Öykü

Sarı

“Parıltımızı yitirecek kadar uzun zamandır bekliyoruz bu karanlıkta.” diye söylendi Afif, dudaklarını kıpırdatmadan.

Kefyan, uzakta duran Denah’tan sakınarak “Sanki istesen gidebilecekmişsin gibi…” diyerek sessizce cevapladı alayla karışık.

Afif hızlıca Denah’a doğru seğirtip karşısında durdu. Denah, onu zapt etmek için yanına verdiği Kefyan’ın olması gereken yere doğru baktı. Korkuyla taifenin içine karışan Kefyan, görünmemek için sürünerek ilerliyordu.

“Bize çok sözler verdin Denah!” diye tısladı Afif ve ekledi “Kâinat dolusu altınımız olacağını beklerken buraya hapsolduk.”

Denah’ın “Kiminle konuştuğuna dikkat et!” diyen gözleri büyüyüp ışıldayarak Afif’in azalmış parıltısını gölgeye çevirecekken birden durup eski haline döndü.

Deliksiz bir karanlığın ortasında bekleyen gruptan çıkan cılız aydınlık, altlarındaki metalik zemini aydınlatıyor, ama ne üstte ne de dört bir yanda yansıyacak bir yer bulamadan, bir adım ötelerinde kaybolup zifire karışıyordu.

Denah, boyunu uzatıp kulaklarını büyüttükten hemen sonra Afif’e tutundu. Afif de kuyruğuyla en yakındakine dokunduğu anda zincir tamamlanmış ve tüm taife birbirine tutunarak parlamaya başlamıştı bile.

 

Cem sabırsızlıkla bekliyordu Mecnun’u. Ne demişti: “Düdük büyülüymüş! Ölüleri canlandırır, ecinnileri köle eder, hazine buldururmuş amma onu kullanmak için muska takılmalıymış”

Cem’in boynundaki cevşeni çıkardığı vaki değildi. O yaşına kadar burnu bile kanamamış; yaşıtlarının çoğu tatillerini kırık çıkıklarla geçirirken, o hep yanaklarından sağlık fışkıran bir çocuk olarak bu yaşına kadar gelmişti. Ninesinin kuvvetli inanç ve itikadıyla ettiği dualar eşliğinde doğar doğmaz boynuna taktığı muskanın gücüne kendisi de inanıyor ve onsuz adım atmıyordu. Taşıdığı muskadan olsa gerek, Mecnun bu büyülü düdük olayını anlattığı günden beri, içi içine sığmıyor, türlü hayallerle günlerini geçirip, geceleri mutlu uykulara düşüyordu.

Babasının işleri kötüye gittiğinden beri eve çöken kasvet ve huzursuzluktan çıkış yolu arayan tüm aile çeşitli yollara başvurup duruyor ama geçim sıkıntısı gün geçtikçe bellerini büküp boyunlarını eğdiriyordu.

Cem de, dinlediği masallar, okuduğu öykülerden etkilenmiş çocuk aklıyla büyülü bir düdükten bahseden Mecnun’a inanmış, tüm umutlarını bir hazine bulup sevdiklerini kurtarmaya bağlamıştı.

Mecnun tekinsiz bir sırıtışla nefes nefese yanına geldiğinde yüzündeki ifadeyi anlamlandıramayıp boş gözlerle bekledi Cem.

“Koş lan koş, treni kaçırmayalım!”

Sirkeci’den kaçak bindikleri trenden Yedikule’de inene kadar, Mecnun dayısından duyduğu hazine hikâyelerini anlatmıştı bile. Hem de bire bin katarak dallandırıp budaklandırmış Cem’in hayâllerini de renkten renge boyamıştı.

Metal tabutlarda gömülü gâvurların mezarlarındaki küp küp altınlar, takılar, surların dibine gizlenmiş geçitlerle gidilen yeraltı sarayları, bostanların altında saklanmış mücevherler, değerli taşlar, eski görkemli günlerin arkasından gelen savaşlarla isteyerek veya istemeyerek gizlenmiş tonla hazine onları bekliyordu.

Mecnun’un dayısının arkadaşlarına tarif ettiği eski mezarlıkların olduğu yere geldiklerinde hava kararmaya başlamıştı. Şimdi geri dönseler eve dönmeleri birkaç saati bulurdu. Bu bile yeterince geç ve azar işitmesine yetecek bir zaman demekti. Biraz daha gecikirse de meraklanacak ve üzüleceklerdi. Tüm bunların muhasebesini yaparken hava kararmadan büyülü düdüğün çalışmayacağını bu yüzden de en azından karanlığın iyice çökmesi gerektiğini düşünen Cem dönüp gitme fikrini, elleri dolu bir şekilde kapıdan girdiğinde ailesinin yüzünde göreceği mutlu ve şaşkın ifadeyi hayal ederek bastırıyordu.

Mecnun zaman geldi deyip düdüğün durduğu mor keseyi çıkardı. Heyecanla Cem’e uzatıp açmasını ister gibi yaptı. Büyülü bir düdüğü değil kullanmak dokunmak için bile abdestli, muskalı olunması gerektiği öğretildiğinden açmaya yeltenmemişti hiç.

Cem yıkık mezar taşlarının arasında ayağa kalkıp besmeleyle düdüğü keseden çıkardı. Eski sarı madenden bir denizci düdüğüydü bu. Garip bir pipo görünümlü bu düdük Mecnun’un dedesinin dedesi tarafından deniz kenarında bulunmuş ve hakkında daha fazlası anlatılmayan bir aile yadigârıydı. Uzun süre denizde kaldığından yüzeyi aşınmışsa da ağırlığı ve mat rengiyle asaletini belli ediyordu.

Mecnun düdüğü dudaklarına götürüp üfledi.

Denah ve taifesi karanlığı süpürecek kadar kuvvetli esen rüzgârla beraber iyice parlamaya başladılar. Işıkları tüm zifiri doldurup hiç gölge bırakmadığında ortalıkta hiç biri de kalmamıştı.

Afif, Mecnun’un korku dolu gözyaşlarını çatal diliyle yalayıp tenini kokladığında tadından ve kokusundan tanımıştı kendisini düdüğe hapseden büyücünün soyundan olduğunu.

Denah düdüğü alıp yerin yedi kat dibine götürürken, Kefyan, Cem’le oynamaya başlamıştı. Etrafında basit büyülü sözler dolanan ve boynunda uyduruk yazılar taşıyan insanlarla oynamak binlerce yıldır hep en büyük eğlencesi olmuştu.

Sarı” için 4 Yorum Var

  1. Merhabalar. Çok hoş bir öyküydü, önceki öyküleriniz gibi. Anlatım yer yer masalsıydı ama yadırgamadım aksine hoşuma gitti. Daha uzun ve detaylı olabilirdi belki öykü. Mezarlık gibi mekanlar daha detaylı resmedilebilirdi; bu tip ilginç yerler okuyucuyu öyküye çekecektir fikrimce. Sonu da ayriyeten hoşuma gitti. Ellerinize sağlık, umuyorum ki gelecek seçkilerde de görüşürüz.

  2. Ouvvv. Bir dehşet öyküsüü…
    “Engin Yıldırım” adını görünce hemen koştum, imkanını yakaladığım anda okudum ve gene kısacık yere ustaca sığdırılmış harika şeylerle muhatap oldum. Öyle güzel bir düş ki… Her şeyi yerli yerinde.
    Daha önce bu kadar ürkünç şeyler yazdığını anımsamıyorum. Ya da, benim boş zamanıma denk geldi. Bilemiyorum.
    Tebrik ederim. Ve, elbette, teşekkür ederim 🙂
    Öykülerine verdiğin isimlere asla alışamayacağım sanırım. “Av” konusunda yaptığımız minik tartışmada haklıydın. Fakat, burada da benzer bir “sorun” yaşadım.
    Dert değil. Ben de zaten isim vermeyi beceremiyorum, o konuda eleştiri yapmak haddime değil 🙂
    Gelecek aylarda görüşmek dileğiyle…

  3. Yorumunuz için teşekkür ederim.
    Bu öykünün ismi, biraz geçtiği dönem, biraz İstanbul, biraz da çocukluğumla ilgili; Benimle aynı dönemlerde yaşayanların anlayabileceği şekilde bencilce konulmuştur. Mazur göreceğinizi umarak bu öyküyle ilgili pek açıklama yapmayacağım.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *