Öykü

Ve Baharlar Aşkına

Ve baharlar aşkına, tek istediğim ürünün bol geldiği, yavruların çok olduğu verimli bir döngü. Bu tür konulara aklı pek ermese de aynı cümleyi sabahtan bu yana kafasında evirip çeviriyordu Aybars. Giriş kısmı kesindi ama gerisi saat başı değişiyordu: Sevgi dolu, saygı dolu, refah dolu, barış dolu, vefa dolu bir döngü…

“Zamanında uzun kışlar yaşayan bu topraklarda baharın değerini anlayabiliyorum ama illâ talep cümlemize ‘ve baharlar aşkına’ diye başlamamız şart mı, Gümüş Hoca?” Geniş odanın kapıya yakın köşesinde usulca bekleyen kır sakallı adama yöneltti bakışlarını Aybars. Hava kararmaya yüz tutmuş, odanın loşlaşan havasında onca yaşına karşın ayakta dikilen bu bilge adam ortama tarifsiz bir duygu katmıştı. Sanki sergilediği dinçlik ile sahip olduğu bilgiler arasında doğru orantılı bir çokluk beklenmesini ister gibi, yüz ifadesinde de zerre yorgunluk belirtisi yoktu. Yüz yaşında da olabilirdi, bin yaşında da.

Gümüş Hoca homurdanır gibi söylendi: “Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, her şey baharsızlıktan hünkârım. Atalarımız bu kışı bol toprakları terk edemediğinden, baharı kendilerine getirmeye çalışmışlar.” Yetersiz ışıkta al al olmuş gibi duran, ince ve terli parmaklarıyla sakalını severken konuşmaya devam etti. “Tam olarak yirmi beş dakikanız var. Artık talep cümlenizi kesinleştirip kaftanınızı kuşansanız iyi olur. Onlar gelmeden çatıya çıkmanız lazım. Biliyorum babanızın aramızdan erken ayrılışı, tam da anlaşma gecesinin sabahı, evet tam da bu sabah maalesef sizi bu yaşınızda tahta çıkarttı ve bundan dolayı fazlasıyla heyecanlı ve tedirginsiniz. Anlıyorum, hünkârım. Yarın sabah yasımızı tutup geciktirmeden Göklü Han’a yakışan bir cenaze tertipleyeceğiz. Ancak derin bir nefes alın ve bu döngünün talep cümlesine artık bir nokta koyun. Her döngüde neredeyse benzer şeyler, hatta sadece bahar istememize karşın, halen neden gelmeye devam ederler onu da bilmiyorum ama daha fazla kar, daha fazla dondurucu soğuk ya da daha fazla yokluk isteyebilecek bir hünkârın bir gün dünyaya gelebilme ihtimali, onların bütün doğaüstülükleri bir yana, bu gece gelmeme ihtimalinden daha yüksek.” Kaşları havada, gözleri boşluğa odaklanmış, sesi az da olsa yükselmişti. “Eğer uzun bir cümleyi aklınızda tutmak zor oluyorsa, şöyle de söyleyebilirsiniz: ‘Ve baharlar aşkına, refah!’ Refah ya da herhangi bir şey. Ne isterseniz. Önemli olan temsili anlaşmanın yerine getirilmesi. On iki yaş için temsili eylemlerin bir değeri olmayabilir belki ama halkın geleceği sizin iki dudağınızın arasında hünkârım. Lütfen bunun bilinciyle bir an önce bitirin şu işi. Önemli olan heyecanlanmamak. Sakin olun lütfen.”

“Tamam, Gümüş Hoca. Yardımcılarımı çağır da beni giydirsinler o zaman.” Aybars ter içinde kalmış mintanını çıkarmak için yatağına oturdu. Hatta kendini bırakmakla, kendini fırlatmak arasında kararsız kalmış gibi on iki yaşındaki bir çocuğun zihnine sahip yetmiş yaşındakilere yaraşır devasa bedenini yatağa hızlıca devrildi. Aybars’ın güçlü babası, koca hünkâr Aykan hükümdarlığının tam da on üçüncü yılını doldurmuşken bu sabah, yaşamakta oldukları döngünün tamamlanacağı gün son nefesini vermişti. Bir döngülük hükümranlık… Bu gerçeği bir türlü kabullenemiyordu Aybars. İç geçirdi. Yalıtılmış çocukluğunda Gümüş Hoca dışında fazla kimseyi görmemişti. Belki de göstermemişlerdi, hiçbir fikri yoktu.

“Tunç! Kaya! Gençler hünkârımıza yardım edin çabuk!” İri çocuğa acır bakışlarla odayı terk eden Gümüş Hoca’nın sesi hafif aralık kapıdan geliyordu. Ardından ayak seslerini duydu. İki uzun ve yapılı yardımcı koşarak içeri girdi.

İki delikanlı hünkârlarına yardımcı olurlarken tek söz etmediler. Aybars kekeleyerek gençleri odadan çıkardı: “Te-teşekkürler.” Bir an nefes alamadı. Hep dedikleri gibi kalbi ağzında falan atmıyordu şu an. Ağzı açık bekledi biraz. Kalbinin var olup olmadığı konusunda büyük kuşkuları vardı. Duraksadı. Zorlanarak elini cebine atabildi. Annesinin verdiği kahverengi çizgili beyaz mendili yerinde duruyordu. Onunla hemen yüzündeki teri sildi. Kaftanın ağırlığı terleme konusunda hiç yardımcı olmuyordu. Hayat zordu. Durumu beterdi. Bir an önce şu işi bitirip sabaha kadar doya doya ağlamak istiyordu. Babası ölmüştü. Ortada ağlaşan kimse yoktu ve kalanların da göründüğü kadarıyla bu durum pek de umurlarında değildi. Ve baharlar aşkına, vefa demeliydi aslında. Babasına yapılan vefasızlığı kabul edemiyordu. Tutturmuşlardı bir anlaşma gecesi, talep cümlesi… Aybars yutkunamadı. Öksürmeye başladı öfkeyle.

Kapıda Gümüş Hoca onu bekliyordu. Al al terli elleriyle… Kan mıydı o? “Dikkatli olun hünkârım, hiç iyi görünmüyorsunuz. Valideniz odasında beyi için yas tutuyor. Şu an için yalnızsınız. Benim aşağı inmem gerekiyor.” Bildiğiniz üzere der gibi aşağıya imalı bir şekilde baktı. Aybars aşağıda ne olduğunu bilmese de kötü bir şeyler olduğunu seziyordu. Gümüş Hoca’nın zindanları meşhurdu. Hem zindanlarda iyi şeyler tutulabilir miydi ki? Yer altında, yer üstündekinden fazla insanın kafeslerde tutsak kaldığı konuşulur, hayvan yetiştiriciliği konusunda yetkinleşmenin ayarını biraz fazla kaçırıp korkulan kış geceleri için doğal yakıt, taze besin, bedelsiz işgücü misali binlerce köle beslediği anlatılırdı. Ancak sözü edilen zindanları hiç gören olmamıştı. Aybars’ın omuzlarından tutup onu dikkatlice sarstı. “Tam da görevin gerektirdiği gibi yalnızsınız. Kaygılanmayın lütfen. Çatıya çıkan merdivenleri biliyorsunuz.” İlerde sağdaki köşeli kapıyı gösterdi. “Şu kapıdan geçmelisiniz. Tekrar tekrar söylediğim gibi sakin olun. Bol nefes alın. Size küçüklüğünüzde bolca anlattığım masallardaki gibi bir an yaşayacaksınız. Sadece bir an. Siyahlı varlık gelecek, dili döndüğünce ‘İstek?’ diye soracak. Siz de sabahtan beri çalıştığınız karşılığı vereceksiniz bu kadar. Heyecanlanmaya gerek yok. Çok kısa bir sürede her şey tamamlanacak. On üç yıllık yazdan, kışa değil de bahara geçmemiz sizin elinizde. Sorumluluğunuz büyük, siz de çok küçük olabilirsiniz ama kış gelirse her yaştaki insan donup ölecek, hünkârım. Babanızın kudretli hatırası için, üstünüze düşeni yapın lütfen.” Koca bir varili yuvarlamaya çalışır gibi bütün gücüyle Aybars’ı kapıya doğru neredeyse itekledi Gümüş Hoca.

Aybars kızgınlıkla hüzün arası bir duyguyla çatıya çıktı. Mis gibi yaz havası onu bekliyordu. Ufukta güneş yeryüzünü terk etmiş, yerini sıcak karanlığa bırakmıştı. Yıldızlar ve ay ışıklarını bulutlarla çarpıştırıyor gibiydi. Dışarısının fazla karanlık olmamasına sevinerek çevresine baktı ve omuzlarındaki kırmızılığı fark etti. Kanıyordu sanki. Hünkâr konağının çatısı fazlasıyla büyüktü ama anlaşmanın yapılacağı yer yarım dikdörtgen bir yükseltiyle belli edilmişti. Vakit kaybetmeden yerini aldı. Boynundaki damarların şiştiğini, burun deliklerinin tıkandığını ve nefesinin daraldığını hissediyordu. Kötüleşmişti. Gözleri kararır gibi oldu. Sağa doğru düşecekken dengesini zor sağladı. İlerde hünkâr arazisinin bitimindeki ormanın girişinde yanıp sönen meşaleleriyle bir düzine adam dikkatini çekti. Ellerinde mızraklar ve mızraklardan birinin ucunda… O an çoğalan rüzgârla irkildi Aybars. Yıldırım aydınlığı gibi anlık bir parlamayla tarifsiz siyahlı varlık karşısında belirdi. Korkunçtu. Tüyleri diken diken oldu. Nefesi kesildi. Birden fazla göz bebekli gözleri ve yılansı sivri diliyle farklı ejderlerden biri gibi duran yaratığın konuşmasını beklediği o iki saniye içinde, az önce dikkatini çeken meşaleli grup yine görüş alanında belirdi. Bu sefer mızrağın ucundakini daha net gördü. Gümüş Hoca’nın odasında babası için yas tuttuğunu iddia ettiği validesi… Anacığım… Aybars yine yutkunamadı. Olan biteni anlamlandıramayan zihni bedeni terk etmek için fırsat arıyordu. İçi yandı. Sorumluluğunu zorla üstlendiği aciz güruhu, bugüne kadar hiç görüşüp konuşamadığı halkı düşündü. Onların bahara ihtiyacı vardı. En azından Gümüş Hoca hep öyle anlatmıştı. Şimdi fark ettiği kadarıyla da refahlarının karşılığında verilen diyetler pek umurlarında değildi, az da vefasızdılar belki… Ancak muhtaçtılar bahara. Aybars’ın kalbi tekledi. Anası-babası olmadan yaşamak ister miydi bilmiyordu. Bu gecenin acil durumu olmasa ailesini katledenler onu bırakırlar mıydı ki? Bu tip şeyleri düşünüp sonuca varacak ne deneyimi vardı ne de yeterli bilgisi. Tıknaz bir çocuktu alt tarafı. Düşünce akışını siyahlı varlığın tıslarcasına fısıldadığı “İstek?” sorusu böldü.

Aybars açık havada nefes alamamanın darlığını yaşarken, kendileri yerine onun anlaşmayı yapmasını bekleyen halka acıdı. Çocuk haliyle çocuklara üzüldü. Çocuktu daha… Akan zamana inatla eşlik etmeyen kalbine tombul eliyle sertçe bir yumruk attı. Gözleri kan kesildi. Acıyla öksürdü hemen. Bir an önce talep cümlesini söylemeliydi yoksa bayılacaktı. Anacığım… Gözleri doldu. Ağzını açtı: “Ve baharlar aşkına…” Devamını getiremedi. “Ve baharlar aşkına…” Ağlarken öksürmeye devam etti. Siyahlı varlığın soluğu, onu boğazlıyordu sanki. İçi yanıyordu. Sendeledi tekrar. Gözleri kapanmadan son kez şansını denemeliydi: “Ve baharlar aşkına, ve ba…” Aybars yere yığıldı. Kendisi anasına ve babasına kavuşacaktı birazdan, halk ya da Gümüş Hoca da yarın hak ettiğine.

Siyahlı varlık önce karşısında yıkılan iri bedene, sonra da ormandaki meşaleli kalabalığa doğru baktı, onaylarca hırıldadı ve önlerindeki döngüye kadar yarından başlayarak veba getirmek üzere karanlıkta kayboldu.

Ve Baharlar Aşkına” için 2 Yorum Var

  1. Merhabalar. Öncelikle tekrar hoş geldiniz seçkiye. Ve harika bir dönüş yapmışsınız; öykünüzü çok beğendim. Bu ay seçkide çok güzel öyküler var ama size de aynı şeyi söyleyeceğim mecburi olarak. En çok beğendiklerim arasına girdi öykünüz. Anlatım da hikaye de harikaydı. Ben de karakter gözünü kullandığım için ayrıca etkilendim. Tebrik ederek gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

    1. Merhabalar. Çok kısa sürede, neredeyse aceleyle yazdığım bir öykü oldu. Bundan dolayı da bir-iki özne-yüklem uyumsuzluğu olan cümle var gönderdikten sonra fark ettiğim. 🙂 Son okuma biraz fason okuma olmuş ama elden geldiğince bunu tekrarlamamaya çalışacağım. :)) Epik fantezi sever biri olarak, onu hakkıyla yazma çabasında olan ve hakkıyla yazan sizin öykümü beğenmenize çok sevindim. Sonraki seçkilerde görüşmek üzere. 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *