Öykü

Afiyet Hanım ile Kuru Sultan Arasındaki Et Dalaşına Dair

Hiç kimse tam anlamıyla kötü değildir: onları kötü yapan ya şartlardır,
ya da yaptıklarının kötü olduğunu bilmiyorlardır”
Şarküteri (1991)

“Yiyin birbirinizi, ete para vermeyin”
Güven Erkin Erkal

Televizyon:

– Evvvett. Şimdiii marinasyonunu yaptığımız antrikot parçalarını, yağı iyyyiccce kızdırıp cızırdattığımız dökme tavamıza şöööyle atıyoruz, 2 dakika bekliyoruuuuz sonra hemencecik arkasını çeviriyoruz, 2 dakikada orada bekletiyoruz. Ne yapmış oluyoruz aşkitolarrr, eti mühirlemiş oluyoruz. Yaaaniii etimin tümm suyu içeride kalıyor. Tavanızı atın hemen 200 derecede ısıttığınız fırına. Bekleyinn ayoll bekleyin 4 dakikaaa, hahahaha. E hadi yiyin artık afiyetle. Hadi bakalım hadi ohhhhh yarasın güzellerrrr.

Sultan:

55 ekran Grundig marka tüplü televizyondan gelen şen şakrak tiz ses, 80’lerden kalma odanın içinde yankılanıyordu. Bu oda Sultan’ın, nam-ı diğer Kuru Teyze’nindi. “Kuru” lakabını çok önemsememişti de Sultan, ona en çok koyan, teyze diye çağırılması olmuştu. Mahalledeki çocukların sokakta futbol oynadıkları bir Pazar günü, Sultan günlük alış verişini yapmış, silik hayatına doğru amaçsızca yürüyordu. Birden top ayağına geldi. Çocuklardan biri bağırdı; “Teyze ya atsana topu.” Sultan bir an kafasını kaldırdı ve “Hıh!” diye geriye kaykıldı. Böylece 35 yaşında ablalıktan terfi ettiği teyzelik payesiyle, evde kalmışlığı da onaylandı. O günden sonra Sultan hayatına, çöle dönen döl yolu ve kuru bir dala benzeyen çelimsiz bedeniyle, “Kuru Teyze” olarak devam etti.

Odada, televizyonu yasladığı duvarın üstünde çerçevesi ahşaptan siyah beyaz eski bir aile fotoğrafı asılıydı. Tombul annesi, babası, kardeşi, dede ve anneannesi, kucaklarında da Sultan kaskatı poz vermişlerdi. Hepsi somurtuyordu. Hâlbuki resmin çekildiği gün, Sultan bebek doğmuştu ve doğum olayının insanları mutlu etmesi gerekiyordu. Aile resmin çekilmesinden sonra, Sultan’ın doğumunu kutlamak için koca bir dana kesmişti. Eti, pazarda köylü bir kadından aldıkları yabani mantarlarla birlikte güzelce kavurup, bulgur pilavına katmışlar, tıka basa doyana kadar afiyetle yemişler ve sabaha hepsi birden etten zehirlenip ölmüşlerdi. Sultan’ı bekâr teyzesi büyütmüştü. Teyzesi de ölünce rezidansların arasında sıkışmış bu eski ev, Sultan’a kalmıştı. O gün bugündür, tek başına yaşamını sürdüren Sultan için fotoğraftakilerin neden somurttuğu bir muammaydı. Gider gelir çerçevenin önünde durur, uzun uzun fotoğraftakileri inceler, içinden “Demek hissetmişler öleceklerini o yüzden somurttular herhâlde. Yoksa doğumuma sevinmemiş olsalar, benim için niye koca bir dana kessinler ki,” deyip durur, yine de sebebini anlayamazdı.

Televizyondaki program “Lezz-et Köprücükleri”, sesin sahibi ise Afiyet Hanım’dı. Et yemekleri üzerine yaptığı program ülke çapında çok beğeniliyor, her programdan sonra o pişirdiği etleri haşır haşır yemesi de milletin ağzını sulandırıyordu. 150 kiloluk cüssesi, verimli topraklar gibi tazelik fışkıran kıpkırmızı yanakları, sürekli kıkırdamasıyla bir lokomotifi andıran görünüşü ve kıkırdadıkça sallanan löp löp etleri, 35 yaşındaki boyunsuz güdük aşçı Afiyet’i izleyenleri için milli bir servet haline getirmişti. Afiyet’le aynı yaşta olan Sultan, görüntü olarak onun tamamen zıttıydı. Sanki Sultan’ın damarlarında dolaşan tüm kan görünmez pompalarla çekilmiş yer altı borularıyla Afiyet’e zerk edilmişti.

Sultan, ailesinin ölümüne etin neden olduğunu öğrenmesinden itibaren ağzına et sürmedi. Ama Lezz-et Köprücükleri programı ve Afiyet sayesinde, ağzına sürmediği o etleri hunharca bir keyifle pişirmeye başladı. Kuzu, koyun, dana, tavuk, keçi. Ancak ne yaparsa yapsın, içindeki yeni et diyarlarını keşfetme yangını bir türlü dinmiyordu. Bu kıvılcımı ailesi tutuşturmuş, Afiyet körüklemişti; et obur ailesine, bir yaşamı kutlarken ölümü getiren, Afiyet’e kan ve can katan et merakı. Sultan, hayatının tüm sıradanlığına tamamen tezat oluşturan uslanmaz bir heyecan duyuyordu içinde. Gece gündüz durmadan et düşünüyor, rüyalarında bile kilo kilo et parçaları görüyordu. Bir keresinde tek bir penis parçası girmişti rüyasına. Buruş buruş ama dolgun. İçini baharatlı, ciğerli pilavla doldurmuşlar, üzerine kimyon serpip, tabakla Sultan’ın önüne getirmişler. Sultan gözleri fal taşı gibi açık önündeki tabağa bakarken, şırdan-penis bir anda dikilip havalanmış, elleri ve ayaklarıyla Karate Kid Kartal Vuruşu misali bir duruş yapmış, sonra Sultan’ın yüzüne tükürüp okkalı bir kafa atmıştı. O sersemlemeyle Sultan uykusundan sıçramış, uyanıp, mutfağa koşmuş, gecenin bir yarısında şırdan nasıl pişiriliri keşfetmeye çalışmıştı.

Afiyet:

Afiyet’in ailesi, Sultan’ınkinin aksine kanlı canlı hayattaydılar. Babası beslenme uzmanı, annesi de diyetisyen olan Afiyet’in küçüklüğü sebze tarlaları arasında geçmişti kendi deyimiyle. Annesi, arka bahçelerini, orası da yetmeyince evlerinde kullanmadıkları odaları, alanları, boş kalmış hangi köşe varsa orayı seraya çevirmişti. Afiyet okul hayatı boyunca, hem ders çalışmış hem de yanı başında yetişen fesleğen ve maydanozları kemirip durmuştu. Tuvaletini yaparken turp koklayıp, ıkınırken naneleri seyreden kaç çocuk olmuştur bilmiyordu. Buna en yakın olayı Almanya’da duymuştu. Bir Türk, çimlendirdiği küvetinde kurbanlık koyun yetiştiriyordu. Allah’tan anne babası vegandı. Etin görüntüsüne, kokusuna bile tahammül edemiyorlardı. Afiyet kariyerine Paris Le Cordon Bleu’de aşçı olarak devam etme kararı aldığını ailesine açtığında, bu kararı sevinçle karşılandı. Anne ve babası nihayet veganizmlerindeki eksikliği tamamlayacaklardı. İkisi de sağlıklı beslenme, diyet, fit yaşam ile ilgili teknik bilgileri biliyorlar ancak tarif, pişirme, hangi tad neye yakışır konularında eksik kalıyorlardı. Artık biricik kızları Afiyet bu eksikliği tamamlayacaktı. Tabii iki yıl sonra Afiyet’in Paris’ten veganlığın yüz karası bir kararla döneceğinden, o zamanlar haberleri yoktu. Afiyet, Paris’in büyülü atmosferine kapılmış, Fransız sevgilisi Jean Pierre yüzünden etobur olmuş, Jean Pierre onu terk edince de kendini ete, durmaksızın yemeye, pisboğazlığa ve aç gözlülüğe vermiş ve 45 kilo gittiği Paris’ten 100 kilo olarak geri dönmüştü. Anne babası, kızlarıyla yollarını ayırma kararlarını, bir akşam Afiyet gözlerinin içlerine baka baka önlerinde Tartar bifteği yediğinde almışlardı. Afiyet çeşitli restoranlarda aşçı yamaklığı, şeflik, baş aşçılık yapıp adını duyurduktan sonra, nihayet ünlü bir televizyondan kendisine program yapma teklifi geldiğinde yıldızı parlamış ve artık 150 kilo olan kütlesiyle, Lezzet durağının rating rekorları kıran sevimli şefi olmuştu. Anne ve babasıyla bir daha hiç görüşmedi.

Karşılaşma:

Afiyet ile Sultan’ın bilmedikleri şey, farklı dünyalarına rağmen yan yana yaşadıklarıydı. Sultan’ın kulübesi, dört duvar arasına sıkışan kendi hayatı gibi, rezidanslar arasında kısılmış kalmıştı. Yasal bir sorun nedeniyle kulübe bir türlü yıkılamamış, Sultan da oradan ayrılamamıştı. İşte Afiyet rezidansının 42.katından her gün aşağı iner, otoparktan son model cipini alır, Sultan’ın kulübesinin önünden geçerdi. Sultansa çoğunlukla evde Afiyet’in sunduğu programı huşu içinde çivilenmiş bir biçimde ağzından salyalar aka aka seyreder hayallere dalardı. Hayallerinde salyaları bir denize dönüşür, o da bu denizin kenarında bir et lokantasında afiyetle et kemirdiğini düşlerdi. Sultan’ın tadamadığı tüm etlerin en hain temsilcisiydi Afiyet Hanım. Gıpta, kıskançlık, acı, üzüntü gibi temel duyguların hepsini hissederek onu seyrederdi Sultan.

Sultan’ın ete olan tutkusu, her zıvanadan çıkan tutku gibi, onu sınırlarını test etmeye zorladı. Teyzesinden kalan tüm mirasını, elinde avucunda ne varsa çılgınlar gibi ete yatırıyordu; taranç, rosto, bonfile, sokum, kontrfile… Sonra, yiyemediği etleri pişirip, konuya komşuya, bakkala, manava, çöpçüye, sokaktaki hayvanlara yedirmeye başladı. Ama içinden sürekli bir şeyler dürtüyordu Sultan’ı. Daha ileri gitmeliydi. Sınırlarını yok etmeliydi. Bir gün, hayat karşısına hep aradığı fırsatı altın bir tabakta sundu. Pazardan eve dönüyordu. Yolun tam ortasında, araba çarpmış bir kedi gördü. İçi acıdı, hemen kediyi kenara çekti. Etrafta gözleri zavallı hayvanı gömebileceği bir toprak aradı. Kediyi ellerinin arasına aldığında, hayvanın dolgun etleri parmaklarıyla buluştu. Kedi baya iriydi, semirmişti. Onun beslediklerinden biriydi galiba. Ete dokunan parmaklarının, duyu sinirlerini harekete geçirmesiyle beynine taşınan komut biraz farklı oldu. Dizginlenemeyen tutkusu, komutun yolunu gasp etmiş, beynine “işte aradığın fırsat” sinyalini vermişti. Sağa sola baktı, kimseler yoktu. Kediyi Pazar poşetine attı, hızlı adımlarla eve koştu.

Duyduğu heyecan, hayatındaki hiçbir şeyle kıyaslanamazdı. Sanki zihninde çok uzun süredir kapalı olan, örümcek ağı bağlamış, kimselerin girmediği bir odanın kapısı aralanmış, ışığı açılmış ve odadaki her şey gün ışığına çıkmıştı. İşte uzun zamandır hasretini çektiği buydu. İnsanların etin çerçevesini “yenebilen hayvan” olarak belirledikleri bir hayatta, Sultan’ın şansı bütün hayvanların kendisi için bir olmasıydı. Onun için fare de birdi koyun da. Hemen Afiyet’in programının çıktığı kanalı açtı. Bugünün tarifi, ıspanak yatağında mühürlenmiş döştü. Tarife uygun olarak pişirdiği etin dumanları pencereden süzülüp tam o sırada Sultan’ın evinin önünden geçen Afiyet’in burun deliklerine ulaştığında, Sultan yine farkında olmadan kendine kaçınılmaz bir son hazırlayacak başka bir fırsatın kapısını daha açmıştı. Dalga dalga gelen et kokusu, Afiyet’in en hassas noktasını tetikledi. Bunca et pişirmiş, bunca teknik bilen Afiyet’in bunca koku almış burnu, bu duyduğu karşısında tüm bildiklerini unuttu ve beyne giden komut şu sinyali verdi: “Bu eti pişireni bulmalıyım.” Arabayı durdurdu. Kokuyu takip etti. Kulübenin kapısını çaldı. Karşısında duran Kuru Sultan, arka planda duyduğu ses kendi sesi, ev tam kendi rezidansının yanıydı. Sultan ve Afiyet bu ilahi karşılaşmanın verdiği etkiyle bir süre sek viski içinde duran iki buz parçası gibi birbirlerine baktılar; ta ki, o ilahi el bardağı sallayıp buzları birbirine çarpıştırana dek.

Aşk?mı

Afiyet’in Sultan’ın hemen hemen üç katı olan bıngıl görüntüsü, Sultan’ı o kadar etkilemişti ki, hayatında yine ilk defa bir insan için kalbi çarptı. Karnından kasıklarına doğru bir sıcaklık yayıldı. Dili, damağı kurudu.

Afiyet’i cezbedense, alelade bir kulübede ip gibi sıskan bir kadının hiçbir profesyonel donanıma ve büyük bir ihtimalle eğitime sahip olmadan kendi yaptıklarından çok daha müthiş kokan bir et pişirmesiydi.

Bir süre sonra kendilerine gelip çözüldüler. İlk söze başlayan Afiyet oldu:

– Şey izninle girebilir miyim canımm?

– Tabii tabii. Ben.. kusura bakmayın, kusura bakma.. Bir an sizi yani seni öyle karşımda görünce o kadar şaşırdım ki.

– Pişirdiğin etten çıkan koku muhh-te-şemm ciciş. Nasıl ya balım, nasıl yaptın bunu kuzum. Hemen anlat bana.

Sultan o ana kadar heyecandan fark edemediği bir dehşetin kıyısında buldu kendini. Ona gerçeği söyleyemezdi. Afiyet karşısında durmuş inanılmaz övgüler düzerken, ne yaptığını anlatıp bu büyülü anı bozamazdı. Kem küm etti ve tabii ki yalan söyledi:

– Kasap, yıllardı kullandığım kasap, bana özel et kesiyor, getiriyor, yetiştiriyor, kem küm.

– Tadına bakabilir miyim?

Sultan aman demeye kalmadan pisboğaz Afiyet bir lokmada yuttu pişen eti. O dakikadan sonra Afiyet Sultan’ın pişirdiği etlere, Sultan da Afiyet’e bağımlı oldu.

Bu tuhaf ikili sık sık bir araya gelmeye başladılar. Sultan her seferinde kullandığı farklı etler ve pişirme teknikleriyle Afiyet’in göz bebeği, Afiyet’se löpçük etleriyle Sultan’ın vazgeçilmezi olmuştu.

Bir akşam yemek sonrası Afiyet Sultan’a dönüp bir teklifte bulundu:

– Seni programa çıkartalım canımmm ne dersin?

Hem kıskançlık hem hayranlık duygusu Afiyet’e inanılmaz bir enerji veriyordu. Rating rekoları kıracağına yüzde yüz emindi. Televizyonda bu sıska kadınla birlikte harikalar yaratabilirlerdi.

Sultan beklemediği bu teklif karşısında mutluluğunu saklayamadı ve koşup Afiyet’e sarıldı. Afiyet’in teninin kokusu genzine kocaman bir yumruk salladı, bu yumruğun etkisiyle Sultan’ın başı döndü ve Afiyet’in kucağına bayıldı.

Afiyet kolonyalarla Sultan’ı ayıltıp kendine getirdi, yatağa yatırdı, kendi de yanına uzandı. Sabaha kadar ten tene birlikte uyudular.

Ertesi gün Afiyet televizyonla görüştü, program gününü, konusunu belirledi. Sultan’a etlerin farklı bölgelerinin nasıl en mükemmel şekilde mühürleneceğini anlattıracaktı.

O gün işten çıkınca, program hakkında konuşmak üzere Sultan’ı rezidansına davet etti. Sultan gündüzleri Afiyet yokken çıktığı ölü hayvan avından bu kez bir maymunla dönmüştü. Şehir hayvanat bahçesinin çöplüğünde bulduğu hayvanı kokladı, eti tazeydi. Hemen poşete koydu, eve geldi, eti temizledi, biberiye yatağında uzun bir süre dinlendirdi.

Akşam Afiyet’e mükemmel bir et ziyafeti çekti, O kemikleri yalanarak sıyırırken Sultan da havuç kemirmeye devam etti. Şarapların da etkisiyle Afiyet’in kıkırık sesi Sultan’ı çakır keyif etmişti. Bir anda yerinden fırladı ve kendini Afiyet’in dolgun göğüsleri arasına gömdü. Sıcaklığı, mühürlenmiş, is sinmiş, tuzlu terli o et kokusu, Sultan’ı içine çektikçe çekti. Dokundukça gömülüyor, gömüldükçe o yumuşaklık her yerini sarıyordu. Afiyet hâlâ kıkırdıyor, sağa sola göğüslerini sallıyor, göbeğiyle Sultan’ı zıplatıyordu. Sultan Afiyet’i güzelce soydu. Her yerini öpmeye, somurmaya başladı. Hayatından ilk defa ağzı, dili bir ete değiyordu. Yumuşacık, jelibon gibi. Sanki etten yapılmış bir top havuzunda can simitsiz yüzmek gibi. Başı döndükçe dönüyor, ağzından inlemeler çıkıyordu.

Sonra yavaş yavaş bu yumuşaklık onu boğmaya, ağzına dolup nefes borusunu tıkamaya başladı. Duvarları etlerle örülmüş karanlık bir kuyunun dibine doğru düşmeye başladı. Her hücresini bir korku sardı. Sonsuzluğa düşüyordu, içinden çıkamayacağı bir sonsuzluğa. Çığlık atmak istiyor ama ağzından hiç ses çıkmıyordu. Bu düşüşten onu kurtarabilecek tek şeye sarıldı, yanından hiç ayırmadığı tek şeye. Et kuyusundan aşağı doğru düşerken, tutunabildiği ilk yere bıçağını sapladı. Saplamasıyla, düşmesi de durdu. Dağcı kazması gibi, elindeki aleti yukarı tırmanmak için bir daha bir daha sapladı. En zirveye tırmanıp kendini o devasa yumuşaklıktan kurtardığında, bir kan gölünün tam ortasında oturuyordu. Elinde bıçağı sakince, Afiyet’in tüm kanının akmasını bekledi. Sonra bildiği en iyi şeyi yaptı. Afiyet’in bedeninden bonfile, döş, antrikot ve bilumum et parçaları hazırladı. Özenle sinirlerini aldı. Rezidansı terk edip kulübesine doğru yola koyuldu. Ertesi güne hazırlık yapmalı, stüdyodaki en muhteşem programı sunmalı, en lezzetli etleri pişirmeliydi.

Televizyon

– Evet sevgili seyirciler, stüdyodaki konuklarımız. Sevgili Afiyet hanım bugün rahatsızlığından dolayı programa katılamıyor ama size muhteşem birini takdim ediyor. Karşınızda Sultannn! Alkış lütfennn.

Pür makyaj Sultan, heyecanını bastırmaya çalışıp, kırk yıllık televizyoncular gibi kamera karşısına geçti. Afiyet’i o kadar çok seyretmişti ki artık ezbere ne söyleyeceğini biliyordu:

– Evvvett canlarım. Şimdiii marinasyonunu yaptığımız antrikot parçalarını, döşü, bonfileleri yağı iyyyiccce kızdırıp cızırdattığımız dökme tavamıza şöööyle atıyoruz, 2 dakika bekliyoruuuuz sonra hemencecik arkasını çeviriyoruz, 2 dakikada orada bekletiyoruz. Ne yapmış oluyoruz aşkitolarrr, eti mühirlemiş oluyoruz. Yaaaniii etimin tümm suyu içeride kalıyor. Atın hemen tavanızı, 200 derecede ısıttığınız fırına. Bekleyinn ayok bekleyin 4 dakikaaa, hahahaha. E hadi yiyin artık afiyetle. Hadi bakalım hadi ohhhhh yarasın güzellerrrr.

Sultan o gün, pişirdiği tüm etleri, stüdyodaki konuklara, görevlilere, çayçıya, televizyon sahibine, gelene geçene dağıttı. Herkes, milyonların gözü önünde yediklerinin Afiyet olduğunu bilmeden etleri afiyetle mideye indirdiler.

Bon Appetit.

Müge Koçak

Uzun zamandır yazıyor, yazmaya çalışıyor, devam etmeye çalışıyor. Zaman değişiyor, dengeler değişiyor, hayat değişiyor, yazı kalıyor, o hala yazıyor. Deneme, yanılma, oradan, buradan, şuradan. Bir gün - büyüdüğünde - yazı projelerini gerçekleştirmeyi umuyor. Ziyaretçi sayısı parmakların sayısını geçmeyen iki blogu var. Bu kadar yazan, çizen, onca tanınmış, tanınmamış insan arasında kendisine nasıl bir pay düşer bilmiyor, çok da umursamıyor. Ne önemi var ki! Altı üstü hep birlikte eğleniyoruz canım..

Afiyet Hanım ile Kuru Sultan Arasındaki Et Dalaşına Dair” için 57 Yorum Var

  1. Foton dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Muge_Kocak,

    Hikayenin buluşunu çok beğendim, konu anlatımı ve mantıksal bağlantılar üzerinde çok durulmamasını ise acele edilmesine bağladım, diğer seçeneğe ‘ağa bizle eğleniy herhal’ seçeneği diyeceğim :slight_smile:. Mesela:
    “Çocuklardan biri bağırdı; “Teyze ya atsana topu.” Sultan bir an kafasını kaldırdı ve “Hıh!” diye geriye kaykıldı. Böylece 35 yaşında ablalıktan terfi ettiği teyzelik payesiyle, evde kalmışlığı da onaylandı. O günden sonra Sultan hayatına, çöle dönen döl yolu ve kuru bir dala benzeyen çelimsiz bedeniyle, “Kuru Teyze” olarak devam etti.”
    Paragrafıyla sultanın topa vurmaktan imtina ederek evde kalmış kız kurusu olduğuna ikna olmamızı beklemiyorsunuzdur herhalde :grinning:. Yahut:
    “Tombul annesi, babası, kardeşi, dede ve anneannesi, kucaklarında da Sultan kaskatı poz vermişlerdi. Hepsi somurtuyordu. Hâlbuki resmin çekildiği gün, Sultan bebek doğmuştu ve doğum olayının insanları mutlu etmesi gerekiyordu. Aile resmin çekilmesinden sonra, Sultan’ın doğumunu kutlamak için koca bir dana kesmişti.”
    Bebeğin doğar doğmaz kalabalık aile fotoğrafı çekimine girmesine hadi ses etmeyelim :slight_smile:, lakin kimin kestiği belirsiz taze etin değil, pazardan alınan mantarın tüm aileyi kırmasını beklerdi herkes. Sultan anti vegan olabilirdi. Neyse diyelim ve:
    “Afiyet’in Sultan’ın hemen hemen üç katı olan bıngıl görüntüsü, Sultan’ı o kadar etkilemişti ki, hayatında yine ilk defa bir insan için kalbi çarptı. Karnından kasıklarına doğru bir sıcaklık yayıldı. Dili, damağı kurudu.” Kısmındaki ani aşk ateşlemesi biraz daha işlenmeyi, hafif girizgahlı bir uzamayı hak ediyordu.
    Hikayenin final kısmı ise artık bana bu hikayenin absürd tarzda yazıldığını düşündürttü. Yani aklımıza gelen onca soruyu yada şu şuna bağlansaydı ya vehmini bir kenara bırakıp sade hikayenin özünü düşünmemizi istiyor yazarımız diye düşündüm. El hak özü, özdeki trajikomiklik bir tür cevher, yalnız daha çok işlenmeliydi bence. Bu hikaye için orta karar demek en iyi yorumum olur sanırım. Yalnız tematik bağlantı oldukça hoş :wink:. Virüste görüşmek üzre, gerçi ben bu ay bilmeden önümüzdeki ayın konusunu da yazmışım ama olsun. Devamını getirebileceğim sonu açık bir hikaye yazmıştım, bunu şansı zevkle kullanacağım. Sağlıcakla kalın efendim.

  2. Hahaha aslında bu öyküden en çok @Arokan @gayekcelik ve @merveriii etkilenir diye düşünüyorum.
    Etlere aman dikkat :smile:

    Yalnız yaşadığım yer mangal şehri, düşünün artık

    Çok teşekkürler okuduğunuza çok sevindim
    En kısa zamanda ben de sizin öyküye bakacağım

    Görüşürüz

  3. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Muge_Kocak,

    Öncelikle öykü aktı, gitti. Absürtlüğü ve mizahi yazıları ben de çok sevdiğim için ilgimi çekti ancak bir kaç noktada yorumlarım olacak.

    Daha önceki yazılarında da farketmiştim sanıyorum Maviş ile Ahzen vardı. Böyle ikili kahraman öyküsünü çarpıştırmayı seviyorsun gördüğüm kadarıyla ama bence bu tarz öykülerinde ağırlık merkezi biraz şaşıyor. Burada da Kuru Sultan hikayesi daha baskın ve Afiyet Hanım’ın travması geri planda kalmış gibi hissettim. Diğer öykünde de yazar olarak Maviş’çi olduğunu hissetmiştim şahsen.

    Bu öyküde özellikle karşılaşmalarından sonra Afiyet Hanım’ın hemen hemen hiç bir rolü yok sanki. Özellikle karakterlerin içinde bulundukları duygu halleri çok örtük işlenmiş.

    Tasvirlerin başarılı. Dağcılık, jelibon, buzlu viski, Karate Kid, öykünün içinde bir anda farklı yolculuklara çıkarıyor bizi ancak ben ne kadar mizahi ve absürt de olsa biraz daha iki karakterin de eşit ağırlıktaki duygu durumlarını almak isterdim okuyucu olarak.

    Okuması çok sürükleyici ve keyifliydi,

    Kalemine sağlık.

    Sevgiler

    Sena

  4. Selam @MuratBarisSari

    Elbette planlı yaptım. Fotoğraf sahnesi mesela. 150 kiloluk bir aile gidiyor, eski tip bir fotoğraf makinası önünde kucaklarında bebekleri somurtup fotoğraf çektiriyorlar ve sonra dana yiyorlar yabani mantarlı, ama etten zehirleniyorlar. Bunu Sultanın sorgulama sorusu da absürt, ve okuyucuya nedenini vermedim , çünkü öyle bir duygusallık yok ortada. Sultan absürt bir ailede yetişen etten nefret eden anti sosyal takıntılı bir ruh hastası. Zaten olamayn hayatına bir de Yoldaki çocukların ona teyze demesi eklenince, evde kaldım, hayatıma kimse girmeyecek, kız kurusu oldumu gayet tepksiz bir biçimde farkediyor, eve gidip et pişiriyor. Anası babası etten ölmüş birinin yemedği etleri pişirmeye ve tüm servetini buna harcamaya olan takıntısı ruh hastalığı değildir de nedir. Ve bu takıntının bir ötesi de kendisi için “eti yenen ve yenmeyen hayvan birdir” diyerek kedi, köpek, fare, ve diğer bilimum canlıları kesip pişirmeye başlaması. Burada canlı yakalatmadım o hayvanları, kestirmedim, topladıkları ölüydü. Dolayısıyla okuyucunun ikilemde kalmasını hedefledim ve sorgulamasını, “eğer bir kedi ölüyse onu bir ineği yemekle farklı kefeye koyan nedir?” Okuyucu sorguladı mı? Sanmam. Sultan için aynıydı ve kesti yedirdi Afiyete Afiyet bilmeden.

    Afiyete anasının ve babasının zavallı kız ders çalışırken, ötesine berisine ot nane bilimum şeyler ekip biçmesi, onların inandıkları veganizm ile ilgili yozlaştıklarının bir göstergesi değil mi. Afiyet anne babaya inat etçil oluyor buna bahane de erkek arkadaşı. Tartar bifteği çiğ yenen bir biftektir. Et pişirilmez iyice dövülür, ve yenir. Vegan bir anne babanın önünde, ona aşırı umut bağlayan bir ana babanı önünde, tartar bifteği yemek tepki değildir de nedir.

    Şimdi elimizde, iki tepkili karakter var ve bunları kara mizahı bırakmadan ve absürtçe et dalaşına sokmaya çalıştım. Lezbiyen, gay, biseksüel, neden yafta yapıştırıyoruz ki. Ben cinsel kimliklere böyle bakmıyorum. Bir kadınla yatmak için illa lezbiyen olmasına gerek yok belki de öyledir bilmiyorum. Çünkü böyle bir ayırım yok kafamda. Afiyetin tenini cinsel olarak çekici buldu, zaten başlıkta Aşk?mı. Burada da acaba Afiyete mi yoksa etine mi aşık sorusu vardı. Ve Afiyetin etiyle de buluşunca, ailesine ölüm veren, kendine hayat veren şey sonunu hazırlıyor, etten bir nevi intikam alırken Afiyet de güme gidiyor, aslında Afiyet’de bir nevi ana babasını gerçekleştirip etlerinden kurtuluyor.

    Sonu da Güven Erkin Erkal bize başta söylüyor; yiyin birbirinizi.

    Eğer ben bir öyküyü bu kadar açıklamışsam demek düşündüğüm şeyi yapamamışım, bu da benim başarısızlığımdır. Kimbilir.

    Yorumların için çok teşekkürler.

    Merhaba @Ziya

    Beğenmenize sevindim. Zaman ayırıp yorumladığınız için de çok teşekkürler. Sizinkini de okuyacağım, başlık çok ilgimi çekti.

    @Senaa ya Hannibal yaptığında kimse mantık aramazken, Sultan yaptığında neden arıyorsun ki :wink: Ama soruna yanıt olacaksa Murat’a yazdığıma bir göz at istersen.

    Amma açıkladım kendimi ya

    Sevgiler :slight_smile:

    Not: bir de maymun ayrıntısı var. Maymuna göz kırpmam insanla olan etkileşiminden geldi. Yolda at ya da eşek de buldurabilirdim. Bu hiç şaşırtıcı olmazdı. Maymun da şaşırtıcı değil. Hayvanat Bahçelerinin durumunu düşündüğümüzde. Çöpe atılan bebeklerin olduğu bir ülkede maymunun da atılması neden şaşırtıyor.

    Geçenlerde gezmeye gittiğim bir hayvanat bahçesinin kafesinde, cins kuşlardan biri ölmüş yerde yatıyordu. Öyle yatıyor. Kimbilir kaç zamandır. Kızım görevliye bildirdi, görevli kızıma aferin dedi. Aferin. Ben yolda zürafa görsem şaşırmam.

  5. Aslında çok ilginç bu yazar-okur etkileşimi. Yazarı yazmaya iten motivasyondan yola çıkılıp okurun bu motivasyondan kendi payına düşeni çıkartması. Yani misal benim yazdığım ile senin anladığın. Bu yüzden yazmak ve okumak çok güzel ve zenginleştirici. Bu keyifli sohbet için ayrıca teşekkür ediyorum ya. Düşünce antrenmanı oluyor. Aldığım geri bildirimler de kendimi sorgulamaya itiyor. Teşekkürler :pray:t2: