanırım hikayeyi ilk oluştururken önce sonu keşfetmemden kaynaklı olsa gerek.
      Teşekkür ederim yorumunuz için, bir sonraki ay tekrar görüşmek dileğiyle.

  2. Homeros’un İlyada’sına benzer son bölüm gerçekten başarılı. Yalnız başlardaki dehşet ve korkuyu sanki biraz daha iyi anlatabilirdiniz. Yine de kendini okutan bir hikaye olmuş. Elinize sağlık.

    1. Son bölümü beğenmenize gerçekten çok sevindim. Geçen gün yakın bir arkadaşımın elinde görmüştüm ve kısaca bir göz atmıştım. Belki o tarz bir şey yazabilir miyim diye düşünürken, denemeye karar verdim. Fark etmiş olmanız beni çok sevindirdi. Başlardaki dehşet ve korku için ise farklı yorumlar olsa da bende sizin gibi yetersiz görüyorum. Karakterin yaşadığı dehşeti veremedim maalesef. Vakit ayırıp okuduğunuz ve yorum attığınız için çok teşekkür ederim.

  3. Merhaba, kanlı ve vahşi, betimlemeler yeterli ve akıcı olmuş. Pek bir hataya rastlamadım. İnsan eti yiyen tanrı tasvirini görünce aklıma Kronos’un çocukları yediği geldi.Ellerinize sağlık gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle…

    1. Merhabalar, betimlemeleri yeterli bulmanız beni çok sevindirdi. Yunan Tanrı’ları hakkında ise maalesef pek bir bilgiye sahip değilim ama siz Kronos’tan bahsedince ilgimi çekti, kelime doğru ve yeterli olmasa da, ‘yamyam’ Tanrı modeli oldukça ilginç. İlk fırsatta araştıracağım. Değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Tekrar görüşmek dileğiyle…

  4. Viking konulu karanlık bir havada başlayan bir eserin vahşet içermesini bekliyordum ama bu gördüğüm düşündüğümden de fazlaydı… Her saniye kararan o son içimi parçalarken en sonunda rahatlama ve karmaşayı tekrar yaşadım. Güzel bir hikayeydi teşekkürler.

    1. Ben vahşeti yeterli bulmazken, değerli okuyucuların yeterli bulmuş olması hem şaşırttı hem de mutlu etti. Final ise kesinlikle farklı bir karmaşıklığın içinde rahatlamaydı. Vakit ayırıp okuduğunuz ve yorumladığınız için çok teşekkür ederim.

  5. Merhaba;
    Öykünün ilk kısmı açıkçası daha güzel geldi bana, bilemiyorum sanki şiir kısmı fazla uzun. Ya hep mensur şiir şeklinde olmalıydı ya da öykünün finalinde kısa bir şiir. Tabii bu şahsi görüşüm.
    Betimlemeleriniz gayet güzel. Aslında konu da güzel özellikle göğe yükselip köyü izlediği sahne öykünün etkileyiciliğini artırmış ama şiirin fazla uzun olması öykünün ivmesini tekrar düşürmüş gibi.
    Kaleminize kuvvet.

    1. Merhabalar,
      Aklımda fikir, ilk kısmı, yani ‘Tanrı’ seviyesine ulaşmadan önce genç bir kızın olayı nasıl anlatacağını düşünerek yazdım. İkinci kısımda ise ‘Tanrı’laştığı için artık bir genç kız gibi konuşmayacağını ve hikayesini farklı bir şekilde ifade etmesi gerektiğini farkettim. En doğru yolu da şiir olarak gördüm. Yine de olsun, eleştiriniz çok anlamlı, ivmeyi düşürmüş olması bir eksiklik, çok teşekkür ederim. İleride kesinlikle dikkat edeceğim etmenlerden birisi olacak.
      Betimlemeler ise beni biraz uğraştırdı, ilk kez kahraman bakış açısı kullandığım bir öykü yazdım ve betimlemelerin altından kalkamayabileceğimi düşündüm. Beğenmiş olmanız beni çok sevindirdi. Vakit ayırıp okuduğunuz ve yorumladığınız için teşekkür ederim. Sonraki seçkilerde tekrar ve tekrar görüşmek üzere…

  6. Merhabalar. Gayet güzel bir öyküydü elinize sağlık. Öyküdeki vahşeti ben de yeterli buldum, hatta bazı kısımların aktarılışı fazla bileydi. Yalnız genç bir kızın annesinin o şekilde katledişine karşı verdiği tepti ne kadar gerçekçiydi? Bilemiyorum. Ben de Öznur Babur gibi öykünüzün sonundan çok başını sevenlerdenim ama bu sonunun güzel olmadığı anlamına gelmez; benim manzumla pek aram yok o sebepten. Tekrardan ellerinize sağlık diyerek gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

    1. Merhabalar, öyküyü beğendiğinize sevindim. Ne kadar gerçekçiydi, güzel bir soru bence. Bu öyküde kendimi en çok eleştirdiğim konu benimde o açık olmak gerekirse. İlk kez vahşetin bu kadar olduğu bir hikaye yazıyorum. Belki de o yüzden iç düşünceyi ‘yeterince’ isabetli veremedim. Bir dahaki sefere karakteri daha fazla benimsemeye çalışacağım artık. Bunu belirttiğiniz için teşekkür ederim. Şiir kısmına gelirsek, çoğu kişinin şiirle arası yok sanırım. Bende çok sevdiğimden kaynaklı sürekli denemek istiyorum ama biraz azaltmaya gitmem gerekiyor. Vakit ayırıp okuduğunuz ve değerlendirdiğiniz için teşekkür ederim. Tekrar görüşmek üzere.

  7. Romantik üslubun en belirgin özelliği yazarın okuyucunun yakasından çekip o ana sürüklemesi diye düşünüyorum. Bu nedenle “kemik kıran donduruculuğu” kaldırmanızı, yerine bir okuyucu olarak bütünleşebileceğimiz bir ifade sunmanızı tercih ederim. Kemik sızlatan, burun akıtan gibi mesela…

    “Etrafı kaplayan sessizliği kıpırdatmaktan çekinircesine, dizlerime dek ulaşan otların arasında ufak adımlarla yürüyor, donmuş otların kırılırken çıkardıkları ufak çıtırtı seslerini dinliyordum.”
    Mümkün olduğunca aynı cümlede hatta aynı paragrafta aynı kelimeyi kullanmamanızı öneririm. (Gerçi ben bu cümlede üç kez aynı, kelimesini kullandım ya, hadi öyle olsun bu sefer.) düzeltme okumalarında göstereceğiniz bu dikkat hem öykünüzün çerçevesini düzenleyecek, hem de bu çaba sayesinde, yani daha yerinde bir kelime arayışıyla kaleminiz sivrilecektir.

    Havanın kemik sızlatan soğukluğu (kıran donduruculuğu) nefes almayı zorlaştırıyordu. Mevsimin alışılmış kırıcı rüzgarları bile buraları terketmiş, yapayalnız bırakmıştı tabiatı (otları). Bahar güneşinin altında kırağı tutan otlar, gece tamamen buza dönüşmüştü. Her zamankinden daha sessiz olan bu gecede içim telaşla dolmuş, evime doğru gidiyordum (yürüyordum). Etrafı kaplayan sessizliği kıpırdatmaktan çekinircesine, dizlerime dek ulaşan otların arasında ufak adımlarla yürüyor, donmuş otların kırılırken çıkardıkları ufak çıtırtı seslerini dinliyordum. Hem ay hem de geceleri ışık saçıp(,) okyanusun en karanlık yerlerini bile aydınlatan yıldızlar (bu gece) bizi terketmişti. Gecenin bilinmezliği dehşetle karşımda duruyordu.

    Yukarıda kendimce düzenleyip tekrar size sundum. Asıl amacım bir fikir çatışması yaparak ikimiz için de faydalı olmasını düşündüğüm bir etüt yaratmaktı. Paragraftaki anlatımlar biraz dağınıktı, düzetmeyi öneriyorum. Önce soğuktan, sonra kendisinden, sonra karanlıktan bahsederse okuyucu yazdıklarınızı zihninde yaratmakta zorlanmaz. Paragrafın en vurucu cümlesini de en sona bırakmışsınız.

    “Gökyüzü kara bir çarşafla yeryüzünü örtmüş, başlangıcını ve bitişini saklamıştı.” Güzel bir ayrıntı.
    Kırıcı rüzgarlar, harika bir ayrıntı. İleride kullanmak sakın çekinmeyin.

    Hastaları ayağa kaldırıyor (iyileştiriyor), güneye yapılan akınlarda yaralanan savaşçılarımızı iyileştiriyor, toprağın verimliliğin artması için büyüler yapıyor, ritüelleri yönetiyorduk.

    “Karnı açılmış, içindekiler dışarıya saçılmış” ve “Büyüleri için kullandığı otlar” gibi genellemeler yerine belirli nesneler kullanmanız (bağırsakları – ısırgan otu, deve dikeni vs…) daha uygun olacak diye düşünüyorum.

    Öykünün ortalarına doğru düz bir yazı yolladığınızı, geçen aydaki gibi farklı bir kurgu kurmadığınızı düşünürken ters köşeye yattım. Elinize sağlık. Gelecek ay görüşmek dileğiyle.

    1. Merhabalar ve ilk olarak böylesi dolu dolu bir eleştiri için teşekkür ederim, kesinlikle çok şey öğretti.
      -‘Kemik kıran donduruculuk’ konusunda kesinlikle haklısınız. Yazarken çok mantıklı gelmişti ama şimdi düşününce sızlama gelimesi kullanılması gereken kelimeymiş. Siz belirttiğinizde ise ‘işte’ aradığım buydu dedim. Kesinlikle daha oturaklı.
      -‘Ot’ kelimesi ise orada başıma bela oldu. Halbuki bir cümlede aynı kelimeyi tekrar kullanmamaya çalışırım sürekli. O kısımda işin içinden çıkamayınca olduğu gibi bıraktım. Büyük hatalarımdan birisi oldu. Kesinlikle kontrollerde daha dikkatli olmam gerekiyor. Böylesi amatör hatalardan kaçınmak gerekiyor.
      -Düzelttiğiniz paragraf için teşekkür ederim. ‘Tabiat’ kelimesi o tıkandığım noktada beni kurtarabilirmiş gösterdiğiniz gibi. Hem dönemin dili itibariyle hem de öykünün geneline yayılmış dil ile uyumlu.
      -Farklı ot isimleri de harika bir ayrıntı. Hiçbir mazeretim yok bu konuda. Düşünemedim bile. Teşekkürler, kesinlikle sonraki seferlerde daha dikkatli olacağım konulardan birisi olacak.
      Tekrardan teşekkür ederim. Hem okudunuz hem de böylesi alternatifleri de sunulmuş harika bir eleştiride bulunmuşsunuz. Müteşekkirim. Gelecek ay tekrar görüşmek dileğiyle.

  8. Merhaba 🙂
    Enteresan derecede epik bir öyküydü. Böylesi kocamanlı mevzulara hızlı hızlı dalıp çıkabileceğini tahmin etmemiştim ilk başlarda.
    Yer yer “azıcık sorunlu” bulduğum cümleler olsa da o kadar da dert edinilecek şeyler değillerdi. Keşke okurken not alsaydım, öykü çok uzun olduğu için tek tek değinmenin iyi bir fikir olmadığını düşünerek… Olsun. Dediğim gibi, az ve hafifti o sorunlar.

    İlk bölümü bir “tanrısal anlatıcı” için uygun dilde bulabilirdim lakin bir Viking kızının, bir şaman kısının o ifadeleri kendi zihninden geçirebileceğini pek sanmıyorum. Betimlemeler ve ifadeler, arada bir benzer kelime tekrarlarına girse de çok güzel -ki güçlerinin bir kısmını bu tekrarlardan alıyorlar- fakat… “Sahici” değiller. Elbette yarattığın karakter onları hayal edebilecek yapıda olabilir. Sanırım o noktada bir şey diyemem fakat bir karakterin zihninden anlatılıyorken, karakterin böylesi içsel konulara çok özel bir eğilimi yoksa basit ifadelerin seçilmesini tercih ederim.
    Ama, öyle olsaydı öyküye yayılmış dehşet yeterince iyi verilebilir miydi bilemiyorum. O da ayrı bir konu.

    Şaman kızı Tanrı olduktan sonra her şeyin destansı bir anlatıma geçmesi, lirik hale bürünmesi akıllıcaydı. Tebrik ederim. Yine de, o noktaya kadar oaln süreçte (mesela, ritüelin yapılmasında) anlatım kocaman atlamalar yapabildiyse, o bölümde de atlamalar yapılıp şiirin biraz daha kısa tutulabileceğini düşünüyorum. Gereksiz kısımlar var mıydı? Emin değilim fakat şiirden pek anlamayan birisi olarak (utanırım) daha kısa olmasını dilediğime eminim.
    Şiir konusunda yetkin olmadığım için o bölümün yetkinliği konusunda bir şey diyemeyeceğim. Bazı ifadeler dışında keyif aldığımı söyleyebilirim sadece.
    Bir de, öykünün son dizesini okuduğumda “sanki devam edecek gibi” dedim. Hatta, sayfayı yeniledim ki bir yükleme hatası mı oldu, burada kesilmiş olamaz diye… Olay akışı orada durabilir, sorun değil. Ama belki iki dize daha eklense ve tüm şiir kapalı bir kapsüle konsa… Ya da, emin değilim ama, dizeler dörtlü-ikili ya da uygun gördüğün başka şekilde gruplara ayrılsa da o kısım tam grubun sonuna denk gelse daha “evet, burada bitti” hissini verebilirdi.
    Tekrar ediyorum, şiirden hiç ama hiç anlamıyorum. Güzel yönlerini tek tek sıralamadım elbette ama çok fazlalardı 🙂 Biliyorsun nereleri olduklarını.

    Okuması keyifliydi. Bu ay herkes çok güzel ve birbirinden farklı şeyler yazmış. Teşekkür ederim sana ve diğer arkadaşlara.
    Diğer seçkilerde görüşmek dileğiyle 🙂

    1. Merhabalar 🙂
      Eleştirinizi haklı buluyorum, ilk kez kahraman bakış açısını kullanıyorum ve ortaya çıkan sıkıntı bundan kaynaklı. Yazarken nedense o gecenin her zamankinden daha farklı hissettirdiğini düşündüm. O yüzden ana karakter her zamankinden daha farklı bir hissiyattaydı, en azından ben öyle hissettim. Ama evet, normalde böyle şeyler düşünecek bir karakter olmadığını düşünüyorum bende. Maalesef yapay durmayacağını düşünmüştüm, bir dahaki sefere bu konuda daha dikkatli olacağım.

      Şiiri neden uzun tuttuğuma gelirsek, sanırım buradaki çoğu kişinin böylesi uzun şiirler okumadığını, bu yüzden farklı bulup, hoşlanabileceklerini düşündüm. O yüzden içimden geldiği gibi yazdım, ki gereğinden uzun oldu sanırım.

      Vakit ayırıp okuduğunuz ve değerlendirdiğiniz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki ay tekrar görüşmek dileğiyle 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *