Öykü

Vedat’ın Son Sözleri

Biliyorum, kafanızın dikine gideceksiniz. Bana güvenmediğinizi de biliyorum lakin bu mektubu kaleme alırken sizi inandırmak veya kararınızı değiştirmek gayesi gütmüyorum. Beni pis, sefil, ahlaksız biri olarak görebilir, benden iğrenebilirsiniz. Ne var ki idamımdan önce bana ait son sözlerin yazılı olduğu bu mektubu saklamanız konusundaki ricamı görmezden gelemeyecek kadar da dürüst ve onurlusunuz. Eminim bir gün birileri çat kapı gelip sizi veya torunlarınızı bu mektup için rahatsız edecek, okuyana kadar size rahat yüzü gördürmeyecektir. Gördüklerimin, yaşadığım o tarifi imkânsız gecenin idamımla birlikte silinmesini istemiyorum. Ne sizden veya bir başkasından af diliyor ne de yaptıklarımda haklı olduğumu iddia ediyorum. Hayır, kesin bir şekilde idrak edebiliyorum ki masum değilim. O şeytanın aklına uydum ve bir sürü şey yaptım. O geceden önceki vaziyetimin affa gelir yanı yok. Gördüklerimden sonra aklî melekelerimin yerinde olduğunu ileri sürmek gibi bir hataya da düşmeyeceğim. Bir mertebeden sonra neyin gerçek neyin hayal olduğunu karıştırmaya başlamış olmam olasıdır, lakin hiçbir düş yoktur ki o tekinsiz gecede iliklerime işleyen tarifi imkânsız müessirlerin vesilesi olsun. Gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım beni değiştirdi. Öyle ki eskiden nasıl biri olduğumu hayal meyal hatırlar oldum. Mellahoğulları’ndan Molla Vedat derlerdi bana, şimdilerde kendime başka lakap arar oldum. Kaleme alacağım bu satırlar, daha önce kimseye anlatamadığım hakikatleri gözler önüne serecektir.

Enver Bey ile ilk karşılaşmam 1928 yılının şubat ayına denk düşer. O zamanlar 18 yaşında ve hatırlayacağınız üzere viran, başına buyruk bir delikanlıydım. Lakin tarihe olan ilgimden, ilmimle övülürdüm. Yalnızlığımın verdiği tatlı bir hüzünle her gün çıktığım sıradan seyirlerden birinde pek bir nahoş hâlde ilişti gözüme bu beyefendi. Tipi yeni dinmiş, kavurucu soğuk bir nebze ılınmıştı. Ancak gecenin ilerleyen saatlerinde şeyler gözüme çırpınıp duran gölgeler gibi gözükmekte, karın vesile olduğu loş ortam uzakları seçmeme aman vermemekteydi. Böyle geceleri pek bir severdim; mezarlıklar bir başka hoş olur, ırak gölgeler de hayatımın tekdüzeliğini yalanlar, pek bir anlamlı görünürdü gözüme.

Çocukluğumdan beri pek de banal biri gibi görmezlerdi beni zaten. Kendimi bildim bileli yalnızlığı tercih etmiş, ailemin sağladığı ekonomik imkânlar vesilesiyle pek de insan içine karışmaya gerek duymadan yaşamıştım. Haftalık özel derslerim dışında geriye kalan hayli geniş zamanımı beni heyecanlandıran garip şeyleri araştırıp hoşuma giden yerleri tekrar tekrar dolaşarak sarf ederdim. İnsan izinin olmadığı ıssız yerler ve mezarlıklar çekerdi ilgimi en çok.

Yorucu seyrimin sonuna yaklaşmakta ve Akdeniz soğuğunu çabucak üzerimden defetmek için can atmaktaydım. Soğuktan yaşarmış gözlerim her gün dolaştığım Selefkos Mezarlığı’nın garbına,  düzenli hareketler çizen şekle sabitlendi. Gecenin bu kof karartıyı diğer gölgelerden ayıran bir yanı vardı. Derhal eve yol almak yönündeki dayanılmaz arzularıma karşın, galip gelen merak duygumun esirinde mezarlığın derinlerine daldım. Gölgeler renk ve anlam kazanmaya başladığında içimi tarif edemeyeceğim bir duygu kaplamış idi. Burnuma artık daha keskin gelen tatlı bir çürümüşlük kokusu zihnimi bulandırmış olsa gerekti ki orada hiçbir şey düşünmeden, hiçbir eylemde bulunmadan kalakaldım. Az çok otuz adım önümde şık bir takım giyinmiş, cılız ve soylu görünümlü bir beyefendi yeni kazmış olduğu mezardan pek tabii insan kemikleri olması muhtemel çürümüş, sararmış şeyler çıkartıyor, yerine pis kokulu al bir çuval yerleştiriyordu. Hâlen o an neden kaçıp kendimi eve atmadığımı ya da gidip bu olayı birilerine ihbar etmediğimi merak etmekteyim. Zira daha sonraları bu düşünceleri sorgulamak dahi anlamsız kalacaktı. Ayrıca gariptir ki içimi kaplayan o tarifsiz duygu ne korkuyu andırmakta ne de merakımı cezbetmekteydi. Varlığımdan artık kesinkes haberdar olması gereken beyefendi bana aldırmadan yaptığı işe devam ediyor; yüzü bir heykel gibi donuk, hiçbir ifade sergilemiyordu. İnsanı cezbeden bir estetik, en derin duyguları okşayan bir şiirsellik vardı çehresinde. Hilalsiz geceye ritmik vuruşları bu şiiri dokuyor, ahenksiz hislerime yeni yeni haller katıyordu. Bu tablonun karşısında ne kadar büyülenmiş olduğumu sonra sonra anladım.

Mezarı dikkatle kapattı, eşyalarını ve ganimetini küçük el arabasına yükleyip uzaklaşmaya başladı. Ayaklarım şuursuzca hareket ediyor ve mesafeyi korumak suretiyle beyefendiyi takip ediyordu. Onu o soğuk kış günü hiç üşenmeden mezarlıktan uzaklara, ıssız koylara değin takip ettim. Eşyalarını bir sandala yükledi ve aynı mekanik hareketlerle kürek çekmeye başladı. Epeyce bir sürenin ardından gözden kayboldu. Ardından bir süre daha yeni yeni suya vurmaya başlayan mehtabı seyre daldığımı, hiçbir şey düşünmeden orada dikildiğimi ve garip duygular eşliğinde yavaş ve bilinçsiz adımlarla eve yol tutup kendimi ölü gibi yatağa serdiğimi hatırlıyorum.

Beni o akşam büyüleyen şeyin bilinmeyene aralanan kapının olağanüstülüğü mü yoksa tekdüze geçen hayatın gizemli serüvenlere sır vereceği yönündeki belli belirsiz bir heyecan mı olduğunu bilemiyorum. Lakin bir sebepten ötürü aynı beyefendiyi tekrar görme arzusuyla dolup taştığımı kestiriyor ve bu arzumu gerçek kılmak için her gece aynı mezarlığı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Aynı beyefendiyi farklı bir mezarı kazarken gördüğüm gece, ilk seferimin haftasıydı. Sanki ne yapacağımı önceden kararlaştırmış gibi aynı hareketleri tekrarlamış, denizde gözden kaybolana dek bu zarif beyefendiyi seyre dalmıştım. Beyefendi her hafta aynı gün aynı mezarlığa geliyor, her defasında aynı kıyafetlerle farklı bir mezarı taciz edip değiş tokuşu gerçekleştiriyor ve izleyen gözlere aldırış etmeden uzaklaşıyordu. Bu gizemli seremoni, bu karanlık ayin hiçbir değişime mahal vermeden aylarca devam etti. Bu olayın hayatımın tekdüzeliğine katılan bir başka unsur haline gelmesi korkusu beni için için yiyip bitiriyordu. Çok şükür ki bunun öncesinde başka bir olay oldu.

Beyefendinin mezarlığı ziyaret ettiği sıradan bir geceydi. Yine aynı şeyleri yapıyor, mezar yerini dikkatle kapatarak oradan uzaklaşıyordu. Ben de kendimi saklamak amacı gütmeden gecenin ulvi senfonisinin tek izleyicisi olaraktan her zamanki yerimi almış ve gösteri bitiminde takibime başlamıştım. Lakin takibe başladığımda gözüme her zamankinden farklı bir şey ilişti. Yeni rahatsız edilmiş mezarın, mezar taşının üstünde gece karanlığında zar zor seçilen kahverengi bir şey ya da bir şeyler vardı. Tedirgince uzanıp elime aldığımda kitap olduğunu anladığım bu şekil, daha ilk sayfasını incelememle beni dehşete düşürdü. İçimi yeni yeni duygular kaplamaya başladı. Haftalık ayinime ihanet etmiştim. Takibi o gece boşlamış, elde ettiğim ganimetle kendimi bir an önce evime, çalışma masama atmıştım.

Kitap bir elyazmasıydı. Bordo renkli değişik bir mürekkeple daha önce benzerini görmediğim bej rengi sert ve garip bir kâğıda yazılmıştı. İlk dikkatimi çeken şey kullanılan alfabenin ve dilin daha önce gördüğüm hiçbir fonetiğe benzememesi olmuştu. Lakin benim görür görmez dehşete kapılmama vesile olan şey yazısı değil, sayfanın alt kısmındaki tiksindirici şekillerdi. Aynı mürekkeple çeşitli aletler kullanarak çizilmişti. İnsanların oldukça garip ve korkunç şeyler tarafından çeşitli acı verici şekillerde öldürülmesini konu alıyordu. O gece hiç uyumadım ve kitabın her sayfasını inceledim. Neticede elyazmasını göz ucuyla görmem dahi midemin bulanmasına yetiyor, içime hafif ve buruk bir korkunun dolmasına vesile oluyordu. Aynı zamanda bilinmeyen şeyler beni elyazmasına öyle bir çekiyordu ki geceler uyku tutmuyordu. Koca bir haftayı elyazmasının ne anlattığını çözmeye adamış, neticede pek az uyumuştum. Ancak bu alfabe hiçbir kitapta yer almıyor, danıştığım hiçbir dilbilimci bir fikir beyan edemiyordu. Yorucu geçen koca bir haftanın ardından büyük gün geldi. Bu sefer tüm cesaretimi toplayarak beyefendiyle tanışmaya ve karşısına dikilip kasten mezarlıkta bıraktığı aşikâr elyazmasıyla ve yaptığı diğer gizlerle ilgili sorular sormaya karar vermiştim. O gece her zamanki yerimi aldım. Kendi kendime cesaret sözcükleri zikir ettim ve beyefendinin gelmesini bekledim. Neler olup bittiğini fark ettiğimde gün ağarmaya, yorgunluğa yenik düşmüş göz kapaklarım da ağırlaşmaya yüz tutmuştu. Her hafta ısrarla beklememe rağmen beyefendiyi bir daha göremedim.

Yıllarımı elyazmasını çözmeye adadım. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki ökült kütüphanelerden en gizli kapaklı ezoterik tarikatlara dek seyir ettim. Ailemi çıkacağım yolculuğun önemine ikna edebilmem üç yılımı almıştı. Elyazmasına duyduğum şehvet her geçen gün artmışsa da beni bu denli büyük araştırmalara iten sebep çok daha elle tutulur bir şeydi. 1930 yılının sıcak ve nemli bir gününün akşamı benim için yeni bir umut doğdu. W. B. Yeats isimli zengin bir ökültistin eline Kumran’da şans eseri keşfedilmiş ve elimdeki elyazması ile benzerlikleri olması muhtemel bir yazmanın geçmiş olduğu haberi kulağıma çalındı. Bunun üzerine Yeats ile mektuplaşmaya başladım. Aylar süren yazışmalarımızın ardından el yazmasıyla ilgili bazı bilgiler edinmiş oldum. Bu sırlar el yazmasını nasıl tercüme edebileceğim konusunda bana ışık tutmuş, çok daha büyük araştırmaların öncülü olmuştu. Doymak bilmez bir iştahla her bulduğum bilgiyi tüketmiş, her ihtimalin peşinden koşmuştum. Burada yaptığım seyahatlerle ilgili önemsiz bilgilere yer vermeyeceğimi, artık kalan az miktardaki vaktimi daha önemli ayrıntılara ayıracağımı belirtmek isterim. Ancak Crowley gibi bazı önemli ökültistlerden dersler almamın ve bu kişiler ile bilgi paylaşımında bulunmamın amacıma ulaşmamda önemli bir mihenk taşı olduğunu da özellikle belirtmek isterim.

Yıllar sonra yurda dönme vakti geldi çattı. Aslen çalışmalarım daha uzun zamanlara gereksinim duymaktaydı, ancak babam Mellahoğulları’ndan Barlı Mustafa’nın vakitsiz hastalanması işlerimi yarıda kesmeme vesile oldu. 1935 Mayısında yurda ayakbastım. Almanya’dayken araştırmama katkıda bulunabilecek bir âlimin adresini not etmiştim. Hem bize de pek yakındı. Evdekilere bir göründükten sonra İçel’in deniz görmez, sarp dağlarına doğru yola çıktım.

Doğduğum bu şehre girmeye, dar sokaklarında gezinmeye hiçbir zaman tenezzül etmemişimdir. Her zaman gözüme sefil, acıklı ancak laubali görünür İçel mimarisi. Tarihî yapıların şehirden uzak konumlanmış olmaları, bu çarpık kente olan ilgilimin kökten yok olmasına vesile olmuştur. Kent eskilerden beridir samimiyetten yoksun olmuştur. 3 Ocak’ta bir de hüzün büründü bu nemli diyarlara. Yıllandıkça hüzün, daha da naif hallere çaldı. 1842 tarihli Adana Vilayet Salnamesi’nde İçel’in Gökçekli bucağına bağlı bir köy olduğu, zamanla kayık ve gemilerin işlek mekânı olmasından ötürü imar görüp 1842 yılında bucak merkezi yapıldığı kayda geçilmiştir. Dünyaya açık bir limana sahip olması ve halkının Avrupa, Lübnan ile olan ticari ilişkileri sonucu şehir mimarisine ve yaşantısına Avrupai bir görünüm hâkim olmuştur. Peder Guiseppe’nin çabaları sonucu kurulan kilise, ortaçağ mimarisinden fırlamış süslemeleri ve hayli cesur hatlara sahip çan kulesiyle bana en samimi gelen yapıdır.

Seyisimle birlikte sarp kayalıklardan, dönemeçli bayırlardan tırmana tırmana vardık konağa. Yeni yeni güneş batmış, zaten ışıktan mahrum yamaçlar iyiden kararmaya yüz tutmuştu. Beklediğim gibi değildi malikânesi. Adeta bakımsız, yosun ve sarmaşık örülü, rengi griye çalmış derme çatma bir baraka idi burası. Ancak farklıydı, zira üç katlıydı. Denizden bu kadar uzakta midemi yoklayan ölmüş balık kokusuyla da gizemli, boğucu, küf kaplamış bir molozdu burası. İnsan yaşıyor demeye bin şahit lazımken bir âlim hükmetmekteydi buralara.

Kapıya vurmak için yaklaştım, ancak fırsat bulamadan büyük bir gıcırtıyla açılıverdi dev kapı. Şüphesiz rüzgârın marifetiydi bu. İçeriden gelen ne idüğü belirsiz tekinsiz kokular pis deniz kokusuna karıştığı vakit göğsümde bir şeyler pırpır etti. Bir türlü çıkartamadığım tanıdık bir histi bu. Bu karamsar sahnenin büyüsüne kapılıp merkeze doğru çekiliyor, ağır adımlarla kesileceğini sezen kurbanlık misali kaderime teslim oluyordum. İçimde bir şey az sonra neler göreceğimi öngörmüş lakin bana çaktırmıyordu. Uzun holün genişçe bir salona bağlandığı eşikte durup uzun uzun bakındım sahneye. Gördüklerime anlam vermeye başladığımda şaşırmadım hiç. Yine içimi tarifi imkânsız duygular kaplamış olsa da aslında pek bir şey hissetmiyor, hiçbir şey düşünemiyordum. Enver Bey idi karşımda duran âlimin adı, Almanya’daki ökültist öyle demişti. Büyük çaplı majikal bir dairenin ortasında durmuş, sunağından bir şeyler alıp yanındaki bakır kaplara bırakıyor, iğrenç görünümlü şeyleri birbirine katarken gene izleyicisine hiç ilgi göstermiyordu bu zarif beyefendi. Aynı şiirsel hareketler, aynı heykelimsi hatlar hatta aynı şık takım elbiseler ile yıllar sonra tüm ihtişamını tekrar sergiliyordu karşımda. Yine aynı kayıtsız hareketler ile bazı pis amaçlar için olduğu aşikâr ritüellerini göz alıcı üslubuyla sürdürüyordu.

Kişiliğimin daha önceleri değişmeye başladığına hükmetmiş olabilirsiniz lakin tüm samimiyetimle söylüyorum ki Enver Bey ile yeniden karşılaştığım o geceye dek akıl sağlığım son derece yerindeydi. O gece ve sonrasında olanlar hem ruhumu hem de bedenimi değiştirdi.

Beyefendinin şuursuzca ritüelini tamamlamasını beklediğim vakit öncelerden miras elyazması elimde bulunmaktaydı. Majikal dairenin merkezinde, ala küften lekeleriyle ve orantısız, yamuk yumuk hatlarıyla son derece grotesk, kara demirden mızraklar yükselmekte, aynı tekinsiz şekiller bir elyazmasını taşımaktaydı. Her bir hareketle yeniden doğan pis kokular eşliğinde sessiz ayin bir süre sonra bitmişti. Beyefendi artık hareketsizdi. Çekine çekine yaklaştım, dikildim beyefendinin karşısına. Taştan yontulmuş hareketsiz kara gözleri bana bakmıyor, çok daha derinlerden başka âlemlere göz kırpıyordu. İlk o zaman merak ettim beyefendinin sesini. Sesi de gözleri gibi insanlar âleminden ırak, karanlık diyarlardan fışkırıyor olsa gerekti.

Tedirgin sükûnetin ardından kuklavari bir hareketle kendi elyazmasını işaret etti beyefendi. Bakışları hiç değişmemiş, gözleri baktığı yerden ayrılmamıştı. Ne yapmam gerektiğini biliyordum; içimde cereyan eden hisler kılavuz olmuştu bana. Elimdeki elyazmasının ilgili sayfasını açıp daha önceden yeri ayrılmış grotesk mızrakların üzerine oturttum. Beyefendi ani bir hareketle buz gibi parmaklarını bileğime doladı. Bileğimden yüreğime akın eden sınırsız kötülük durmadan mırıldanıyor, alışmış olduğum sükûneti bozuyor, ahenkli ve kötücül notalar çalıyordu. Bu tarifi imkânsız müziği zihnimle mi yoksa kulaklarımla mı duymuştum, şuan dahi pek emin değilim. Ancak bu müziğin ritminde bir yabancılık, dünyamıza ait olmayan bir mimari vardı. Tanrıvari bir müzikti bu. Heybetli, yeri göğü inleten, kemikleri titreten, ırak diyarların karanlık dizelerini haykıran bir müzik. Kötülüğün bin bir şekle bürünmüş halinin peyda olacağı yakın, uzak ve sonsuz zamanlar bu karanlık notalar ile haber salınmaktaydı.

İnsanların hür iradesine etki edebilecek büyüler vardı elbet. Yurtdışında iken çeşitli grimoire yazmalarında çeşitli örneklerini görmüştüm. Lakin bu geceden sonra yapacaklarımın asla ve asla üzerimdeki herhangi bir büyüyle ilgisi yoktur. Ne beyefendi ne de bir başkası büyülemişti beni. İnsanın en derin kâbusları kendi benliğinin yatak altına ittiği hâllerinden vuku bulur.

Vücudum delilik ile usun sınırlarında, her zerreme yayılan soğuk dalgalarla tir tir titrerken anılar, edinimler vurdu kıyıya. Elyazması okunur oldu, resimler tanıdık oldu. Bu tekinsiz müzik eşliğinde Enver Bey öyle hareketler sergiledi ki dansı hafızamın en kuytu köşesine nakşoldu. Her zamanki büyüleyici tavırları kafamın içinde yankılanan müzikle daha bir tanrıvari aşka kavuştu. Enver Bey hole döndü, zarif ve mekanik adımlarla kapıya yöneldi. O anda geri geldi tüm ışıklar. Ya aklıma kavuştum tekrardan, ya da bendeydi hep de yeni yeni idrakine varmıştım bunun. Artık el yazmasını kesin suretle kimin ya da neyin yazdığını bilir, ne için yazıldığını ve yazılanların ne anlam ifade ettiğini kavrayabilir hâldeydim. Ancak birbiriyle bağdaştıramadığım bazı unsurlar kafamı kurcalamaktaydı. Enver Bey tam olarak bu olaylar silsilesinin neresinde durmaktaydı? Amacı “o” şeyle aynı mıydı? Yoksa kuvvetle ihtimal, apayrı bir gaye mi gütmekteydi? Aklımda bir sürü soru dolanırken usulca takip ettim beyefendiyi. Dışarısı artık zifiri karanlık. Ne seyisten ne de atlardan haber vardı. Yüreğime belli belirsiz bir merak çarptı geçti. Hemencecik unutuverdim onları, zira zihnimi daha deli sorular işgal etmekteydi.

Enver Bey ile evin arkasına dolaştık. Karanlıkta zar zor seçilen, hayli dar, pis kokulu bir kuyunun başına dikildik. Ardından atladı Enver Bey. Ben de atladım düşünmeden. Kuyunun dibi yeşilimsi, irrite edici soluk bir ışıkla parıldıyordu. Yukarıdan duyulan pis kokular ise artık dayanılmaz bir hâl almıştı. Su yoktu kuyuda. Yer koyu kırmızı, sıcak, fokur fokur, kaygan, cıvık cıvık bir şeyle kaplanmıştı. Hiç şüphesiz ki kokunun kaynağı da bu iğrenç şey idi. Çok şükür ki o şeyin içine düşmemiş, beyefendinin büyük bir özenle iplerini çözmekte olduğu kütükten irice bir kızağın içinde oturmaktaydım. İpler çözüldü, fırlayıverdi kızak. Öyle bir hızla kayıyordu ki hareket etmek ne mümkündü. Beyefendi çekti freni. Hayli gıcık tiz bir sesle, fokurtuyla yavaşladı kızak. Tünel devam etmekteydi. Lakin biz başka bir kuyu ağzında demir atmıştık. Çengelli merdiveni fırlattı beyefendi. Ustalıkla ve kendine has şiirselliğiyle tırmanıverdi. Ben de acemice takip ettim. Şehre yakın bir çiftlik evinin su kuyusunda bitiverdik.

Aradan pek de uzun bir vakit geçmedi, farkındayım. Lakin bu evin ne taraflarda kaldığını, neye benzediğini inanın pek hatırlamıyorum. Eğer bu evi bulmak uğraşı içine düşerseniz o malum gazete haberlerinin ilkinde adı geçen kurbanları araştırmanız kâfidir.

Beyefendi ile evin arkasına dolanıp aralık bir pencereden odaya daldık. Yatağında şirin mi şirin, iki, bilemedin üç yaşlarında bir kız çocuğu parmağını emiyor, uyumaya çabalıyordu. Enver Bey yine kuklavari reveransı ile çocuğu işaret etti. Beyefendinin ne istediğini pekâlâ biliyordum. Biliyordum, bileğime pençelerini geçirdiği o andan beri. Lakin iş bu raddeye geldiğinde onu durdurmaya tenezzül etmek cesaretini gösteremesem dahi en azından taleplerini kibarca reddedebileceğimden emindim. Fakat işler tahmin ettiğim gibi yürümedi. Bir süredir mustarip olduğum olağanüstü müziğin sesi tekrardan yükselmeye başladı. Her zamankinden daha davetkâr notalar zihnimde yankılanıyordu. O anda fark ettim ki istiyordum bunu. Hiçbir dış etmene gerek gerek kalmadan istiyordum. Yüreğimin en derinlerinden bir arzu yankılanıyordu. Haliyle aklımı değil kalbimi dinledim. Beyefendinin uzattığı çuvalı aldım. Ufaklığı karga tulumba paketledim. O anki şevk ve acemilik ile bir hayli dikkatsiz davranmış olsam gerek. Hiç arkama bakmadan kendimi camdan salıverdim. Beyefendi ile evden uzaklaşırken çocukcağızın can havliyle nasıl çırpınıp bağırdığını, annesinin arkamızdan nasıl feryatlar yaktığını halen daha hatırlarım.

Böyle başladı bu kanlı serüven. 28 Mayıs 1935 günü tüm gazeteler bu garip olaya ilk sayfalarında yer verdi. Zavallı annenin o anki feryat ile gözü pek bir şey görmemiş olsa gerek ki yalnızca baba tarifte bulunmuştu muhabirlere. Gazetelerin yazdığına göre çocuğu iki kara suret, iki koca cin kaçırmış. Cinler evlerinin bahçesindeki kör kuyuya atlayıp gözden kaybolmuşlar. Hem baba hem de anne kızları geri verilene dek oruç tutmaya, adaklar adamaya, cinci hocalardan medet ummaya karar kılmışlar. Gariptir ki bu olayın öncesinde de beyefendi faaliyetlerine devam etmekte olduğu halde gazetelerde benzer bir habere rast gelmemiştim.

O heyecanla beşiğinden sayısız bebek kaçırdım. Müzik albenili ritimlerle bir alçalıp bir yükselirken sayısız cana kıydım. Beyefendi ile yüzlerce kara ayin gerçekleştirdim. Ben tüm bunları AGKIAZIANNABADUR yazmalarındaki reddedilmesi olanaksız vaatler için yaparken, beyefendinin farklı bir gayesi vardı artık kesinleşen; hiç bilmediğim ve bilmek istemediğim. Her geçen gün daha da değişti benliğim. Bedenim de değişime ayak uydurmuş, derim gün be gün kül rengine çalmaktaydı. Şuursuz geçen onca yılın ardından kendimdim artık. Etrafıma ördüğüm duvarları yıkmış, tabuların ulaşamadığı karanlıklardan su yüzüne çıkmıştım.

Mektubun başlarında masum olmadığımı idrak edebildiğimi yazmıştım, hatırlarsınız. Lakin hiçbir zaman yaptıklarımdan pişmanlık duyduğumu ima etmedim. Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için özellikle belirtmek istedim.

Sandım ki ben yeryüzündeki en pis, en kötü varlığım. Beyefendinin bile çekindiği kötülükleri gözümü kırpmadan yapıyorum. Lakin gerçekler böyle değildi. Bizler kendimizi çok değerli görür, her şeyden üstün tutarız. Kısacık hayatlarımızı anlamlı kılabilmek için hem fizikî hem de metafizikî gerçekler üretir, her şeyde anlam ararız.

O gece de diğerlerinden farksızdı. Mezarlık değiş tokuşumuzu yapmış, ete kemiğe bürümek üzre tutsağımızı NIMINASARAPSU’ya götürmek gayesi ile sandala yüklemiştik. O güne değin beyefendi, yoğun ısrarlarıma rağmen daha ileri gitmeme izin vermemişti. Her hafta sandal başında bir takım garip hareketler ile vedalaşmamızı gerçekleştirir ve bir sonraki haftayı iple çekerdik. Fakat o gece koyda bizimkinden ayrı, bir sandal daha vardı. Merakıma yenik düştüm. Beyefendi gözden kaybolmadan öbür sandala atlayıp peşine düştüm. Hiç abartısız, saatlerce kürek çektim. Beyefendi antrenmanlıydı, benden daha az dinleniyor, daha çok çekiyordu. Onu gözden kaybetmemek için var gücümü kullandım. Uzunca bir müddet sonra ufukta bir karartı göründü. Ay ışığı durgun denize vuruyor, geceyi aydınlık ediyordu. Lakin bu karartıyı iyice bakmadan görmek olanaksızdı. O anda beyefendiyi gözden kaybettim. Ancak istikameti belliydi; bu gölgeyi pusula belleyip hedefe yöneldim. Karartı artık anlamlı bir şekle bürünmüş, aynı zamanda vaziyet pek bir anlamsız hâl almıştı. Deniz feneriydi bu. Kendinden hallice bir kaya parçasının üstüne inşa edilmiş, devasa uzunlukta bir kule. İçel açıklarında bu boyutlarda bir deniz feneri olsa haberim olurdu mutlaka. Fenerin faal olup olmaması durumu değiştirmezdi hiç. Mutlaka okurdum bir yerde. Ayrıca mantık sınırlarını zorlayan bir başka unsur ise fenerin üzerinde yükselmekte olduğu adanın zümrüt benzeri yeşilimsi, büyükçe bir kayadan gayrı bir şey olmaması idi. Ada ne yaşama müsaitti ne de inşaata. Deniz feneri bizleri yükseldiği göklerden küstahça, kibirle süzmekteydi. Mesafesini ve boyutunu doğru kestiremediğim de aşikârdı, zira beyefendinin sandalı bağladığı düzlüğe ulaşmam saatlerimi aldı. Bu yapı daha da yabancı görünmekteydi artık. Fenerin üzerine oturduğu kaya öyle ince işçilikle, öyle naif hatlarla işlenmişti ki dünya üzerinde bu kabiliyette ne bir teknoloji ne de bu maharette bir insan mevcuttu. Bu kaya ay ışığını süzüyor, kendi diyarlarına has ışınlarla yoğuruyor ve göz alıcı parıltılarla dünyamıza geri yansıtıyordu. Çok değil on adım ötede yükselen devasa yapı kara taştan dev bloklar ile inşa edilmiş, lakin gecenin karanlığında pekâlâ seçilebilir vaziyetteydi. Renginin yabancı tonu kuleyi gecenin dokusundan ayırmaktaydı. Aralık dev kara kapıdan içeri adım atmadan son kez baktım semalara, hata yoktu.

Kapıdan kırk-elli adım yürüdüm, dev duvarlardan kurtulmak pek kolay olmadı. İçerisi tanıdık bir renkle belli belirsiz aydınlanmıştı. Soluk, yeşilimsi, huzursuz edici bir ışıktı bu. Gözlerim bir salon, herhangi bir dekor aradı ama yoktu. Göz alabildiğine uzanan oval duvarlardan ve koca çukurdan başka bir şey yoktu önümde. Eğildim, çukura baktım. Dibini görmenin mümkünü yoktu. Lakin irili ufaklı bazı çıkıntılar ilişti gözüme, altımda uzanan duvarları kaplayan. Daha dikkatli baktım, koca basamaklı bir merdivendi bu. Usulca sarktım ilk basamağa, daha da dikkatli baktım. Islaktı. Büyük bir temkin ile başladım inmeye. Hem basamakların boyutundan hem de tekinsiz ışığın yetersizliğinden mütevellit benim için bir hayli yorucu geçti bu yolculuk. Tam olarak ne kadar zaman geçtiğini kestirmemin imkânı yok, lakin eminim ki midemi yoklayan kokuları duymaya başlamam pek kısa bir zamana denk düşmemiştir. Pek hassas mideye sahip biri değilim, lakin açlığın ve yorgunluğun da etkisiyle birkaç kez kustuğumu iyi hatırlıyorum. Daha önce duyduğum hiçbir kokunun bu tarifsiz iğrençliğin yanında esamesi okunamaz. Aşağılara inildikçe koku da daha bir hissedilir oldu. Bir müddet sonra işim zorlaştı. Zira soluk ışık yerini zifirî karanlığa bırakmaktaydı. Beş altı basamak daha indiğimde hiçbir şey göremez oldum. Niyetime şüphe duymadan, el yordamıyla devam ettim. Biraz daha inmiştim ki farklı bir zemin üzerinde durmakta olduğumu anladım. Koku en dayanılmaz halini almıştı. Bir kez daha kustum. Etrafı el yordamıyla keşfetmek amacıyla atıldım karanlığa. Ancak bir anda mıhlanıverdim. Zemin kaygan ve ıslaktı. Pis kokulu balçık hareketi zorlaştırmaktaydı. İçinde irili ufaklı, sert, yumuşak, sivri, yuvarlak bir sürü şey ayağıma takılıyordu. Ancak beni beynimden vurulmuşa çeviren, olduğum yere çivileyen şey ne balçığın iğrençliği ne de kokunun dayanılmazlığı olmuştu.

Bu satırdan sonra kaleme alacağım tasvirler bayağı ve gerçeği betimlemekten uzak olacaktır. Çünkü ne kelimeler tarif edebilir o anı ne de düşünceler.

Bir ses duydum. Tarifi imkânsız. Öyle ki AGKIAZIANNABADUR yazmalarının dilimizden, düşlerimizden ırak heceleri dahi tarif edememişti bu şeyi. Bir şeye dokundum: Ayaklarımı ve kollarımı saran. Yapış yapış, delik deşik, güçlü, içinde binlerce sivri şey barındıran. Acıttı canımı, törpüledi derimi. Bağırmak için açtım ağzımı. Bir tat aldım: Açlıktan kırılan midemi dışına çıkaran. Bir koku duydum: etrafımı saran iğrençliğin ahengine uymayan. Asıl o an kaçırdım aklımı. Atıldım basamaklara can havliyle, etrafımı saran gerçeklikten kurtulmak için. O an dostlar, o an anladım canın kıymetini. Beden nasıl kıvranır yalvarışla, hayatı için. Bebekler de sahipti bu güdüye şüphesiz. Canları alınırken böyle mi hissetmişlerdi onlar da acaba? Çok şükür… Çok şükür dedim defalarca, çok şükür ki karanlıktı, görmedim bir şey.

Aklımı o vakit kaçırdım. Bu yüzden zihnim aradaki boşlukları doldurabilecek yetilere haiz değil. Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Başımda hemşireden çok polis vardı. Oradan nasıl kaçtım, şehre nasıl indim bilmiyorum. Aklım yerinde değilken sayısız şey sayıklamışım. Zira polisler sorgulamaya can atıyordu. Sorulara doğru cevaplar verdim. Hiçbir şüphelerini yalanlamadım. Çocukların canına nasıl kıydığımızı, al çuvallar içinde nerelere gömdüğümüzü tek tek açıkladım. Benim de sorularım vardı şüphesiz, lakin aklım artık mantık yürütmekten değil unutmaktan yana. Gerisini biliyorsunuz.

Daha önce yüzünüze de söylediğim gibi, yapacağınız şeye karşıyım. Tüm hakikatleri sizinle paylaştığım için gözüm açık gitmeyeceğim artık. Anlattıklarıma belki siz değil amma mutlaka başkaları kulak asacaktır. Sizleri de epey tedirgin eden LALARTU şirretini hepinizden iyi bilmekteyim. Şayet teslim olmamın, itiraflarımın ve idam hükmümün yurt genelinde yankı uyandırması gerekirken bunların hiçbir haberde bahsinin geçmemesi ve her şeyin örtbas edilmesi de bu heriflerin marifetidir. Ökültistlerin size neler söylediklerini çok iyi tahmin etmekteyim. Şayet bildiğiniz üzre yakın zamanda hepsiyle bizzat tanışmışlığım var. Ancak onlardan hiçbirinin benim çektiklerimi bilmediklerini, gördüklerimi görmediklerini de hatırlatmak isterim. Saygılarımla…

Vedat’ın Son Sözleri” için 4 Yorum Var

  1. Alkış butonu olsaymış bu öyküye tereddütsüz basardım, ba-yıl-dım!
    Mektup tarzı anlatım biçimi, ana karakterin “gerçek kötü”ye evrilişi, polisiye unsurlar, illaki eski kelimelerin varlığı, tasvirler, dozunda bilgilendirmeler, kurgu, final… Konuya hakim bir yazar gördüm karşımda, gayet profesyonel bir anlatım yani eleştirebileceğim hiçbir şey yok. Okurken çok keyif aldım, şunu da ekleyelim; çok sürükleyici buldum öyküyü, merakla okudum.
    Bir tek “… beyefendi bana aldırmadan yaptığı işe devam ediyor; yüzü bir heykel gibi donuk, hiçbir ifade sergilemiyordu. İnsanı cezbeden bir estetik, en derin duyguları okşayan bir şiirsellik vardı çehresinde.” ifadesinde heykel gibi donuk yüz ve en derin duyguları okşayan şiirsellik benzetmesini bir arada düşünemedim. Donuk bir yüzün şiirselliğini oturtamadım zihnimde. Onun haricinde başka öykülerinizi okuma isteği uyandıran bir öyküydü ki seçkide bir öykünüz daha varmış. Onu da en yakın zamanda okuyacağım inşallah.
    Kaleminize kuvvet.

  2. Etkileyici bir öykü olmuş. Üstünde çok durulduğu, uğraşıldığı belli. Sümer mitolojisi, ökült ve mistik konular, Mersin ve ilk dönem cumhuriyet tarihi çok güzel harmanlanmış, iyi araştırılmış. Bazen araya giren bilgilendirmeler mektubun gerçekliğini sorgulatıyor okuyucuya. “Gerçekten bir mektup yazsam mektubumda bunlara yer verir miydim? ” diye soruyor insan. Ancak kurgu içinde dağılan dikkati toplamak için araya giren kahramanımızın bilgilendirmeleri ve düşünceleri iyi kullanılmış. Öyküde zaman elbette iyi kullanılamamış; yazar üstünde çok düşünmüş olabilir ancak olaylar arasında çok fazla boşluk kalmış. Yine de yazar mektup tarzı anlatımı seçtiği için zaman yönetimi göze batmıyor. Yazar dili iyi kullanmış, öykü oldukça akıcıydı. Öyküde hiç diyaloğa yer verilmemesi, “korkunç, iğrenç, tarifi imkânsız” gibi ifadeler kullanılmasıyla yazarın en çok hangi yazardan etkilendiği belli oluyor. Oldukça başarılı bir öykü olmasına rağmen ben yazarın henüz yazma konusunda acemi olduğunu düşünüyorum. Yazar üslup arayışı içinde. Genel anlamda ifade etmem gerekirse başarılı bir öykü olmuş ve beğendim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *