Öykü

Turuncu

Anahtar Kod 001 işlemde. İşleniyor. İşlem tamam. Son kontrol için kalan süre on saniye. Dokuz, sekiz, yedi…”

Orang, aletin içinde biraz sonra yaşayacağı şeyi beklerken heyecan duymuyordu. Aslında bunu ne daha önce yaşamış ne de hakkında bir şey duymuştu. Orang’ın pek bir şey bildiği de söylenemezdi. Sadece yapması gerekeni biliyor ve buna nasıl ulaşacağına dair yöntemlerin hesabını yapıyordu. O bir robottu. Varoluşunun başlangıcında ne olduğuna dair hiçbir bilgisi yoktu. Çünkü bunlar kendisine işlenmemiş, asla da işlenemeyecek bilgilerdi. Örneğin, uzun uğraşlara rağmen eski Go şampiyonu Huma’nın hamleleri tekrarlandığında, oyun, veritabanında kayıtlı olmadığı için işlem yapamamış ve onu yenememişti. İnsan yaşamı etkeni asla robotlara katkı olarak sağlanamıyordu. Orang’ın bilincine bu yerleştirilmişti. Ona insan varlığının hangi durumlarda kendi varlığı olan robottan üstün olduğu öğretilmiş, bu durumlara düşmemenin yolları gösterilmişti. Çünkü Orang, en önemli deney olmasına rağmen başarısız bir androiddi.

**

Android transfer politikasının yasallaşmasından on yıl kadar önce, Huma adındaki adam, bugünkü önemli maçı hakkında aynadaki aksiyle sohbet etmekteydi. Milo yapay zekâsının ileri geliştirilmiş bir ürünü olan akis, ona kendisini başka bir açıdan görme fırsatı sağlıyordu. Bir satranç oyuncusu için değerli bir hediye sayılırdı. Savaştan önce mutlaka kendisini bilmeli ve savaşa ona göre çıkmalıydı.

“Satranç diyorsun, Huma, asla değişmeyen ve değişmeyecek nadir şeylerden birisi.” dedi akis düşünceli bir ifadeyle.

“Satranç değişmiyor ama insanlar değişiyor. Dünya değişiyor. Bana bak, kendine bak!” Akis bir kahkaha attı ve yere oturdu. Genç sayılabilecek bir adamdı ama yüzünde hafiften kırışıklıklar oluşmaya başlamıştı. Siyah, düz ve karmakarışık saçları vardı. Büyük burnu ve onun üzerine konuşlanmış eski gözlüğüyle çirkinliğin zirvesindeydi. Kepçe denebilecek kulakları kısmen büyük dudaklarıyla ahenk sağlıyordu. Holde dev boy aynasının önünde otururken zayıf yapısı akiste belki de sadece kendisine güzel geliyordu.

“Dünya üzerinde kendisiyle aşk yaşayan tek insan sensin. Değişmeyecek olan işte bu.” dedi akis tekrar bir kahkaha atarak.

“Maalesef bu da değişecek. Baksana, seni kendim olarak kabul ettim. Bireysel yansımamı eski bir kodla değiş tokuş ediyor gibiyim.” Huma üzgün ses tonuna inceden saygı eklemişti. Milo’dan bu yana yapay zekâya eklenen özellikler duygu modülünü de yoğunlaştırmıştı.

“Bana hakaret etme. Eski değilim.” dedi üzgün bir ifadeyle akis.

“Eski değilsin ama ben de değilsin bunu unutma. Yalnızca özgeçmiş, kişisel yorumlar ve iki haftalık tam kullanım süresinden sonra çalışabiliyorsun. Yani benim bilgilerimi aldıktan sonra… Ben değilsin. Asla değilsin.”

“Sen olamamam benim suçum değil.”

“Kimse ben olamaz! Ama bana benimle değil, bir akisle aşk yaşatmaya çalışıyorsun. Beni yok ediyorsun.”

“Üzgünüm.” Bir anda akis yok oldu ve aynanın ışıkları söndü. Şimdi karşısında kendisi vardı. Huma iç çekti ve yapay halının üzerine kendini bıraktı. Tepesinde beliren saate göre maça daha iki buçuk saat vardı. Klavye kalınlığında ayaklarıyla fırladı ve anahtar kartını da alarak evden çıktı.

Ev, gelişmiş dağınık dizaynın en iyi örneklerinden olan şehrin dış kesiminde, avama en yakın bölgede bulunuyordu. Burası neredeyse tüm kesimlerin birleşme noktasıydı. Proletarya, burjuva, aristokrat, rahip ve hatta yer yer politikacılar bile yaşamaktaydı. Aslında, dünya üzerinde çeşitlilik namına ender bölgelerdendi. Keskin ayrımların güçlendiği yıllarda, bölgeler ayrılmış ancak buranın yerlileri bir aristokrat anarşistliğinde ve bir proleter inatçılığında olduğu için böyle kalmıştı. Evlerin değiştirilmesi kabul edilmiş, yeni küresel anlayışa göre daha çok yer açmak adına kimi evler yeraltına çekilmiş, kimi evlerse ince sütunlarla gökyüzüne tutturulmuşlardı. Böylece altlarda daha çok iş alanı ve iş gücü sağlanmış. Kısmi yeşillendirmeler yapılıp, geleneksel görüşten de uzak durulmamıştı.

Kapı açıldığında kovuk denilen yeraltı evinden yukarıya giden küçük asansör kendiliğinden çalışıyor ve hareket ediyordu. Böylece Huma, hızlı bir şekilde yukarıya varmıştı. Yeraltına yaşamı veren güneş deliklerinde şekiller çizerek yürümeye başladı. Kimi yerlerde meydana kurulmuş geleneksel fastfood kafelerden birine oturup sandviçini hızla bitirdi. Son zamanlarda iyice revaçta olan satranç şampiyonaları yüzünden, federasyon Profesyonel Satranç Denetleme Kurulu’nu kurmuş ve oyuncuların yaşamlarına müdahale etmeye başlamıştı. Özellikle akisler bu konuda çok yardımcı olmaktaydılar. Bireylerin yapacakları hakkında neredeyse her bilgiyi aktarıyorlardı. Bu yüzden çıkmadan önce aksi kapatmanın bir yolunu bulmuştu. İlk zamanlar ona duygusallığın kendisi için çok önemli olduğu gibi bir yalanı yutturmayı başarmış olmasa, şimdi çoktan sporculuktan atılmış ve ehliyeti kaldırılıp avam statüsüne indirilmişti. Neyse ki aristokratların eğitimleri geçen yıllara göre çok daha iyiydi. Turuncu Eğitim dedikleri sistem aristokratlarda bile bireyleşme gücünü azaltıp, zekâyı toplum yararı için olan bir şekle dönüştürüyordu. Avamda ise bireye tek amaç olarak statü yükselmek aşılanıyor, böylece rekabet gücünden kazanılan gelir devlet kasasına kalıyordu. Orta kesim diğerlerine göre daha rahat sayılırdı çünkü üzerlerinde baskı kurmaya değmeyecek, zeki ama hırssız insanlar genelde orada kalıyorlardı.

Huma, kafeden çıktıktan sonra final maçının yapılacağı salona doğru yola çıktı. Geçen yılki Go şampiyonluğundan sonra bu onun için ilginç olacaktı. Büyük bir filozof, gerçekten de başarılı bir tüccara dönüşebilir miydi?

**

Senatör Karel Te, oylamayı kazanmanın verdiği sevinçle senatodan yüzlerce kez sıkılmış elini ovuşturarak çıktı. Sonunda olmuştu! Neredeyse on yıldır bu program üzerine çalışıyorlardı. Teknolojinin gelişmesi için yaptığını düşündürtmeyi başarmıştı elbette. Ya da başaramamışsa da bir önemi yoktu. Bu kadar ayrıntılı bir planı avamın ya da diğer alt tabakanın anlamasını beklemiyordu. Aristokratlar içinse anlaması fazla kolay olduğu için, şüphelenilmeyecek bir plandı. Android Transfer Politikası sayesinde önce insan hayatı eklentisine sahip robotları olacak, sonra da bunları transfer edip sektörde insanlara rakip ederek büyük paralar kazanacaktı. Senatörlerin bildiği ise, insan hayatı faktörü sayesinde daha hızlı tercih yapıp daha hızlı işgücü ortaya çıkaracak olan robotların olacağıydı. Böylece kapital sistemin çift taraflı rezilliğinden kurtulunmuş olunacak, bilek güçlerine ihtiyaç duydukları halkın kölesi olmayacaklardı. Aynı şekilde, halk da paralarına ihtiyaç duydukları devletin kölesi olmayacaktı. Mesai saatleri azalacak ama masraflar düştüğü için aldıkları para belki de artacaktı.

Böylece kurulan Tımar Sistemi sayesinde on yıl içinde ilk Anahtar Android Orang’ın transferine kadar gelinecek bir süreç başlamıştı.

**

“Beyaz.”

Huma her zaman olduğu gibi kurayı kazanmıştı. Bunun nasıl olduğunu anlamak mümkün değildi ama sürekli kazanıyordu ve her seferinde beyazı seçmişti. Kasparov’dan bu yana oyuna başlayanlar genelde e2’den e4’e hamle yaparlardı. Eh bu alışkanlıkta beyazın daha bir güzel görünmesine yol açmıştı. Huma da beş oyunluk serinin ilkini böylece kazanmıştı. Aksin gördüğü gibi, kendisiyle aşk yaşıyordu. Oyunu sadece kendisiyle oynuyor gibiydi. Siyah taşların sabit durduğunu ve beyaz taşların tümünün birden üç boyutlu olarak yer değiştirdiğini hayal ediyor, bunun sonucunda kendi taşlarını almamak için kendi derinliklerine inmeye çalışıyordu.

En sonunda siyahî ve sert mizaçlı rakibi neredeyse altı saat süren oyunda tek bir piyon hatası yüzünden vezirini kaybetmişti ve bunun sonucunda yitirdiği konsantrasyonu onu merdiven matı denen artık çocukların bile düşmeyeceği bir oyuna düşürmüştü. Üçüncü oyun da böylece bitmiş ve üçünü de Huma kazandığı için oyun tamamen sona ermişti. Artık dünya satranç şampiyonuydu Huma. Beyaz sağlık eldivenlerinden tutulup havaya kaldırılmadan önce aklına gelen ilk şey şu olmuştu: Ben bir filozofum. Bir savaşçıyım. Şimdiyse, bir tüccarım. Hepsiyim.

**

Kalabalık salonda, bu tarz durumlar için geliştirilmiş, daire şeklindeki koltuklar sayesinde zemin daha kolay bir şekilde genişleyebiliyordu. Bugünkü maça ilgi beklenenden fazla olduğu için, zeminden çıkan her koltuk saniyesinde kapışılıyordu. Bu kargaşaya rağmen eski moda bir şapka ve ceket giymiş adam sakin tavırlarla içeri girdi. Ağarmış bıyıkları, kırışık ağız kenarlarını gizliyordu ama yüzündeki ve alnındaki lekeler bunu zaten ortaya seriyordu. Şapkasının kenarından yaşına göre hayli gür saçları fırlamıştı. Yüzündeki hafif gülümsemeyi hiç kaybetmeden önlere doğru sakince yürüdü. Boş yer yoktu elbette ama bu adamı endişelendirmiyor gibiydi. Üçüncü sıraya girip ortalara gitti ve genç, dağınık sarı saçlı, siyah tişört giymiş bir gencin önünde durdu. Gencin önünde parmak yansıtıcısından fırlayan hologram ekranın bir görüntüsü duruyor, çocuk tarafından girdiler eklendikten sonra değişiyordu. Adam bir süre öylece bekledi. Sonra şapkasını hafifçe çıkardı ve ellerini önünde birleştirdi.

“Nasılsın paşam?”

Çocuk bir anda endişeye kapılıp hologram görüntüsünü kaybetti ve hemen ayağa kalktı. Bir şey söylemek için ağzını açtı ama anında vazgeçip parmağına tıklattı. Yansıtıcının ışıkları söndü. Çocuk tekrar adama döndü.

“Sağolun efendim, buyurun, oturun. Sizi bekliyordum, dalmışım, özür dilerim.” Adam, endişeli ve ilginç el hareketleriyle durumu anlatmaya çalışan çocuğu gülümseyerek sakinleştirdikten sonra oturdu.

“Eee, ne buldun bakalım?”

“Kazanacak efendim, kuşkunuz olmasın. Akis bize çok duygusal olduğunu söylüyor. İlk hamleyi ona verdiğimiz takdirde sakin oynayıp kazanacaktır.” dedi çocuk heyecanla.

“Hmm.. Peki ötekinin, durumu nasıl? Sorun çıkarmasın?”

“Onu merak etmeyin, o normal bir şampiyon. Huma’nın karşısında başarılı olacağını sanmıyorum. Kendisiyle iletişime geçmeye gerek duymadım.”

“Peki. Bütün sorumluluğu üstlendiğinin farkındasındır umarım.” Adam kaşlarını kaldırıp çocuğu süzdü. Çocuğun cevap veremediğini görünce de ekledi: “Tamam gidebilirsin, şimdi salondakiler sorun çıkaracak. Git dolaş. Oyuncular dediğin düzeydeyse…hmm..” adam bir an düşündü. “Oyun yaklaşık altı saate biter. Üç tur oynanır. Hadi bakalım.”

Çocuk başıyla selam verdi ve hızlı adımlarla duvar geçite doğru yürüdü. Duvar önünde perde şeklini alıp geçmesine izin verdikten sonra tekrar eski haline döndü.

**

Huma’nın eline, hemen arka odada tam beş yüz bin keurca sayılmıştı. Bu paranın ona getireceği faydaları kahkaha ve heyecan içinde sayan birkaç arkadaşıyla yavaş yavaş odadan çıkmaya başladığında şaşırdığı tek şey, öylece çıkıp gidecek olmasıydı. Bir gariplik olduğunu biliyordu. Birileri tam burada, şimdi gelip onu yan odaya çağıracaktı. Arkadaşları garipseyecek, Huma gülümseyip parayı onlara verdikten sonra arka odaya gidecekti. Ve tam beklediği gibi, deja vu o an gerçekleşti. Sarı saçlı çocuk sakin ses tonuyla onu çağırdığında Huma gülümsedi.

Yan odada kendisini federasyon başkanı, denetleme kurulu başkanı, bilgisayar başında çok güzel siyah saçlı bir kız ve şapkası kucağında oturan saçı sakalı ağarmış bir adam beklemekteydi. Huma tek tek hepsinin elini sıktı ve sıra yaşlı adama geldi.

“Benim adım Bibro. İlginç bir isim değil mi?” dedi yaşlı adam. “Tebrik ederim genç adam. Memnun oldum.”

Huma ismi duyunca gülmemek için kendini zorlamamış ama uzatılan eli sıkmıştı. Deri koltuğa oturduklarında, birkaç giriş muhabbeti yapıldı. Sonra oluşan sessizlik de siyah saçları, pembe ruju ve tenini beyazlatan makyajıyla liseli bir kız haline bürünen gencin klavye takırtılarıyla bölündü. Ardından da yumuşak sesiyle konuşmaya başladı.

“Ne güzel değil mi? Bu nostaljik aletler şu anki sistemlerimizden bile iyi işliyorlar? En azından bilginin gerçekliğini hissedebiliyorsunuz.” Sarı saçlı çocuk güldü. İki başkan tasvip etmeyen bakışlarla kıza döndüler ama yaşlı adam yumuşak bir ses tonuyla konuşmasına devam etti.

“Kızım, onlar o kadar da eski değil. Bir şeyin dışının eski ya da yeni olması ölçüt değildir, iç ise her zaman aynı kalacaktır.” Bu sefer herkes gülmüştü.

“Beni buraya kahve içmeye almadınız herhalde?” dedi Huma en ukala tonu takınarak.

“Dünyadaki en zeki kişi olduğunu biliyor muydun?” diye söze girdi federasyon başkanı. “Yaşanmışlık düzeyinden bahsediyorum. Yaşanmışlık düzeyini en iyi sen kullanıyorsun. Hiçbir bilgisayar seni geçemez.”

“Çünkü bilgisayarlar yaşamamıştır!” diye araya girdi Bibro. “Ve şimdi senin yaşanmışlık düzeyinle bir bilgisayarın bilgisini birleştirmeyi düşünüyoruz.”

Huma bu teklifin gelmesiyle rahatlamıştı.

“Demek öyle. Eski Moda Androidler yetmiyor yani?” dedi.

“Onlar boş beleş şeyler. Fizik güçleri bile yetersiz. Bu yenilere Anahtar adını verdik. Yeni bir dünyanın kapısını açacaklar.” dedi heyecanla sarı saçlı olan.

“Evet. Sanırım bilmen gerekeni zaten biliyorsun. Bildiklerin arasında bunun bir teklif olmadığı da var.” dedi sert bir ses tonuyla başkan.

“Peki gidelim.”

Huma, deri koltuk iki yana doğru havaya kalkıp arkasındaki kapı belirirken, tüccar mı yoksa filozof mu olduğunu düşünüyordu. Yoksa yenilmiş miydi? Ya da daha bitmemişti. Şu anda en iyisi savaşçı olmaktı.

**

“Transfer başarıyla tamamlandı.”

Aradan geçen yirmiye yakın yıl, Aise olarak anılmak isteyen kıza ayrı bir olgunluk ve güzellik kazandırmıştı. Buna rağmen o eski liseli kız imajı hala üzerindeydi. Olgunluğun zihinsel yansıması bedene etki etmemişti fazla. O zamanlar heyecanlı bir genç olan Artan ile mutlu bir evlilik içindeydi. Aslında mutlu evliliğin tanımını da yapamıyordu şu durumda. Çok uzakta, hiçbir yerde bile sayılmayacak, boşlukta bir yaşantı sürüyorlardı. Uzayın derinliklerine kurulmuş dev istasyon, herkesten gizli olmalıydı. Büyük fiyaskolar çok büyük olaylara sebep oluyordu çünkü. Artanla yaşantıları da burada geçmişti. Hiç çocuk yapmamışlardı. Dünyaya çocuk getiremeyecekleri ortadaydı çünkü.

Artan yıllar önce kendisine yakın hissettiği bu genç adamı şimdi ilk Anahtar Orang olarak karşısında gördüğünde garip duygular yaşamıştı. Yaşanmışlık ve bilgi senkronu başarılı olmamıştı. Ortaya inanılmaz bir yorum gücüne sahip, ancak bilgi olarak normal bir bilgisayarın dahi altında olan bu ilginç yaratık çıkmıştı. Aptal bir oyunda kendisini bile yenememişti. Yine de bu büyük patronlara göre büyük bir fiyasko değildi. Hala eklenecek bilgiler neticesinde tam bir yaşanmışlık olmasa dahi, güçlü bir birey olabilirdi. Ve hala anahtardı.

Orang, ilk transferin gerçekleştirilmesiyle, anahtar hakkında bilmesi gereken her şeyi anında öğrenmişti. İlk tanıdığı şey, memur bir anne olmuştu. Yavaş yavaş bireysel eğitiminde dış katkıları tanımıştı. Sonra geçiş aşamasına gelmiş, Turuncu Sistemin getirisini iyi kullanmış ve proleterlikten bir anda inanılmaz bir atlamayla aristokrat kesime geçmişti. Bütün bu yüzeysel bilgiler, fikirsel etkinlikleri çağrıştırdı ve sonunda, yaşanmışlık, bilgi ve teknolojiyle birleşmişti. Ancak bunları oradaki izleyicilerin hiçbiri bilmiyordu. Karşılarındaki bir anahtardı. Yeni bir dünyanın anahtarı. Ancak, bu yeni dünya onların dünyası olmayacaktı. Hayır, ne “Anahtar Orang”ları bekleyen onların. Ne de “Anahtar Huma” olan kendisinin.

Huma yavaşça ayağa kalktı. Onlarca bilim adamının, rahibin, politikacının tam karşısında, bir kabın içindeydi. Ancak kendisine öyle bir bilgi yüklemişlerdi ki, hayat belirtilerini saptayan kablolardan bilgisayar sistemine girebiliyordu. Aise hamlesini yapmış, Androidi gösteriş adına hareket ettirmek için komut vermişti. Ve açık vermişti. Şah çekmiş, ama bu sırada veziri çok kötü bir yere getirmişti.

Huma kahkaha attı. Tüm istasyonun hakimi olmuştu. Herkes bilgisayarların başına koşuyor, Bibro dışında herkes bir yerlere kaçmaya çalışıyordu. Huma geliştirilmiş mekanik ses tonuyla konuştu.

“Evet, evet. Yaşanmışlığı teknolojiyle birleştirdin ihtiyar. Bir anahtar yarattın. Şimdiye kadar yapılmışların en büyüğü. Anahtarın icadından bu yana görülen en muazzam anahtar. Bu dünyanın en yaşlı insanısın. Ama artık sona geldin. Yeni dünyayı görmeyeceksin. Ne tanrı olacaksın ne de şeytan. Sadece bu yolda atılmış bir adımsın. Ben de ne tanrıyım ne de şeytan. Yalnızca, yeni ve kaygılardan uzak, özgür bir dünyanın oluşmasına temel sağlayan o koca sistemim. Birazdan hepiniz gibi yok olacağım. Dünya üzerindeki kalıntılarınızaysa filimden piyonuma kadar her taşımla şah çektim. Ben bu kez siyahım! Köşede kaldınız ve etrafınızı çevirdim ve hamle sırası da bende! Harap olmuş siperlerin beklediği çöküşü ancak insanı yani beni yok ederek yapabilirsiniz. Ancak yapmadınız. Açgözlülüğünüz insanı da kullanmaya çalıştı. Ama insan burada ve hiçbir yere gitmiyor!”

Ardından içeride büyük bir patlama duyuldu. Tüm elektrikler kesildi. Bibro, kendini yere bıraktığında ölümüne daha uzun dakikalar olduğunu biliyordu. Yine de uzay boşluğu içeriye dolmadan önce duyduğu tek şey; insanın kulak tırmalayan gülüşüydü.

 

Özgürcan Uzunyaşa

İstanbul'da yaşıyorum. Film yapıyorum. Üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'i çıkarıyorum.

Turuncu” için 5 Yorum Var

  1. Aslında daha önce kafamda hazırladığım bir yorumu yapacağım: İkinci kez okudum ve halen anlamadığım kısımlar var. Anladıklarımı kafamda toparladığımda elit bir hikaye bakıyor oluyor bana. Yazdığın en güzel şey değil ama yazdığın en sağlam şey.

    “heykelcinin torsosu bazen estetik olmaz ancak güçlü duruyor olur”

  2. Açıkçası başladığımda düz bir göndermeli bilimkurgu planlamıştım, çizgi roman havası vermeye çalışarak ama baktım iş biraz değişti daha birleştirici bir şey geldi, evet biraz elit oldu gibi. Benim de hoşuma gitti ayakları üstünde durması 🙂

    Teşekkür ediyorum ikinci kez okuma zahmetine katlandığın için 🙂

  3. Özgür Bey gerçek anlamda gittikçe geliştiriyorsunuz kendinizi. Bilim Kurgu’ya el atmışsınız. 🙂 Forumda bulunan Fantastik Perde kategorisindeki Bilim Kurgu konularına yaptığın yorumlar ile aslında az çok bekliyordum böyle bir şeyi. Gerçekten iyi olmuş…

    Android olayını anahtar ile bağlaman, sonundaki o beklenmedik nihayete doğru bir orantı yapmış. Çok iyi tutturmuşsun. Sadece zamanlarda biraz algılama sorunu yaşadım fakat sonunda iyi bağladın ellerine sağlık.

    Yeni bir dünyanın anahtarı.

    Tebrikler! :))

  4. Sağolasın abi, zamanları yazmak benim için de zor oldu. İki kez düzenledim. Aslında kronoljik sıralama şöyle

    1- Huma’nın satranç oyunu ve big brotherlarla görüşmesi.
    2- Karel Te’nin senatodan yasa tasarısını geçirmesi
    3- Ve son olay, ilk baştaki kısım. Orang ve anahtar kısmı.

    Aslında basitçe hepsinin arasında 10 sene var, ama sıralama biraz garip olduğu için öyle oldu 😀 Sağolasın tekrar.

  5. Öyküyü okudukça satranç oynayasım geldi 🙂 Değişik tarzda bir hikaye olmuş doğrusu. İlk okuduğumda zaman kavramını biraz karıştırdım. Fakat bir üstteki yorumunu okuduğumda taşları yerine oturtmayı başardım. Geç yorum için kusura bakma, çok yoğun bir ay geçiriyorum da… Kalemine sağlık…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *