Öykü

Viking Kanı

Seneler önce nehir kenarında bulmuşlar beni. Küçücük bir şeymişim. Hatırlamıyorum tabii. Hemen beni babama, yani Kral Gero’ya götürmüşler. En azından babam böyle anlattı çocukluğum boyunca. Şimdi düşünüyorum da tamamen sallamış. Bildiğin Sargon’un, Karna’nın, Musa’nın hikayesi bu yahu. Alenen çalmış hikayeyi. Beni bulmuşlar da, krala götürmüşler de, kral da ‘Bundan sonra bu benim oğlum’ demiş de… Koca Viking kralı tabii, ne desin, ‘Balık pazarında ahtapot seçerken bulduk seni’ mi desin? Bir şey de demedim hiç yüzüne. Yaşlı başlı adam sonuçta, ayıptır.

Neyse devam edeyim, kral beni oğlu olarak duyurduğu için çocukluğum rahat geçti. Yedirdiler, içirdiler. Kocaman oldum. Korktular da bir yandan. Ergenlik çağım geldi çattı sonra. Kendi özel havuzuma giriyorum, bir bakıyorum, yan taraftaki havuzda çırılçıplak kızlar falan var. Aklım gidiyor. Kime dokunsam, kime sarılsam diye yüzüyorum.

Günlerden bir gün, yine havuzdayım, onu gördüm. Babamın kızı Ursula’yı.

Seneler önce görürdüm onu. Çocukken hep yanıma gelirdi. Elinde kılıç koşturup duran, sarı kafalı bir şeydi. Erkek gibi. Başımı okşardı, severdi beni. Ben de onu severdim. Sonra yanıma gelmez oldu. Zaten büyümeye başlayınca babamdan başka kimse yanıma gelmez olmuştu.

İşte yine karşımdaydı seneler sonra. Ama ilk gördüğüm sümüklü kızla uzaktan yakından alakası yoktu. Tam bir afet olmuştu. Sapsarı saçlar, yemyeşil gözler. Nasıl vurulduysam artık, Ursula’yı görür görmez gözlerim kocaman, göz bebeklerim çizgi gibi oldu. Zaten ondan sonra hep öyle kaldılar. Hormonlardan olsa gerek, ben doğrudan “Sana aşık oldum Ursula, evlen benimle!” diye haykırarak sudan çıktım. Kollarımı uzattım kıza. Kız beni çırılçıplak görünce çığlık çığlığa kaçtı. Sonra babamın en güçlü savaşçıları yanıma geldi, koca koca kılıçları gözüme gözüme sallayarak bağırmaya başladılar. Zaten hayatımın ilk aşk acısını yaşamıştım, bir de bunlar çıkmıştı karşıma. Ben tabii asiyim, “İyi ya nereye götürecekseniz götürün! Zaten kimse beni anlamıyor! Bu hayat anlamsız!” diye geveleyerek bıraktım kendimi savaşçıların kollarına. Babam beni görmeye, veda etmeye bile gelmemişti. Çok üzülmüştüm. Demek ki kızı, oğlundan daha değerliydi.

Fırlattılar beni bir bilinmeze.

Yıllar boyunca o borazanları duydum. Umursayıp bakmadım bile kimin gelip gittiğine. Ya seferden dönerler, ya sefere giderler, ya köle getirirler, ya komşu kralın kızını alırlar. Benim halimi soran yok ki, banane, ne olursa olsun.

O gün yine yaklaşan gemi sesleriyle o borazanları duydum. Bağırtılar, çağırtılar. Daha fazla duymamak için uyumaya karar verdim. Ancak tam o anda babamın sesini duydum. Ne dediği tam anlaşılmıyordu ama kesinlikle babamdı. Heyecandan kalbimin atışını duyuyordum sanki. Hemen bulunduğum delikten çıktım. Babamdı, evet. Oğluna gelmişti. Kollarını kaldırmış beni bekliyordu.

Her şey geçmişte kalmıştı. Gençlik hataları yapmıştım. Onun da hataları vardı tabii. Ama artık bunlar önemli değildi. Koşturdum babama. Haykırarak ağlamaya başladı. Ben de ağlıyordum. Yıllardır görmemiştim onu. Hasret ciğerimi parçalıyordu. Babamın da aynı durumda olduğuna emindim. Haykırmaktan neredeyse nefessiz kalmıştı. Surların üstünde yüzlerce kudretli savaşçı vardı. Hepsi gülümsüyordu. Bir kralın prensini, komutanını karşılaması değildi gülümsemelerinin nedeni. Bir babanın oğluna kavuşmasıydı. Hepsine bakmaya, her birine gülümsemeye çalışıyordum.

En tepede iki kişi vardı. Bir erkek bir kadın. Erkeği tanıyordum. Babamın sağ kolu Toro’ydu. Hiç ısınamamıştım ona. O tuhaf saçına, o pis, pala bıyığına. En çok da o gülüyordu hani. Hatta kahkaha atıyordu. ‘Adamın günahını almışım.’ diye düşündüm, ‘Bak ne kadar mutlu oldu’. Yanındaki kadın ise bugüne kadar gördüğüm tek sarışın olmayan kadındı. Simsiyah saçları, çekik gözleri vardı. Kırmızı bir elbise giymişti, üzerine altın ipliklerle ‘Lotus’ yazdırmış, böyle soğuk soğuk bakıyordu etrafa. Prenses gibi. ‘Toro’nun manitası herhalde’ diye düşünüp dikkatimi tekrar babama verdim. Babamın bağıracak takati kalmamıştı. ‘BABA! BABAM! KRALIM’ diye uzattım kollarımı, haykırarak sarıldım ona. Susmuştu.[1]

Anlamıştım.

Babam ölüyordu. Ölmeden son bir kez oğlunu görmek istemişti. Ağlayarak sarıldım ona. Sarabildiğim kadar sardım. Son bir kez.

Babam hayata gözlerini yummuştu.

Yasımı tutmak için deliğime döndüm. Artık bu hayatta benim için hiçbir şeyin anlamı kalmadı diye düşünüyordum ki yanıldığımı anladım. Ursula gelmişti. Gözleri yaşlıydı. Babasını kaybeden genç bir kızdı o. Odin’e haykırıyordu acısından. Koştum. Sarıldım ona.[2] Birbirimizin kollarında ağladık. Sonra nasıl oldu bilmiyorum dudaklarımız birleşti. Belki yılların hasreti, belki hatalarımızın ağırlığı belki de babamızın acısıydı. Yaptığımızın doğru veya yanlış olması umrumuzda değildi. O anın ateşi damarlarımıza kadar sarmıştı bizi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan öpüşüyorduk.

Ve birlikte olduk.

Sonra bir gözü kör, çok ama çok uzun boylu, böyle dev gibi ama, eski püskü elbiseler giymiş bir adam telaşla yanımıza geldi. Görmüş bizi uzaktan belli. Ursula bunu görünce üstünü başını giyip kaçtı. Adam prensesine bakmıyor gibi yapmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Baştan aşağı süzdü kızı. Ben dayanamadım, “Ne bakıyorsun lan kıza!” diye tersledim bunu. Delikanlı adamız yani sonuçta. Bu “Sanane lan göze yasak mı var!” gibi bir şeyler geveledi. Başladık yumruklaşmaya. Nasıl vuruyorum ama. Derken bu kılıcını çıkardı ama Odin’e şükür tutamadı, yere düşürdü. Ben biraz korktum. “Bak git şurdan belanı benden bulma!” dedim. Döndüm arkamı gittim. O ne yaptı bilmiyorum.

Ertesi gün yine gürültüler arttı. Acaba Ursula mı diyerek çıktım dışarı. Baktım yine bana doğru kollarını kaldırmış bir adam var. Değişik bir tip. Hiç Viking’e benzemiyor. Bıyıklar, kıyafetler falan bir tuhaf. ‘Hayırdır inşallah’ dedim gittim yanına.[3] “Ne oldu birader, hayırdır?” dedim. Bir yandan da Ursula’yı düşünüyorum. Kendi gelemedi de haberci mi gönderdi diye. Adam ses çıkarmıyor. Yine seslendim, “Kardeş, Ursula mı gönderdi seni?”. Tam o anda üstüme bir köpek atladı. Aklım çıktı. Oldum olası korkmuşumdur köpeklerden zaten. Isırmaya başladı ama nasıl dişliyor hayvan. Kollarımla itmeye, vurmaya çalışıyorum bana mısın demiyor. O kargaşada deminki adam geldi koştura koştura. Meğer onun köpeğiymiş. Hakaret etmeye başladı. Ben bir yandan köpeği uzak tutmaya çalışıyorum bir yandan adama laf yetiştiriyorum. Ağzımdan nasıl çıktı bilmiyorum ama anasına küfretmişim. Nereden bilirdim? Adam Türkmüş. Babam anlatırdı çocukken. Ne yaparsan yap bir Türkün anasına sövme. Adam delirdi, yerde taş aramaya başladı. ‘Dur’ demeye kalmadan dünkü dev adamın düşürdüğü kılıcı buldu. “Benim arkam sağlam lan! Altar’ın oğluyum ben!” diye bağırdı. ‘O kim lan?’ demeye kalmadan kulağıma sapladı kılıcı herif. Ben hayatımda böyle bir acı yaşamamıştım. Terk edildiğimde bile. Arkama bakmadan kaçtım oradan. Kulağımdaki yara ömrüm boyunca kapanmadı. Hala çınlar dıt dıt dııt dııt dııt dı dıt dıt dıııt[4] diye.

Bir daha da çıkmadım su yüzüne.

Yıllar sonra balıklardan aldım haberleri. Ursula hamile kalmış. Benim çocuğumu doğurmuş. Adını Dagon koymuş. Ne demekse artık. İnsan babasının adını koyar. Hadi adımı koymadın ‘Dev Ahtapot’ falan deseydin bari.

 

KAYNAKÇA

[1] https://youtu.be/wOgpIIxRqsA?t=1206

[2] https://youtu.be/wOgpIIxRqsA?t=4012

[3] https://youtu.be/wOgpIIxRqsA?t=4572

[4] John Barry – The Lion In The Winter/Main Title

Umut Olcay Akay

2009 yılında Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldum. Mesleğimi yapmamın yanı sıra her zaman yazmaya devam ettim. Katıldığım öykü yarışmalarında dereceye giren öykülerim: “Benim Adım Zaman” Kayıp Rıhtım ve FrpNet - 60 Kelimelik Fantastik Öykü Yarışması : 2.lik “Merak” [n]Beyin Bilimkurgu Öykü Yarışması : 15.lik Ayrıca tamamladığım bir romanım için yayınevlerinden cevap beklemekteyim. Cevap ve sonuçlar ne olursa olsun, hayalgücüm benimle olduğu müddetçe yazmaya devam edeceğim.

Viking Kanı” için 8 Yorum Var

  1. İlk paragrafın yaratıcılığından değişik bir öykü olacağı belliydi. Tarkan filmiyle bağlantısı ve film müziğinin öyküye yedirilmesi hoş olmuş. Bu ilginç öyküyü okumak çok eğlenceliydi. Elinize sağlık.

    1. Merhabalar. Aslında aksine eğlenerek yazdığım bir öykü oldu:) Yorumunuz için teşekkürler.
      Saygılarımla.

  2. Merhaba;
    Öykünün başlangıcı güzeldi ama ortalarda biraz sekteye uğradı beğenim. Altar’ın oğlu Tarkan göndermesi güzel fikir aslında ama anlatımda mizahın biraz fazla olduğunu düşünüyorum. Hani böyle “falan”lı ifadeler olmasa, sonu dev ahtapota bağlanmasa -über fantastik oldu sanki- daha mı iyi olurdu acaba?
    Emeğinize sağlık.

    1. Merhabalar;
      Bilerek, biraz da gülerek öyküyü bu tonda yazdım:) Değerli yorumunuz için teşekkür ederim.
      Saygılarımla.

  3. Merhaba. Mizahi, absürt öyküleri severim, sizinkini de sevdim. Ama öykünüzde düzenli bir seyir bulamadım maalesef. İzlemediğim bir filmden spoiler yemiş gibi oldum-ne kadar doğru bir tabirse artık-. Daha bir sahneyi göremeden, duygusunu hissedemeden diğer sahne geldi peşi sıra. Sayın Öznur gibi ben de giriş kısmını daha başarılı buldum. Sözlerimi yanlış anlamayın, öykünün atmosferi çok hoştu, karakterin yakın tavırları sevimliydi. Gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

    1. Merhaba. Güzel yorumlarınız için teşekkür ederim. Kesinlikle yanlış anlaşılacak bir şey yok. Aksine düşünceleriniz çok önemli.
      Aslında yıllar boyunca korktuğumuz, yanlış anlaşılmış zavallı ahtapotu düşününce öykü bu yönde ilerledi 🙂
      Saygılarımla.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *