Öykü

Akşam Sağırlığı

Kadulgaz bir günü daha yitiriyor. Bahar akşamı tepelerin ardında kayboluyor. Kimse bunu hissetmeyecek, melatonin şebekesi şehir ışıklarını pompalamaya başlamış. Dünya kıpkırmızı bir rüyaya dönüşüyor. Balçık dolu kanallardan kalkan karga sürüleri sessizliğe uçuyor. Kara aylandızların kuşattığı fakülteden öğrenciler çıkıyor. Gençliğe dair bozuk bir ifade gürültü olup sarsıyor akşamı. Bayık bakışlar gelip geçiyor. Kalabalık savruluyor. İki genç diğerlerinden kopup aşağı meyleden bir yola giriyor. Caddeye inecekler. Hep tekrarladıkları bir ritüel. Öteki olmadan diğeri bunu başaramaz.

Her yan akşama boyanmışken suskun kalmak daha güzel. İsmi konmayan, buna zahmet dahi edilmeyecek yabancı hislerin ürpertisi. Masum ama ürkütücü hisler. Büyümek mi bunun adı? Âşık mı olmak? Yoksa kuşku duymak? Dudaklar kıpırdamak ister gibi lakin buna gerek yok. Manzarayı seyrediyorlar birbirlerinden kaçmak için, hem de suskunluğa tutunmak. Köhne apartmanlar her yanda. Gittikçe ihtiyarlayan bir cumhuriyetin solukları onlar. Pencereler, zifiri karanlık gölge gözler, posterlerdeki propaganda onları seyrediyor. Gençler korkuyor, herkesten en çok da kendilerinden.

İleride, yokuş caddeye karışınca o yalnız yolun büyülü suskunluğu kayboluyor. Arabaların, yayaların, behemehal trafiğin gürültülü kasveti doluyor dünyaya. Karşı kaldırımda kapkara üniformalar giymiş kadınlı erkekli bir polis mangası yürüyor. Posterler artık daha çarpıcı. Gotik tonlar, gaz maskeleri, haykıran, ısıran, korkutan bir heyula. Ellerinde papashalar tutan granit gölgelerin geçit töreni. ‘03. Bitmek bilmeyen bir yıl. Bahar akşamları hâlâ soğuk. Genç çocuk kendini tehlikeye atmak istiyor. Nereye kadar sürecek bu böyle? Anakara’nın iç havzalarında kıtlık tehlikesi var, Tuz’un ardındaki diyarlarda kuruyor göller… Nereye kadar sürebilir bu böyle?

Korkuyorum, diyor kendi kendine. Ya bu kıtlık çağında âşık olursam.

Ötede artık akşam kendini geceye bırakmış. Siren sesleri geliyor. İnsanların yüzlerinde anlamsız bir endişe. Kız ile oğlan hâlâ suskun. Bir otobüs durağına siniyorlar. Karşılarında tren garı. İhtişamlı brutalizm. Pencerelerinden görünen dev avizeler ne güzel ışıldıyor. Sanki bir skazka. Çocuk kendini cesur hissediyor o an. Aşk ve ilham dolu. Sessizliği dağıtmak adına, “neden buraya geldin?” diye soruyor. “İdeolojik mi?” Kızın kafası karışıyor, “bilmem ki,” diyor. “Mesela şark ekspresini çok merak ederdim küçük bir kızken. Büyüyünce ablamlar, kuzenlerim hatta sınıftan arkadaşlarım falan bu trene bindiler. Ta Tuz’un öbür tarafına gitmişler…”

“Ne yapmak için peki?”

“Bilmem ki. Ben de bindim o trene, buraya geldim işte. Hiçbir şeyi yok. Büyülü hiçbir şey yok. Başka bir dünya değil burası.”

“Bozkırlar sıkmıştır seni, dağlar, sarp yamaçlar, ovalar…”

“Çok sıktı hem de. Peki ya geldiğimiz yer? Orası daha mı canlıydı? Bir resmin içinde yaşamak gibiydi oradaki hayatım.”

“Neden böyle düşünüyorsun?”

“Başka ne düşünebilirim ki?”

Oğlan, polis mangasının kasvetli yürüyüşünü hatırlayıp susuyor. Bir tedirginlik sürgün veriyor. Yanlarından gelip geçen, durakta bekleyen herkes artık kuşkulu gölgelerden ibaret. Kız acaba bir ajan mı? “İyi şeyler düşün,” diyor oğlan. Sesinde sıkıntılı bir ifade var. “İyi şeyler düşün.”

Yine sessizlik. Suskunluğa sımsıkı tutunuyorlar ve nihayet otobüs geliyor. Yan yana oturuyorlar. Kız pencere kenarında. Kapılar kapanıyor. Taşıt caddenin ışıkları arasından süzülüp çıkıyor. Bir an sonra şehrin sere serpe kuşattığı boş alanlar, gaz boruları, raylar gösteriyor kendini ve bir de kanal. Hepsi karanlığın altında bir türlü dirilemeyen endüstrinin paçavrasını yaratıyor. Kız gülümseyerek derin kanalı işaret ediyor. Çocuk gibi, çok saf ve çok temiz. “Ben arkadaşlarımla geçen yaz boyunca hep oraya gittim,” diyor.

“Neden?”

Kız kıkırdayarak cevap veriyor, “bilmem ki, burada yapacak başka hiçbir şey yok. Kanalda da bir sürü çöp var. Onları seyrediyorum.”

“Başka neler yapıyorsun?”

“Yurdumun karşısında bir süpermarket var. Girip çıkan kişileri sayıyorum.”

“Kendi şehrinde böyle şeyler yapar mıydın?”

Kâküllerin gölgelediği o şirin suratı asılıyor. “Ders çalışmaktan, kitap okumaktan başka bir şeye vaktim kalmazdı ki. Bir de ablamların, kuzenlerimin anlattığı şeyleri dinlerdim.”

“Neler anlatırlardı?”

Elektrik direkleri boyunca sıralanmış gece aydınlatmaları muntazam sıralar halinde ürperiyor, kızın terütaze yüzünde minik bir tiyatroya dönüşüyorlar. “Hep gitmek istedikleri diyarları anlatırlardı,” diye mırıldanıyor. “Bazen korkunç hikâyeler, bazen beğendiği erkekleri ya da hiç sahip olamayacakları şeyleri.”

“Sen ne yapardın peki?”

“Sadece dinlerdim.”

Çocuk onu bağrına basmak, bozkır gecesi kadar siyah saçlarını okşamak istiyor. Ona aşık olmak, hatta ona sahip olmak istiyor. Oysa kız her şeyden habersiz. Pencereden taşan manzaraya dalmış, şehrin ıssızlığını, boşta kalan arazilerin harcanışını seyrediyor. Kim bilir ne hayaller kuruyor. Sessizlik şehrin dışına sarkıp, sonra tekrar metruk arazilere dalan, sanayilerden çıkıp kendini başıboş caddelere vuran o yol gibi uzuyor. En nihayetinde yurtlar bölgesinde duruyor otobüs. Gençler iniyor.

Otobüs ardında kirli bir duman bırakarak gidiyor. Zaman uzuyor. Sokak uzuyor. Yurtların gölgesi büyüyor. Rüzgâr başlamış. Ağaçlar titriyor. Şehrin uğultuları dinmiş. Gençler aydınlatma lambalarının kederli ışığında birbirine bakıyor.Gecenin kalbi sızlıyor. Tek bir saniye sürecek olsa da bir şeyler yaşanmalı. Çocuk bu ürpertici anın gerilimine daha fazla dayanamadan kızı kucaklıyor. Tutkulu, aşık, yaralı ve korkak. Hayata son kez tutunur gibi saçlarını kokluyor. Daracık bozkır gecelerinden çok farklı, uzak sahillere ait bir geceyi soluyor.

Kız kendini bu kavgacı ama korkak çocuğa teslim ederek gözlerini kapıyor.Zaman dursun istiyor. Her şey böyle kalsa keşke ama huzur ile öfke aynı anda filizlenip allak bullak olmuş hafızaya sızıyor. Ablaların anlattığı şeyler geliyor bir an. Kalp çok hızlı atıyor. Her yanı sıcak basıyor. Hafıza karanlık bir odaya dönüşüyor. “Sen daha küçüksün, kulaklarını kapa!” Perdesi çekilmiş pencereden geceye ait solgun sesler akarken ablaların korkunç sonla biten hikâyesi çocuğun yüzüne karışıyor. Kız çok korkuyor ve itiyor onu. Gözleri yaşla dolu şimdi. Titreyen, cılız bir sesle, “bir daha böyle yapma,”diyor. Çocuk özür dilemek istese de artık çok geç, kız arkasını dönüp koşmaya başlıyor.

Kız gözden kayboluncaya dek çaresiz izliyor onu çocuk. Sonra yola koyuluyor. Sokak utancını ve kederini haykırıyor. Yapayalnızsın. Bağır istediğin kadar, yine de şu ağaçlar yutacak sesini, seni kimse duyamaz. Çiçekler kıpırdıyor, yaz gelince kuruyacaklar. Haykır istediğin kadar tanrın da yok, işitmeyecek kimse seni. Bu dünyada bir şeyler yanlış gidiyor, yoksa sadece yanlışları mı yaşayınca böyle oluyor. İnsanlar arasında tamamlanmamış bir denklem olmalı yahut, insan matematiğinin anlaşılmaz dünyasında soluyorsun. Yüreklerinde bir boşluk var şu insanların, çoğu bunu dinleyerek yaşıyor bazısı ise sağır oluyor. Keşke sağır olsa şimdi ruhum. Sokakları duymasam, karanlıktaki hakikati. Yahut hiç olmazsa kokusunu unutsam onun, o kırgın bakışları unutsam. Ah saf perim, beni yaraladın ve acıyla sarhoş oldum.

Kaldığı yer eski bir lojmanın bodrum katı. Merdivenleri inerken karanlığı kaplayan o garip kokuya küfrediyor. Neyin kokusu bu? Attığı her adımda bir sıfat düşünüyor. Nihayet sağırlıkta karar kılıyor. Sağır bir dünyanın kokusu. Şimdi çığlık atsa, acı acı ulusa, hiç kimse çıkıp ne oluyor diye bakmaz. Hiç olmazsa bireyin kadere karşı olan sorumluluğuna karışmıyor ötekiler. Ötekiler, ah şu korkunç kalabalık. Her şeye karışıyorlar ama felaketlere karışmıyorlar.

Daireye girdiği zaman matematik fakültesinden arkadaşını hesap yaparken görüyor Sul. Huzursuz bir böcek gibi yemek masasına kurulmuş. Şu dünyada sebepsiz yere ortaya çıkan bir bilinç pıhtısı o. Zonkluyor, kararıyor, koparılmak için çıldırıyor. Ondan sadece Eleman diye bahsedeceğiz. Kuru kuru selamlaşıyorlar. Sonra Sul koltuğuna oturup bir sigara yakıyor. Bir şeyler ona yolu hatırlatıyor. Duvarda büyüyen küfleri seyrederken yazı düşünüyor, fikir içini karartıyor. Ailesi onu bekliyor olacak, dönmesini, belki de bir şeyler yapmasını. Oysa Sul bu şehirden çıkamayacak. Zaten ne gitmek ne de kalmak istiyor. Ne evi ne de ailesini görmek istiyor. Sadece sonsuzluğa benzeyen bir an boyunca uyumak, uyandığında artık köksüz bir bitkiye dönüşmek istiyor. Bu düşünceler gönlünde ağırlaşırken gözleri doluyor. Çok yalnız, o kadar yalnız ki kendi içinde bir kalabalık.

Eleman yarım saat daha hesaplamalar üzerinde didinip duruyor. Sonra karşıdaki koltuğa kuruluyor o da. Hiçbir sonuca varamadığı belli. Bir sigara yakıp rahatlamak istiyor. Sul suratına bakmaktan kaçınıyor arkadaşın. Duvardaki küflere kilitliyor gözünü. İki hamam böceği birbiriyle yarışıyor. Hayat mı bu? Böyle yaşanır mı? Eleman kayıtsızca, “Ne oldu bu gün,”diye soruyor.

“Bitti,” diyor Sul, “bitti kardeş.”

Bu laf Eleman’ın kafasını karıştırıyor. Suratında arapsaçı gibi bir ifade, “ne yani memleketine mi dönüyorsun?” diye soruyor. Sul bir an kendini öfkeli hissediyor lakin insan iletişimindeki temel sorun bu. Zihninin geometrisini hiçbir zaman tüm netliğiyle karşı tarafa aktaramıyorsun. Belki bu bir mucizedir. İletişimin bu kadar yaygın olduğu bir dünyada hainlik etmek başka ne tür gerçekleşebilirdi?

“Dönmekten bahsetmiyorum. Aslında ben hiçbir şey düşünmüyorum. Hiçbir şey duymak istemiyorum. Kızı korkuttum kardeş. Bitti. Korktu kız.”

Eleman kahkahaya benzeyen iğrenç bir ses çıkarıyor. “Şirin’i mi?” Sul başını sallıyor çaresizce. Kalkıp elemanı dövebilir yahut dolaptan iki bira çıkarıp biraz sakinleşebilir. Arkadaş Sul’un içinde kopan o cehennem fırtınalarından habersiz münasebetsizliğini sürdürüyor. “Ne yaptın kıza ha? Ahaha…”

“Sarıldım.”

Bu cevap üzerine penceresiz odaya korkutucu bir sessizlik çöküyor. Sigara dumanına sızan flöresan ışığı baş ağrısına dönüşüyor. Eleman Sul’un gözlerindeki o kapkara nefreti fark ediyor nihayet. Bu gözleri birkaç kez daha görmüştü. Bir cinayet işleme hevesi, yumruk yumruğa kavgalar, karanlığa kaçmak, sonra korkakça tüm sokaklara yayılan karga kahkahalarının delilik harmanı. Onu daha fazla öfkelendirmeye gelmez. Sağı solu belli olmuyor ki. En iyisi her zamanki ritüele geri dönmek. Ya hiç konuşmamak ya da sağır olmak.

“Bir şeyler yiyelim.”

Sul arkadaşının dolaptan peçeteyle örtülmüş iki kap çıkartmasını seyrediyor. Hesaplamalarla dolu masaya koyuyor onları Eleman. Defterler, kitaplar, paçavraya dönmüş kâğıt parçaları süpürüyor. Sul sürünür gibi kalkıp yemek masasına geçiyor. Kabındaki peçeteyi alınca sucuklar, haşlanmış patates, pirinç lapası ve yulaf ezmesi görüyor. “Bunlar nereden?” diye soruyor şaşkınlıkla. Eleman yine kahkahaya benzeyen o iğrenç sesten çıkarıyor. “Çaldım,” diyor. “Yeni açılan süpermarketlerden birinden.”

“Benim kız da yurdunun karşısındaki süpermarketi seyrediyormuş.”

“Hadi ya. Şirin’i bu kadar takma kafaya istersen. O kız senin gibi biriyle olmamalı… sen de öyle bir kızla.”

Sul başını ağır ağır sallayarak elemana hak veriyor. Küfür etmek, tartışmak yahut o saf kızın sevgisini hak edecek biri olduğunu iddia etmek yersiz. En iyisi susmak. Sessizliğin içinde kıpırdayan iki böcek gibi yemeği yiyorlar. Ardından yine koltuklara kurulup düşünmeye devam ediyorlar. “Şu sucuğun tadı bir garip. Hem bu glasnostcular gene ne çeviriyor? Marketlere bu bolluk nereden geliyor? İç Anakara’da kıtlık olacakmış diye okudum.”

“Yediğin şeylerin kaçı artık topraktan çıkıyor sanıyorsun ki sen? Plastik Çağı’na hoş geldin. Glasnost evrimi. Sen rahat ol. Toprağın hainliği bizi korkutamaz, bilgisayar mabedimiz ve house müziği ilahimiz.”

“İster glasnost isterse de Kara Kasım Komünü. Bu topraklarda işlemiyor senin sistemin. Merkezdeki partiden gelen rublelerle, tenekeden tanklarla, papashalarla, polislerle ancak döndürürsün çarkları.”

“Öyle mi düşünüyorsun? Politpüronun şizofrenlerini bürokrat ağalara tercih ederim.”

“Tercih ha? Sen bu tercihlere hayat mı diyorsun şimdi? Biz batıdaki deniz kıyısı şehirlerimizde hep Kadulgaz’a özendik. Onun dağlardaki yalnız asaletine vurgunduk. Meğer bizim hayallerimizi süsleyen bu şehirde ne kepazelikler dönüyor… Sen bunu savunuyor musun?”

“Karşı devrimciliğin tarihi geçti. Artık kabullenme ve gelişme çağı.”

“Sen de delirmişsin, kalabalığa katılmışsın sen de…”

“Hayır, yalnızca insanlığın en boktan çağında bile eğlenmeyi biliyorum.”

“Gizli yer altı barlarında yakışıklı oğlanlarla yatmaya çalışmak eğlence değil…”

“Belki de bir devrim,” diye kahkaha atıyor Eleman. Çok seviyor bunu. Sul’u kızgın görmeye bayılıyor. Çocuk köpürdükçe köpürüyor zaten. “Devrim dediğin şey bizim şehirlerimize gelmesin. Dönecek, hiç olmazsa kaçacak bir yerimiz olsun.”

“Madem tiksiniyorsan neden Kadulgaz’a geldin?”

“Defalarca kez söyledim. Defalarca. Ben böyle hayal etmemiştim devrimi…”

“İnsanlar aniden kaya yosunlarına dönüşemez. İçlerindeki şeytanı muhafaza etmeleri çok normal devrimden sonra bile.”

“Ben böyle hayal etmemiştim. Halimize bak! Yaşadığımız hayat değil,” diye bağırıyor yumruğunu koltuğa vurup. “Bunu yaratan kalabalıkların sağırlığı biliyor musun? Tüm bu kokuşmuşluğu, tüm bu brutalist sefaleti, devrimin dinamikleri değil. Hayır. Bir şey olmalı! Bir şey şimdi olmalı. Hemen. Yoksa kendimi bu gece öldüreceğim!”

Evet, işte yine başlıyor. Her gece aynı zırıldanma. “Sana bir şey anlatayım öyleyse,” diye kıkırdıyor Eleman.“Belki sakinleşirsin hem. Bu gün ne oldu biliyor musun?”

“Ne?”

“Bilgisayara bir yer altı kaydı yükledim. Sağır Sultan diye bir şey.”

“Ne biçim isim bu? Olayı ne ki?”

“Zamanında bir sultan varmış, generalleri cariyelerini önünde düdüklese dahi bundan haberi olmazmış… .çünkü sağırmış.”

“Komünist işi bir hikâye işte. Toprak sahiplerini küçük düşürüyorlar akıllarınca.”

“Bu hikâye ortaya çıktığında daha ilk komün bile kurulmamıştı.”

“Yine de hiç tekin gelmedi bana. Şu hükûmetin bilgisayarlara erişim sağladığı virüslerden olmasın? Nereden buldun ki?”

“Geçen defa otu aldığım adam verdi.”

“Kimseye güvenmiyorum. Ben bu şehrin insanına güvenmiyorum amına koyayım. Hepsi iki yüzlü. Hepsi içten pazarlıklı komünist fareler. Belki de partiye çalışıyor o pezevenk, belki de SGB’den? Ne biliyorsun?”

“Sakin ol. Devlet bizimle neden uğraşsın ki. Onlar Anakara’nın iç havzalarına büsbütün hâkim olmakla, Tuz’un ötesindeki yandaş sendikaları güçlendirmekle meşgul.”

“Biz onlardan değiliz! Sen istediğin kadar solcu ol. Biz Anakara’nın batı yakasından geldik. Gökdelenlerin şafağında büyüdük biz! İkimiz de onlardan değiliz. Bizi gözetlemeyecekler de kimi gözetleyecekler ha…”

“Hadi be! Şu şehirde nereden baksan on beş bin kadar öğrenci var batıdan gelen. Hiçbiri umurlarında değil.”

Sul bir şey söylemek istiyor lakin zihninin o dipsiz kuyularında yankılanan düşünceler silsilesi tarafından suskunluğa çekiliyor. Bakışları küfe dalıp giderken Eleman kalkıp bilgisayarı açıyor. “Görüyorsun değil mi? Yeni bir çağ bize hoş geldin diyor.”Ardından hoparlör cihazını bağlıyor kasaya ve ses kaydını başlatıyor. Penceresiz odayı o ana kadar insan maharetinin ürettiği en tehlikeli müzik dolduruyor.

Göklerde bir sultan var

Sağır Sultan

Göklerde bir sultan var

Her şeyi bilen

Her şeyi duyacak

Her şey bitince

Bitince

Sağır Sultan.

Kayıt beş dakika uzunluğunda. Yalnızca ruhsuz makinelerin işitebileceği madde ötesi bir boyuttan çalınmış. Cinlerin çıkardığı öforik sesler üzerine kurulmuş. Renkler birbiri içine geçmiş, ışık o cinlerin eseri vücutlarında bambaşka anlamlara sahip. Onların sidik sarhoşluğu ile kurguladıkları sapkın hayaller bir insanı boğuyor. Şarkı söylüyorlar. Bu kabilenin insana en yakın olan özelliği. Sıra sıra patlayan flaşlar gibi renk gövdeleri belirip kayboluyor. Cinler balon gibi şişiyor ve bireysel yorumların korkunç dalgalanmaları ile Sağır Sultan’a davet ediyorlar dinleyiciyi. Bir ayin bu, yahut bir düğün, yahut bir öfori. Çıkardıkları şarkı, zihin dalgalarını Satürn transına yansıtıyor. Sonra astroloji keyifli bir platoya dönüşüp rizomlarını inşa ediyor. Her şey bittiğinde Sul ağlamaya başlıyor. “Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”

* * *

Sul aşktan umudunu kesmişti. Şu hayatta bazı şeylerin sana hiç uğramayacağını kabul etmek lazım. Sul da bunu hazmetmekte güçlük çekmemişti. Yarım yüzyıl önce vaat edilmiş bir cennetin bataklığında artık yalnızca delirmeden yaşamayı öğreniyordu. “Ya kıracağım şu aklı ya da onlar gibi olacağım,” diyordu durmadan. “Başka çıkış yok. Bu diyarda alternatif yok. Sanki başka diyarda varmış gibi.”

İşin kötü tarafı kız yoktu. Para yoktu, umut yoktu, heves yoktu. Bitmişti sahiden. Şirin onu görmek istemiyordu. Çok belliydi bu. Sul da o kırgın hatta öfkeli bakışlardan korkuyordu. Temastan korkuyordu. Her zaman olduğu gibi. Bu yüzden bir süre akşamki derslere gitmedi. Gittiği zaman kıza taraf bakmadı bile. Fakülteden çıkınca her şeyden kaçar gibi yokuş yoldan aşağı, caddeye indi. Yol başkaydı şimdi. Suskunluğu tek kişilikti. Kız başkalaşmıştı. Herkesleşmişti. Artık arkadaşlarıylaydı. Pakt bozulmuştu. “Onu kalabalığa kurban verdim…”

Bir akşam, yine fakülteden çıkıp kara aylandızların altından yürürken onu arkadaşlarıyla gördü Sul. Garip bir rüzgâr esti. Ruhsuz dünyanın çığlığı. Uzaktan seyretmeye koyuldu. Elemanın biriyle konuşuyordu. Sıradan bir konuşma değildi bu. Başka tür bir konuşmaydı. Yalnızca bakabilen anlar. Sul’un kalbine bir sızı oturdu. Neye öfkeleniyordu ki? Hakkı neydi? İşte böyle yapmak lazımdı. O zarif anların keskin coşkusuna kapılıp kendini açmamak lazımdı. Saklamak lazımdı içinde çağlayan arzuyu. O eleman gibi olmak… Suratında pis bir gülümseme varken, kalbinin kesif odalarında kahkaha atmak. Keşke şu kalabalıklara karışabilsem. Onlar gibi olabilsem. Nerem eğreti benim anlamıyorum ki. Asıl eğreti olan kalabalık.

İki arkadaş, koruluğun orada dikilip belirsiz bir yönü seyreden Sul’u görünce “Bu ne yapıyor gene,” diye fısıldadılar. Yanına yaklaşmaya karar verdiler çocuğun. Niyetlerinde bir bozukluk yoktu aslında. “N’aber?” dediler. “Çakmağın var mı?”

Sul soruyu algılamadı. İkisine de sanki küfür etmişler gibi nefretle baktı. Sonrabir şey söylemeden, onları itip geçerek fakülteden çıktı. Yokuş yola vurdu kendini. Akşamın sağırlığını tatmak istedi. Yok. O bile sakınıyordu her şeyini. Kışın hatırası ile kararıyordu. Kar yağacak diyorlardı geceleyin. ’03. Kış bile bitmek bilmiyordu. Eve varıncaya kadar zamanın nasıl aktığını anlamadı. Arkadaşını koltuğa yayılmış sigara içerken buldu. Kuru kuru selamlaştılar. Kokuşmuş bir pilinç lapası yediler. Sonra hep yaptıkları gibi o böceksi sükûnet ile sarmalanıp tekrar koltuklarına kuruldular.

Hiçbir şey konuşmuyorlardı. Yapacak hiçbir şey yoktu. Öyle ahmak ahmak oturup sigara içerlerken Eleman’ın münasebetsizliği tuttu. “Senin bu kız böyle yerde eskisi kadar saf kalmaz,” dedi.“Haberin olsun.”

Sul’un aklında şimşek çaktı o an. Şirin’i elemanla gülüşürken gördü yine. Görüntü kendiliğinden ilerledi. Eskisi gibi saf kalmaz. Boynuna sarıldı pezevengin. Sonra birlikte caddeden aşağı indiler. Yok. Bu sefer otobüse değil siyah bir arabaya bindiler. Siyah bir araba. Başka renk olmaz. Pencerelerine de filtre yapmışlar. O araba gitti. Gitti. Bir yer. Metruk. Harabe. Başka insanlar da var. Gizlenmeye gerek yok. Kıza bir şey içirdiler. Sonra diske damıtılmış bir melek olup porno filmine dönüştürüldü kız. Sul yumruğunu sıktı. “Ne diyorsun ulan sen?” diye zıpladı koltuktan.

Eleman sigarasını yere savurdu. “Yetti lan,” diye kükreyip ayağa dikildi. Yumruk yumruğa geldiler lakin bu manzara o kadar komikti ki… Elinde olmadan sırıttı ve Sul’u itip, “Kendine gel kardeş,” dedi. “Neler neler gördüm. İki sene kıdemliyim. Sen daha yeni sayılırsın. Burada hiçbir şey o batıdaki köyüne benzemez. Kızlar gelir geri gitmezler. Bu komünistler nasıl ayakta kalıyor sanıyorsun?”

Sul çok öfkeliydi. Bileğine yapışmış dostunun esmer elinden kurtuldu. Sövüp sayarak odanın içinde dolanmaya başladı. Tavanda böcekler kıpırdıyordu. Küflerin orada bir güve adeta pıhtılaşmış, baş ağrısına benziyordu. Saçlara kadar sızlayan, iğrenç bir baş ağrısı. Sul delirmek üzereydi. “Başlarım bu şehirden de cumhuriyetinden de!” diye kükredi.“Yaşanmıyor ulan, yaşanmıyor. Sikeyim komünistleri de, üniversiteyi de. Ne biçim diyar lan burası! Yazı kurak, kışı çorak. Her yanı da böcek basmış!”

“Sakin ol kardeş,” diye güldü Eleman. Koltuğuna kuruldu yine.“Sinirlenme. Herkese böyle olur ilk defasında. Sen de alışırsın. Gel Sağır Sultan’ı dinleyelim.”

Bir an duraklayıp arkadaşına kulak verdi Sul. Lakin kolay kolay düşmedi oltaya. “Boş kafayla dinlenmiyor artık,” diye omuz silkti.“Bana bir şey lazım. Bir şey olmalı. Böyle giderse öldürürüm kendimi. Var sende kesin bir şeyler, benden sakınma. Bak bu gece öldüreceğim kendimi.”

Başladı zırıldanmaya. Aynı tonda. Aynı zavallılıkla. Eleman yine de ikna oldu. Bunu öfkelendirmeye gelmez. Sağı sollu belli olmuyor ki delinin. Kalkıp yemek masasına geçti. Kitap yığınından dörde katlanmış bir kâğıt parçası çıkardı. “Tamam mı?” diye güldü Sul’a bakıp. “Otur hadi.”

Sul kendini hem pişman, hem huzurlu, hem de minnet dolu hissetti. Böcekler gölgedeki şeytanı tavaf ederken dışarıda kar yağmaya başlamıştı. Sul’un ise içinde bozkır yazına benzeyen kurak bir cehennem vardı. Kendini soyup paramparça etmiş, o düzlükte harcamıştı. Ne bir his ne bir düşünce vardı aklında. Yalnızca arkadaşını seyrediyordu. Eleman kitabın kenarından bir parça koparıp zıvana hazırladı. Sonra Arap kâğıdına bir miktar yeşil döktü, üzerine de aynı miktarda tütün. Sonra kâğıdı sarıp kıçına zıvanasını taktı. Ucunu kıvırıp Sul’a teslim etti.

“Bekle.”

Hoparlör bilgisayarın kalbindeki Sağır Sultan’ı pompalamaya başladı penceresiz odaya. Bir nefes kadar sonra kalın duman bulutları flöresan ışığını yutuverdi. Her şey bitince Sul manyak gibi gülüyordu. “Hep istiyorum ben bundan, bu güne kadar içmediğim kabahat.”

Günler böyle geçip gitti. Kar yağıyor, kesilince güneş açıyor, sonra gece dolduruyordu boşlukları. Alışmıştı işte dizgede bir hiç olmaya. Sağır Sultan’ı dinleyip ot içiyordu. Her gecenin kaidesi buydu artık. Mecburdu; delirmemek için yahut kendini asmamak. Yaşıyordu nihayet. Lâyığınca. Bir akşam, artık mevsim sahiden bahara benzemeye başlarken evde yalnızdı. Bilgisayarda Sağır Sultan çalıyordu. Koltuğuna kurulmuş esrarlı sigarasını içiyordu. Olması gerektiği gibiydi dünya. Huzur yoktu, sevgi yoktu, his yoktu. Sağırdı sanki belki de dilsiz. Sul bu yüzden kapıda dönen anahtarı, içeri giren Eleman’ı fark etmedi.

Arkadaşında bir gariplik vardı. Neyse ne? Önemi yoktu. Lakin sahiden bir tuhaftı. Küflere yapışmış o güve gibiydi adeta. Sul hiçbir şey fark etmemekte ısrar etti. Sağırdı çünkü. Sağır olmuştu. Hep istediği o kutsal sıfata nail olmuştu. Ancak şarkı bitince Eleman’ı görüverdi. Görmekle de kalmadı duydu onu. “Kardeş,” diyordu ağır ağır. “Beni dinlemek ister misin?”

Ne garip soruydu bu böyle. Sırıttı. “Neden olmasın?” dedi. Eleman’ın suratı daha da karardı. “Bir şey olmuş…”

“Eee?”

“Kanalda bir ceset bulmuşlar.”

Sul’un suratındaki ifade silinip gitti. Şarkı kendini tekrar etmeye koyuldu. Hoparlör şeytanlaşmış bir melek gibiydi. “Göklerde bir sultan var…” Eleman yutkundu. “Kardeş çok üzgünüm. Şirin… tecavüze uğrayıp öldürülmüş. Kanala atmışlar kızı. Kanalda. Gelirken gördüm, etrafını çevrelemişler kanalın. Kardeş üzgünüm. Söylememeliydim belki. Affet…”

Işık silinip gitti. Gözler yumuldu. Birkaç saniye sonra dünya büsbütün sustu. Sağır Sultan’a dönüştü tamamen. “Her şeyi duyacak, her şey bitince…” Şirin’i gördü Sul. Olması gerektiği gibiydi. O ıssız gecenin şafağında saf saf gülümsüyordu. Korkma. İşte burada. Yanında. Yalan söylüyorlar. “Yanımdasın, sana zarar veremezler. Sen benim olmalıydın.” Ama o da ne? Melek olup uçtu kız. Yok hayır. Bu bir yalan. Ama baksana bir melek olmuş kız; her yanı yara bere içinde bir melek. Öyle çığlıklar atıyor ki gece bin bir parçaya bölünüyor. Bu benim çığlığım mı yoksa? Ben sağır oldum artık, duyamam ki. Ah bak, işte gökyüzünde Sağır Sultan. Acı ile bakıyor dünyaya. Komünistler kanalın etrafını çevirmiş. Bir kızın cesedini çıkarıyorlar.

Eleman çaresizce, “kendine gel kardeş,” diye sarstı arkadaşını. “Kendine gel! Daha batıya dönecektik. Daha buradaki böceklerden, güvelerden dert yanarken rakı içecektik!”

Sul cevap vermedi. Sonsuza kadar da vermeyecekti. Delirmişti. Bir dünya daha sönmüştü. Kanala gömülüp çürürken kimse görmeyecekti onu. Kanalda bir sürü çöp vardı ve bir kızın cesedi. Böcek şeytanlar kahkaha atıyordu şimdi. Papashası elinde kızıl bir melek boruların üzerinden olanı biteni seyrediyordu. Süpermarketlerde melek eti satıyorlardı. Reyonlara plastik melekler dizilmiş. Lanet olsun bu revizyonizme.

Gecenin kör yüzünde yangın vardı. Sul akşama dönüşmüş. Hiçliğin kalbinde yineliyordu kendini her an. Bir inci. Sağır Sultan uyuyordu hâlâ. Rüyasında onu görüyordu. Bir gün uyanacak ve her şeyi duyacak ancak her şey bitince. Şirin’i de duyacak ve Sul’un ona söyleyemediklerini. Yaratıp terk ettiği bu solgun dünyada deliren her ruhu… Çünkü bir gün her şey bitecek. Bitecek elbet ve uyanacak Sağır Sultan.

 

 

 

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Akşam Sağırlığı” için 2 Yorum Var

  1. Yine saykodelik ve sonsuza kadar sürecek bir melankoli uykusu. Kalemine sağlık Tuğrul.

    Mutluluk anlık bir şey, belki de milisaniyelik; benim için bir kaçamak. Uzun sürmez, sürdürtmezler, sürdürtmeyiz. Senin için bir tanımı var mı bilmiyorum ama bence ulaşılmaz bir olguya dönüşmüş kurgularında. Ama hayat hakkında çok emsalsiz, haklı ve acımasız çıkarımların var. Satır aralarında bunları okurken büyük haz alıyorum. :+1:

    Görüşmek üzere. :pray:

  2. Çok iyi bir öykü okudum. Kaleminiz güçlü, anlatımınız çok sağlam. Örtülü kelimelerle okuyucunun içini acıtabilmek bence kolay değil. Bunu yaparken duyguyu geçirmek önemli olan. Umutsuzluğu, aşkı, sağırlığı o kadar akıcı işlemişsiniz ki. Çok söze gerek yok. Tebrikler.

    Hani derler ya, “nazar boncuğu” olsun, tamamen kişisel bir tercih olduğunu da belirterek, bu metne yakıştırmadığım tek kelime “brutalizm” oldu. Ama dediğim gibi bu tamamen benimle ilgili :slight_smile:

    Elinize sağlık

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!