Öykü

Sürgün

Burayı yaptırırken amacım bambaşkaydı. Tahta çıktığımdan beri yaptırdığım yapılar içinde, görüntüsü işlevinin önüne geçen tek yapı burasıydı. Şu an burada olmam, buranın hem kendi amacına hem de benim atfettiğim değerlere farklı bir anlam yüklüyor. İşlevi denizdeki gemilere yol göstermekti, ama ben buraya başka işlevler yüklemiştim. Diyarın tüm yörelerinden, Küre’nin bütün kıtalarından gelen gemiler ilk olarak burayı görecek ve kim olursa olsun nefesi kesilecekti. Ömrünü denizlerde geçirmiş kart denizciler, gittikleri her limanda, her handa burayı anlatacaktı. Böyle harika bir yapıyı yapabilen bir krallığın ne kadar büyük olabileceğini söyleyeceklerdi.

Tabii ki tüm övgüleri hak ettiğimi düşünmüyorum. Böyle büyük bir yapının inşa edilebileceğini hayal edebilip bunu kağıda döken mimarlar; her bir taşı ince ince işleyip her birini ayrı ayrı sanat eseri haline getiren taş ustaları; bu taşları çıkartan, taşıyan ve bu binayı inşa eden işçiler hak ediyor bütün övgüyü. Ben sadece kral olarak üstüme düşeni yaptım ve bu insanları bir araya getirip onlara emeklerinin karşılığında paralarını verdim. Yukarıdaki ve aşağıdaki tanrılar biliyor ya, onlara hak ettiklerini fazlasıyla verdim.

Hanedanımız uzun süredir tahtta olmasa da, binlerce yıldır tahtı işgal eden hanedanlardan çok daha fazla işler yaptık. Özellikle dedem ve ülkeyi kalkındırma sevdasından çocuk bile yapamayan amcam ve bu sebeple tahta geçme şansına erişen ben.

Hanedan değişimi ve lordlar arasındaki kavgalar ve savaşlar, krallığımız için alışılmamış bir şey değil. Ancak bunlar binlerce yıldır sadece hanelerin çıkarları ve zenginlikleri için oldu, ta ki dedem tahta çıkana kadar. Dedemin büyük dedesi, tahtı tamamen kendi çıkarları için ele geçirmişti ve dedeme kadarki tüm krallar da bu geleneği sürdürmüştü. Dedemin babası ölmek bilmemiş, dedemin tahta çıkmaya yönelik tüm çabalarını bertaraf etmişti.

Dedem daha çok küçük yaşlarda sanat ve felsefe eğitimi almaya başlamış, krallıktaki soylu erkeklerin çoğunluğunun aksine savaşa hiç ilgi duymamış. İlk gençliğini kütüphanelerde, sonraki zamanını ise dünyanın çeşitli yerlerinde geçirmiş, pek çok ülke ve denizde bulunmuş, sanatçılar ve tarihçilerle aynı masada pek çok kez şarap içmiş. Yetişkinliğinde ortadan kaybolan dedemden çok küçükken dinlediğime göre, o yıllarını halkın arasında sıradan bir yaşamla sürdürmüş.

Tahta çok geç oturan dedemin hükümdarlığı da, yaşı sebebiyle çok kısa sürdü. Ancak onun başlattığı kalkınma hareketinin hem halkta hem sarayda yarattığı etkiyi, o zamanlar çok küçük olmama rağmen hatırlayabiliyorum. Dedemin ve amcamın zamanında pek çok lord yerinden ve bir o kadarı da canından oldu. Çıkan isyanlarda babamı ve ağabeylerimi kaybettim. Halk hep arkamızda olsa da, neredeyse bütün lordların düşmanlığını kazanmamız uzun sürmedi.

Dedemin tahta geçer geçmez yaptığı ilk iş, tarıma uygun topraklarımızı, düzenli olarak işlenmesi ve ürün yetiştirilmesi şartıyla, topraksız köylülere bağışlamak oldu. Dedemden sonra tahta geçen amcam bununla yetinmedi ve diğer lordların topraklarına “krallığın ve halkın yararına” el koyarak bunları da “krallık adına” halka dağıttı. Bu el koyma sırasında lordlar tarafından işletilen madenler, tuz ve taş yatakları da ele geçirildi.  Daha önce bahsettiğim isyanlar da amcamın bu icraatleri sırasında meydana geldi ve babam, amcamın hayatını korumak için kendi hayatını verdi. Babamın hayatına mal olan iç savaşla, pek çok lord da canından oldu. Canını koruyabilen lordlar ise, bütün aileleri ve mahiyetleriyle birlikte Küre’nin uzak ülkelerine sürgüne gönderildi.

Krallığımız pek çok lord kaybetti, ama amcamın da dediği gibi, ikame edilemeyecek olan lordlar değil, halktı. Amcama göre, halkı mutlu etmek, biz yöneticilerin aslî vazifesi olmalıydı. Onlar bizden kalabalık ve güçlülerdi, sadece güçlerinin farkında değillerdi. Bu gücün farkına varmamaları için birkaç yol vardı. Bunlardan en kötü olanı, üzerlerinde baskı kurmak ve korku salmaktı. Dedem de, amcam da böyle yöneticiler değildi, onlardan öğrendiklerimi uygulayarak ben de böyle olmadım, zaten onlardan kalan miras ve ülkeyle buna ihtiyacım da kalmadı.

“Sevgi en güçlü kaledir, evlat,” derdi amcam, haftada bir gün yaptığımız gece sohbetlerinde. “En yüksek duvarlar, en iyi silahlar, en eğitimli askerler sende bile olsa, halk seni sevmiyorsa hiçbir işe yaramaz. Ne kadar çok askerin olursa olsun, halk her zaman daha kalabalık olacak. Hepsinden önemlisi, eğer seni sevmezlerse, askerlerin de, aslında halktan olduğunun farkında olacak. Bu yüzden onlar mutlu ve huzurlu olursa, biz de öyle oluruz.”

Amcamın çıkarttığı fermanla, çiftçinin tüm ürünü krallığın koruması altındaydı. Hiçbir ürün tarlada kalmıyor, fazla olan her şey krallık tarafından satın alınıyordu. Bu ürünler başta ülkeye, sonra kıtaya, benim dönemimde ise tüm Küre’ye satılıyor, krallık zenginleştikçe zenginleşiyordu. Sistem bu kadar güzel işlerken ben de başka şeyler yapmaya karar verdim.

Şunu belirtmeliyim ki, hanedanın tüm erkeklerinden daha uzun süre tahtta kaldım. Amcamdan ağzına kadar dolu bir hazine, harika işleyen bir tarım ve ekonomi sistemi, iyi durumda bir ordu devraldım. İlk işim orduyu daha da güçlendirip, bütün kıtaya korku salacak bir hale getirmek oldu. Kayıtlara yanlış geçmesini istemem, babasını küçük yaşta ve savaş yüzünden kaybeden birisi olarak, asla savaştan yana bir kral olmadım. İsyan girişimlerini bile tatlı dille ve anlayışla bastırdım. Sanırım sonumun burada olma sebeplerinden en önemlisi bu.

Orduyu güçlendirip de kıtadaki diğer krallıkların ülkeyi tehdit etmeyeceğinden emin olduktan sonra, krallığın, kıtanın ve Küre’nin dört bir yanına haberciler gönderip bütün sanatçıları, bilim adamlarını ve düşünürleri krallığa davet ettim. Onlara çeşitli şehirlerde okullar, atölyeler ve akademiler kurdum. Şehirlerin meydanlarında eserlerini sergilemelerini sağladım. Kıtada sadece üç tane akademi varken, ben tam yetkinlikte beş akademi kurdum. Hatta bunların birini bir şehre kurmak yerine, önce akademiyi, sonra etrafına şehri inşa ettirdim.

Elliden fazla inananı olan tüm tanrılar için tapınaklar inşa ettirdim ve herkesin özgür ve rahatça ibadet etmesini krallığın güvencesi altına aldım. İrili ufaklı bütün tapınaklar başlı başına birer sanat eseri oldu. Yaptırdığım bütün kervansaraylar, okullar, hamamlar, hatta diğer ülkelerdeki elçilikler ve sınırlardaki karakollar bile görenlerin durup dakikalarca bakacağı kadar güzeldi. Hatta sınıra yakın yerlerdeki yabancı köylülerin, ara ara sınıra gelip karakolları seyrettiğine dair dedikodular bile duydum.

Ve sonra aklıma burayı inşa ettirmek geldi. Krallıkta bulunan bütün mimarları davet edip onlara bir şölen düzenledim. Hepsiyle tek tek tokalaştım, sohbet ettim ve kafamdakini anlattım. İçlerinden bazıları, bu boyutta bir deniz feneri inşa etmenin imkansız olduğunu savundu. En çılgın, en hayalperest ve en uçarı olanların gözleri, tıpkı bu deniz fenerinin ışığı gibi parıldadı. İşte bu beşini saraya, yanıma aldım. İstedikleri her imkanı tanıdım. Yaptıkları her çizime baktım, hepsi üzerine saatlerce konuştuk. Sonunda hepsinin dokunuşu olan, tüm tanıdık hatlarına rağmen tamamen kendine özgü olan birinde karar kıldık.

Bu büyüklükte bir yapı için, krallıktaki bütün taş ustalarını istihdam etmem gerekti. Bu kadar büyük bir yapı olmasına rağmen, aynı sırada aynı ustanın elinden çıkan ikinci bir taş kullandırtmadım. Bir ustanın elinden çıkan iki taşı üst üste koydurtmadım. Yine de, her biri farklı işlenip başlı başına sanat eseri olan bu taşlar, müthiş bir uyumla bir araya geldi ve krallığın, hatta tevazuyu bırakıp dürüst olmam gerekirse Küre’nin en güzel yapısı olan bu deniz feneri ortaya çıktı.

Fenerin ışığı, akademideki bilim adamlarının bulduğu bir icattan geliyor. İlginç bir şekilde bu ışık hiç sönmüyor ve ışığı yansıtan dönen ayna, bir kere çalıştıktan sonra kendi kendini kurabilen bir dişli ve sarkaç mekanizmasıyla hareket ediyor. Yani diğer deniz fenerlerinde olduğu gibi, buranın bir bekçiye ihtiyacı yok, ve çok uzaklardan bile görünebilen bu yapının bulunduğu adaya ayak basmak, benim çıkardığım bir fermanla, ben ve ardıllarım dahil tüm insanoğluna yasaklanmış durumda.

Dedemin, zamanında saraya aldığı ve o zamandan beri sarayda barınan bazı önemsiz ailelerin çocukları, dedemin tahta çıktığı günün anısına kutlanan Halk Bayramı gecesi, sessiz ve dışarıya belli edilmeyen bir hareketle beni apar topar kaçırdılar. Bu insanlar dedemin zamanından beri ailemizin güvenini kazanmış olduğu için, muhafızlar tarafından bile rahatlıkla gözardı edilebilirlerdi, bunun farkındalardı ve bunu kullandılar.

Son yıllarda adet olduğu gibi, böyle büyük bayramlarda muhafızların nöbetleri gevşetilir, onların da kutlamalara katılmalarına müsaade edilir. Zaten, belki de bu işe dahil olan danışmanlarımın da dediği gibi, ben de içeriden veya dışarıdan herhangi bir tehdit geleceğini düşünmediğim için, buna izin veririm. Şu an için bu işin içinde kimler var bilmiyorum, uyandığımda gözlerim de ellerim ve ağzım gibi bağlıydı. Beni kaçırıp buraya hapsedenler kendi aralarında konuşmamak için azami dikkati göstermiş olsalar da, kurdukları iki kelimelik diyalogla ikisini tanımayı başarabildim. İsimlerininse, ne yazık ki, şimdilik bir önemi yok.

Buraya olan yolculuğumun büyük bir bölümünü baygın olarak geçirdim. Ayıldığımda etrafımda kimse olmasa da, dikkatli tüketirsem beni bir sonraki bayram gününe kadar idare edecek kadar erzak vardı. Eğer durumu doğru yorumluyorsam, sarayın büyük kısmı bu komplonun içinde ve halka hasta olduğum söylenecek. Nöbetlerin gevşediği bayram günlerinde erzağım tazelenecek ve halk hasta da olsam hala hayatta olduğumu, idarenin hala bende olduğunu sanacak. Böylece bana bu komployu kuranlar, hem sarayda hem ülkede istediklerini yapabilecekler.

Şimdi sevinebildiğim tek şey, geçmişin devrik kralları gibi idam edilmek ya da nemli ve karanlık zindanlara hapsedilmek yerine, kıyıdan açıktaki irice bir adanın üzerine inşa edilmiş bu harika yapıya hapsedilmiş olmam.

Eğer akıllılık edip de beni öldürmezlerse, geri dönmenin bir yolunu bulacağım. Mutlaka bulacağım.

Türker Beşe

Müzmin arkeolog adayı. Her yerde uyuma konusunda rakipleri Snorlax ve kediler. Fantastik okudukça "Daha okuyacak çok şeyim var," diye kaygılanır. Haftada bir gün Neil Gaiman, bir gün Patrick Rothfuss övmezse içi rahat etmez. Geri kalan günlerin çoğunluğunda Lovecraft över. 4 yaşında atari oynamakla başlayan oyunculuk macerası şiddetle devam etmektedir.

Sürgün” için 6 Yorum Var

  1. Öykü sanki yazarın kafasındaki hayalleri, düşleri, planları temellendirmek amacıyla kaleme alınmış bir ön çalışma gibi. Çoğu roman yazarı eserlerini kaleme almadan evvel bu tür bir ön çalışma yaparlar. Bu ön çalışmanın başlı başına bir öykü olması düşüncesi ise beni şaşırttı. Değişik bir çalışma olmuş. Her ne kadar klasik öykü kalıplarına uymasa da yazar bu şekilde yazmaya devam ederse özgün bir üsluba kavuşabilir, kendi fantazyasını kurabilir. Üstelik yazar dili de ustalıkla kullanmış, fazla eleştirilecek bir nokta bırakmamış. Bunun sebebi öykünün okur için değil de daha çok yazarın kendisi için yazılmış izlenimi vermesi olabilir. Ayrıca öykünün hoşuma gittiğini de belirtmek isterim.

    1. Çok teşekkür ederim yorumlarınız için. Aslında ön çalışma niyetiyle değil, öykü olması niyetiyle başladım. İlk hali bittikten sonra “Yav bu devam eder aslında.” diye düşündüm, üzerinde azıcık oynayıp bu hale getirdim, hala da devam eder diye düşünüyorum ve etmek istiyorum.

      Yorumlarınız çok anlamlı ve güzel, devam etmeme yardımcı olacaklar 🙂

  2. Öykü değil de bir romanın giriş ya da tanıtım povu havası aldım. Kısa bir öyküye ustalıkla sığdırılan genişlik de hoşuma gitti. Eleştirilebilecek birkaç husus ise görmezden gelinebilecek kadar ufak. Elinize sağlık.

    1. Çok teşekkür ederim yorumunuz için. Eleştirilecek kısımları da bilmek benim açımdan iyi olur, bir şekilde benle paylaşırsanız sevinirim:)

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *