Öykü

Son Viking

Herkes gün doğmadan başlaması muhtemel savaşı sessizlik ve korku içinde beklerken, o, sabırsızlanıyordu. Mırıldandığımı duyup kendisiyle konuştuğumu düşündüğü için olsa gerek bana hayatını anlatmaya başladı. Yaklaşık yarım saat geçmesine rağmen konu doğumuna gelmemişti. Savaşı beklerken ne kadar sabırsızsa, hayatını anlatırken de o kadar sabırlıydı. Her şeyi tane tane anlatıyor, hiçbir detayı kaçırmıyor, önemli olduğunu düşündüğü cümleleri, aynı anlama gelen başka cümlelerle destekliyor, hatta konuyu örneklerle süslüyordu. Yavaş ama iştahla anlatıyordu hayatını.

Pek öyle zeki, bilgili biri sayılmazdı. Tarih bilgisi, hepimize ilkokulda ezberletilen, en temel, basmakalıp ve içinde bir sürü mantık hatası barından saçmalıklardan öteye gitmiyordu. Mesela son bir yüzyıldır dünya iki devletten meydana gelmekteydi: Kuzey ve Güney. Bunu biliyordu ama nedenini açıklayamıyordu. Daha önceki yüzlerce devlete ne olmuştu? İşte, tam da burada ilkokul düzeyindeki bilimsellikten çıkıyor, ebeveynlerinden duyduğu uçuk kaçık hurafelere sığınıyordu. Benle konuşurken önündeki küçük kaya parçasının üzerine metal pusulasını bırakmış bir piyade tüfeği mermisini pusulanın üzerinde çeviriyordu.

Pusula sadece Öncü askerlere verilirdi. Öncüler, askerler içinde en ilginç gruptu. Hem hayatta kalmak için gerekli tüm eğitimi alırlardı hem de ölüme gönderilirlerdi. İkişerli gruplar olarak hareket ederdi, Öncüler. Her ikiliden birinde bir adet piyade tüfeği ve iki mermi, diğerinde ise sadece bir mermi bulunurdu. Elinde mermi olan asker gerekli durumlarda rakip askerin dikkatini dağıtırken diğeri de düşmana saldırıyordu. İkiliden biri ölürse diğeri gelip silahı ya da mermiyi alıp savaşmaya devam ediyordu. Bir düşmanı alt ederlerse onun silahını almaları gerekiyordu. Geri dönenlerin, başarırlarsa yanlarında alt ettikleri düşmanın silahını getirmeleri rütbelerini yükseltmelerinin gereğiydi.

Doğada yalnız başına hayatta kalma eğitimi zaman kaybı olmaması ve kaçmamızı engellemek için Öncüler dışında kimseye verilmiyordu. Öncülerin aldıkları eğitimden dolayı değerli, en önden ve neredeyse silahsız bir halde düşmanın üzerine gönderildikleri içinse değersiz oldukları düşünülebilirdi. Öncüler, kolay vurulmaması için kısa boylu ve zayıf askerlerden seçiliyordu. Ancak bana ayaküstü otobiyografisini yazan bu adam, iriyarı biriydi. Bu fizikle Öncü olması ve sabırsızlıkla savaşı beklemesinden belliydi ki bu adam Öncü olmak için gönüllü olmuştu. Beni, ne tür bir psikopat Öncü olmak için gönüllü olur, benim elimde olsa bu savaşa katılır mıydım gibi binbir türlü düşünceden koparan şey geveze askerin son dediği oldu.

“…Atalarım Viking’miş benim.”

“Ne? Kim dedi bunu?” diye şaşkınlıkla sordum.

“Dedim ya işte babam anlattı, hatta atalarımdan kalma bazı eşyalar gösterdi.” dedi gururla.

“Bildiğimiz Viking?”

“Evet, bildiğimiz Viking, savaşçı olan.”

İçimden bir cümle geçti, cümleyi ölçtüm tarttım ama Öncü askerin gözündeki parıltıyı görünce cümle boğazımda düğümlendi, yutkundum.

“Ne kalmış atalarından?”

“Miğfer, zırh, kılıç filan… Savaş malzemeleri işte… Aradan geçen onca yıldan, sanayi çağından bile çok sonra, bana düşen de bir piyade tüfeği mermisi ve bir pusula oldu.”

Yeni ve tek arkadaşımdan böyle bir cümle beklemiyordum, bir de sohbetimizi bölen patlama ve ardı arkası kesilmeyen silah seslerini. Ben de herkes gibi toparlanıp silahıma koşmadan önce, bu ilginç muhabbet başlamadan yaptığım şeye, dua etmeye devam ettim. Hemen duamı tamamlayıp siperdeki yerimi aldım. Ateş etme yetkisi ve silahı olanlar ateş ediyor, biz ise ikinci bir emre kadar siperde bekliyorduk. Ateş etme yetkisi Nişancılarda vardı. Öncülerin aksine sınırsız mermi harcayabilirdi, Nişancılar. Biz Erler ise yetki ve mühimmatı rüyamızda bile göremiyorduk.

Çatışma sabahın ilk ışıklarına kadar sürdü. Karşı tarafın artık durduğunu fark ettikten yaklaşık üç dakika kadar sonra biz de ateş etmeyi kestik. Şimdi birileri plan yaparken bize de nöbet tutmak kalmıştı. Nöbet sırasında gözlerim Viking arkadaşımı arıyordu. Herhangi bir taarruza girişmemiz halinde en önde saldıracaklardandı o.

Benle birlikte bekleyen askerlerin bir anda hareketlendiğini görünce komutanımızın geldiğini anladım. Komutan geldi, selam vermeyi es geçti ve doğrudan konuya girdi. “Şu, karşıdaki iki tepeye dağılıp gözcülük yapacaksınız.” Hızla yola koyulduk. Zifiri karanlıkta düşmeden ve birbirimize çarpmadan yürümeye çalışıyorduk. Yol ayrımına geldiğimizde iki gruba ayrılıp yürümeye devam ettik. Benle beraber yürüyen iki askerin arasında, açıkça görülebilen bir husumet vardı. Esmer olan asker, sarışın ve gözlüklü olan askerin gözlüğünün ay ışığında parlaması durumunda düşman tarafından fark edilip onun yüzünden vurulacağımızdan endişeleniyordu. Oysa şu an bir ay ışığı varsa bile bizden çok uzakta bir fotoğrafçının kadrajını süslüyor, bir şaire ilham oluyor ya da âşık bir çifte güzel bir manzara sunuyor olabilirdi. Ama bizim bulunduğumuz yere ay ışığı bile uzaktı.

Dünyanın henüz normal varsayılabilecek bir köşesinde olduğumu hayal edip ormanın sessizliğinde yürüyordum. Hırgür sesleri bir anda mı çıktı yoksa daldığım hayallerden mi duyamadım bilmiyorum ama başımı çevirip baktığımda iki asker itişip kakışıyordu. Düşman askerleri mi saldırdı diye düşündüm önce, daha sonra bizim iki asker olduğunu anladım. Havanın iyiden iyiye aydınlanmaya başladığını da o zaman fark ettim. Hayallere dalmışken zamanın nasıl geçtiğini de iki askerle aramdaki mesafenin açıldığını da fark etmemiştim. Onları ayırmak için yanlarına doğru koşmaya başlayacağım anda gökyüzünde bir ateş topu gördüm. Ateş topunu görmem ve askerlerle aramıza düşmesi bir oldu.

Gözlerimi açtığımda aradan ne kadar zaman geçmişti bilemiyordum. Gökyüzü açık ve güneşli olsa gerekti, ancak ağaçlardan gökyüzünü görmem mümkün değildi. Önceki geceden aklımda kalan sadece patlama ve silah sesleriydi; şimdi onların yerini kuş cıvıltıları ve böcek sesleri almıştı.

Güçlükle ayağa kalktım. İki askerden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladım. Hangi yöne doğru yürüdüğüm hakkında en küçük bir fikrim bile yoktu. Ormanlık alandan çıkıp yön tayin edebileceğim bir şeyler görmeyi ümit ediyordum. Bir süre yürüdükten sonra aklıma bir soru işareti takıldı ki aslında bu kendime ilk sormam gereken şey olabilirdi. Yönü tayin edebildiğim zaman hangi yöne gidecektim? Düşman topraklarına girmek ölüm demekti; kendi topraklarıma doğru yürümek ise savaş alanına dönmek daha kötüsü belki de savaştan kaçtığımın düşünülmesi durumunda ihanetle suçlanmam anlamına geliyordu. Diğer iki yönden birinde sahil ve deniz vardı, savaş alanına gelirken denizi uzaktan görmüş; hafif bir esintiyle gelen tuz kokusunu içime çekmiştim. Geriye kalan tek yön de uçsuz bucaksız doğaydı. O an benim için doğada yalnız başıma kalmak, savaş alanında bir kurşunla vurulup ölmekten daha korkunç bir fikirdi. Kararımı verdim ve emin adımlarla gittiğim yönün savaş alanı olduğunu umarak yürüdüm.

Uzun süre yürümeme rağmen ormandan çıkmak bir kenara ağaçlar gittikçe sıklaşıyordu. Biyolojik saatim tehlike çanlarını çaldığını, öğleni çoktan geçtiğimizi, savaş alanına varamadan karanlığın çökmesinin çok da uzak bir ihtimal olmadığını söylüyordu. Çok uzaklardan bir patlama sesi geldi. Ses yankılandığı için, sesin geldiği yönü tahmin etmek güçtü. Gözlerimi kapatıp ağaçlara çarpmamayı umarak, sesin geldiği yönü tahmin etmeye çalıştım. Bir yandan da küçük adımlarla, ses çıkarmadan ilerliyordum. Bir patlama sesi daha geldi, bu defa daha yakından gelmişti sanki. Gözlerim kapalı, sesin geldiği yöne kulak kabartmış yürürken ayağım bir şeye takıldı ve yere kapaklandım.

Toparlanıp baktığımda takıldığım şeyin bir asker olduğunu anladım. Bir düzine askerin tam ortasındaydım. Bunlar bizim Öncü askerlerimizdi. Daha doğrusu onlardan geriye kalanlar. Kiminin kolu, kiminin bacağı kopmuş, daha şanslı olanlar ise vurularak ölmüştü. Ayağa kalkıp etrafıma bakındığımda az ötede bir çalıdan dışarı doğru sarkan başka bir askerin bacağını gördüm. Belki yaşıyordur diye o tarafa doğru koştum. Yanına vardığımda askerin yaşamadığını anladım. Bir de onun Viking dostum olduğunu… Çalılıktan özenle çıkardım onu. Yeryüzündeki son Viking de böyle ölmüştü işte. Vücuduna isabet eden 9 gramlık bir pis metalle… Geri dönünce, eğer şanslıysam bana da aynısı olacaktı. Diğer ihtimali düşünmek bile istemiyordum.

Viking arkadaşımın cebinden pusulasını çıkardım. Doğaya yöneldim. Viking dostuma son kez dönüp baktım. Kömür karası teni ağaçların arasından süzülen güneş ışığı altında parlıyordu. Önceki geceki gibi mırıldandım ama bu defa dostumu da konuya dâhil ederek. Karşıma nelerin çıkabileceği hakkında en küçük bir fikrim olmadan yürümeye başladım, doğanın ortasında, yalnız başıma.

Son Viking” için 5 Yorum Var

  1. Merhaba;
    Güzel bir öyküydü. Temayı farklı şekilde ele almışsınız ve açıkçası hoşuma gitti bu. Kurduğunuz cümlelere bakılırsa yazı konusunda daha doğrusu ifade etme konusunda yeteneklisiniz. Cümleleri ve ifade biçimini sevdim. Tek yerde takıldım: “Psikopat” kelimesi. Elbette öyküde kullanılabilir bir kelime ama anlatım dilinize yakışmamış; muadili bir kelime daha hoş olur sanki. Zira bu şekilde yumuşak giden anlatım “psikopat” kelimesinin dahliyle duvara tosluyor. Yerine “arıza” gibi bir kelime olabilir gibi. Yazara çok müdahale ettim sanki 🙂 Ettim zira cümle kurmanızı beğendim gerçekten. Önümüzdeki seçkilerde de umarım okuruz öykülerinizi.
    Kaleminize kuvvet.

  2. Merhaba,
    Öyküyü ve yazım tarzımı beğenmenize sevindim. Psikopat kelimesine siz söyleyene kadar takılmamıştım. Sanırım yakın dönemde okuduğum kitaplardan etkilenerek yazdım onu. Bir dahakine daha dikkatli olurum.
    Değerli yorumunuz için teşekkürler.

  3. Merhabalar. Güzel bir öyküydü. Özellikle öncünün tereddütlerini ve yaşadığı dehşeti iyi yansıtmışsınız. İnsanın asla almak istemeyeceği bir bilet gibi öncü olmak, Son Viking hariç… Viking temasını da oldukça iyi kullanmışsınız. Özellikle ikinci yarıda hikayeyi iyice yaşadım, ki nefes alış-verişim bile karakterimizin yaşadıkları ile senkronize oldu. Yazım tarzınız konusunda ise eleştirebilecek bir nokta bırakmamışsınız. Belki tek söyleyebileceğim şey yer yer gördüğüm gereksiz kelimelerdi. ‘Çıkarılsa da olurdu’dan öteye ise hiç geçmediler. Ellerinize sağlık, gelecek seçkilerde görüşebilmek dileğiyle.

    1. Merhaba,
      Öyküyü beğenmenize sevindim. Gelecek sefer eleştirinizi dikkate alarak yazacağım. Yorumunuz için teşekkürler, gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle.

  4. Merhabalar ve hoş geldiniz. Tema için farklı ve bir o kadar da başarılı bir öyküydü, tebrikler. Rahatsız olduğum tek yer son iki paragrafta ardı ardına geçen Viking kelimesiydi. Dostum, demeniz kafi olurdu doğrusu. Bunlara ek okuması kolay bir diliniz var, bu akıcılığı sağlamış. Seçkiye renk katacaksınız belli, o potansiyeli gördüm sizde 🙂 Umarım gelecek seçkilerde de görüşebiliriz. Ellerinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *