Öykü

Asım Bey’in Tuhaf Hikâyesi

Henüz kahvaltımı etmiş, balkonda elimde kitabımla çay-sigara keyfi yapıyordum ki dış kapının açıldığını duydum. Anahtarla açılmıştı; yani ya kızım gelmişti ya da temizlikçi kadın. Kızımdı.

“Baba!” dedi yüzüme olabildiğince tiksinti ile bakarak.

Ne olduğunu anlayamamış; bir elimde çay, diğerinde ağzıma doğru götürdüğüm sigara ile öylece bakakalmıştım. Durup dururken bu ne biçim surattı böyle…

“Sen nasıl olur da bana mirasından bir lira dahi bırakmazsın?!”

Miras? Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Ne demem gerektiğini düşünürken sigarayı kül tablasına, kitabı sehpaya bıraktım. Benim vasiyetimi görmesi imkânsızdı. Onu yıllar önce çok güvendiğim avukatıma vermiş, ölümüm haricinde kesinlikle açılmamasını istemiştim. Acaba daha o zamanlar yazarken görmüştü de hesabını sormak için bunca zaman beklemiş miydi? Saçmaydı.

“Sen benim vasiyetime nasıl ulaştın ki kızım?” dedim sesimin bu kadar güvensiz çıkmasına da şaşırarak.

Kızım, benim bu cevabı bariz soruma anlam veremiyormuş gibi kaşlarını kaldırdı. Kafasını sağa sola salladı ve arkasını dönüp içeriye girdi. Yüzünde hâlâ aynı tiksinti vardı.

Ben hâlâ, olayın aniliğinin verdiği donukluğu üzerimden atamamıştım. Sigarama uzanıp bir fırt daha çekmiştim ki kızım yine geldi. Bu sefer yanında avukatım Hikmet Bey’de vardı. Ne zaman gelmişti ki bu adam?

“Merhaba Asım Bey.” dedi avukatım kibarca. “Oturabilir miyim?” gibilerinden bir jest yapınca yanımdaki boş sandalyeyi işaret ettim.

“Olay biraz karışık görünebilir. O yüzden lafı fazla dolandırmadan söylemeyi tercih ediyorum.”

Sesindeki ciddiyetten tedirgin olmuştum ama merakım daha baskındı. O yüzden devam etmesini istercesine kafamı salladım.

“Siz, Asım Bey; dün akşam -19 Eylül 2019’da- saat 19.47’de, tren garının gelen yolcu kapısının önünde, üç kişinin silahlı saldırısına uğrayarak hayatınızı kaybettiniz. Kurşunlardan iki tanesinin kafanıza isabet etmesi sebebi ile cesediniz tanınmayacak durumda idi. 19.54’te bir yakıt tankerinin trafikte kontrolünü kaybetmesi, cesedinizin üzerine devrilmesi ve sızan yakıtın alev alması sonucu vücudunuzdan geriye de -ne yazık ki- pek bir şey kalmadı.”

“Şimdi anladın mı baba?” diye sordu kızım. Anlaşılan bana olan nefreti gitgide artıyordu.

Anlamamıştım. Açıkçası neyi anlamam gerektiğini de anlamamıştım.

“Neyi?” diye sordum ani bir öfke patlamasına sebep olmaktan da korkarak.

“Yahu neyi olacak? Tabii ki mirasından bana bir bok bırakmadığını nasıl öğrendiğimi. Gecenin köründe polis arayıp hastaneye gelmemi ve bir cesedi teşhis etmemi istedi. Katiller sorgularında senin ismini vermişler. Emekli olmadan tutukladığın üç uyuşturucu taciriymişler, senden intikam alacaklarmış falan filan işte. Neyse; ben gidip baktım ama avukat beyin de dediği gibi geride teşhis edilecek bir ceset yoktu. Yanmış bir et yığını ve senin şu kıymetli saatin dışında!”

Bu sırada zincirin ucunda sallanan yanmış saati sehpaya fırlattı. Baba yadigarı saatimdi; neredeyse on kuşaktır bizdeydi. O yüzden cebimden hiç çıkarmazdım.

“Saatini görünce anladım senin olduğunu. Tutanakları imzalayıp -senin yıllar önce yapmamı söylediğin şeyi yaparak- avukat beyi aradım ve öldüğünü haber verdim. Sonrası malum. İşte buradayız!”

Kızımın bağırmaktan sesi kısılacaktı neredeyse. Mehmet Bey onu sakinleştirip içeriye götürdü. Bense paketimden yeni bir sigara çıkarıp yaktım.

Neler oluyordu Allah aşkına?

* * *

Kızım yarım saat sonra -nefretini ve tiksintisini de yanına alarak- gitti. Avukatım hâlâ yanımda oturuyor, mirasımın anlaşılmaz görünen kısımları üzerine sorular soruyordu. Ses tonundan anladığım kadarı ile o da kızıma bir şey bırakmadığım için beni ayıplıyordu. Bir süre sonra doğrudan söyledi de zaten.

“Açıkçası bu kadar büyük meblağdan ailenizin tek ferdine tek kuruş dahi bırakmamanız biraz düşüncesizlik olmuş. O yüzden kızınızın sinirini anlıyorum ama meslek etiğim gereği konu onun lehine çeviremeyeceğim bir seviyede artık. Bu evrakı düzeltebilecek tek insan olan siz ne yazık ki ölüsünüz. Ben de…”

Avukat daha da konuşacaktı belki ama ben sözünü kestim.

“Lütfen!” dedim bağırarak. “Şu cümleyi son bir saatte o kadar çok duydum ki, artık ben bile inanacağım neredeyse.”

Avukatın kafa sallayışı anlayışlıydı. Dışarıdan bakan biri her gün böyle şeyler yaşadığına rahatlıkla inanabilirdi.

“Asım Bey,” dedi beni teselli etmeye çalışacağını belli eden bir ses tonu ile. “sizin durumunuzda ne yazık ki inanılmayacak bir durum yok. Katiller ifadelerinde öldürdükleri kişinin siz olduğunu açıkça belirttiler ve onlarla birlikte o ifadeyi alan polisler de aynı ifadelerin altına imzalarını attılar. Üstelik kızınız gidip bu sabah cesedinizi teşhis etti. Teşhis yapıldıktan sonra ölüm belgeniz hazırlandı ve emniyet müdürlüğü tarafından nüfus müdürlüğüne gönderildi. Bu süreçlerin nasıl işlediğini benden daha iyi bilirsiniz. Nüfus müdürlüğü ölüm belgenizi dosyanıza koydu ve dosyanızı mühürleyerek arşive kaldırdı.”

Evet, süreç doğruydu. Bu sürecin bir kısmında çalışma hayatım boyunca ben de bulunmuştum. Ama…

“Yani? Tüm bunlar oldu diye ben ölmüş mü oldum?”

“Ben sizin öldüğünüze emin olmasam, yani dosyanızın mühürlendiğini görmesem mirasınızı açıklar mıyım Asım Bey? Lütfen meslek etiğime saygınız olsun. Birbirimizi yıllardır tanıyoruz.”

Avukatımın gücenmiş halini görünce neredeyse özür dileyecektim. Sonra ne yaptığımın farkına varıp ayağa fırladım. Sakinliğimi korumakta zorlanmaya başlamıştım artık.

“Hikmet Bey! Gördüğünüz gibi karşınızda sapasağlam duruyorum. Şu saçma sapan duruma bir son verin artık. Ne zaman bilinmez ama gerçekten ölene kadar sizi düşünmek dahi istemiyorum. Miras şartlarım da aynen geçerli. Lütfen tekrar zarfına yerleştirip doğru zamana kadar muhafaza edin.”

Avukatım ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Elindeki tek sayfa kağıdı -mirasımı- evrak çantasına yerleştirip bana döndü.

“Asım Bey, siz de biliyorsunuz ki, dosyanız arşive girdiyse geri dönmez. Lütfen işleri benim için zorlaştırıp işin içine emniyet güçlerinin girmesine sebep olmayın.”

Son sözlerini söyledikten sonra kapıyı kapatıp çıktı. Ben ise uzunca süre kapıyı izlemekten başka bir şey yapamadım.

* * *

Kendimi hareket edecek kadar iyi hissedince gidip üzerime ceketimi aldım ve doğrudan nüfus müdürlüğüne gittim. Bu saçmalığı düzelteceksem oradan başlamak en mantıklısıydı.

Muhatap bulana kadar on tane memur tarafından oradan oraya sürüklendikten sonra yine başlangıç noktama; arşiv memurunun önüne geldim ve sıramatikten ikinci defa sıra alarak beklemeye başladım.

Benim numaram yandığında memurun karşısına geçip -yine ikinci defa- kendimi tanıttım. Bir saat önce de ona geldiğimi ama onun beni oradan oraya sürükleyecek ilk komutu verdiğini söylemedim. Gereksiz bir gerginlik yaratıp konunun daha fazla karışmasını istemiyordum. O yüzden -yeniden- kendi derdimi anlattım.

Durumumu sakince dinledikten sonra başını iki yana salladı.

“Asım Bey, bu dedikleriniz imkânsız.”

İçimde bir mutluluk dalgası kabardı. Sonunda beni anladığına inandığım birileri çıkmıştı işte.

“Ben de sabahtan beri kızıma ve avukatıma bunu anlatmaya çalışıyorum.” dedim heyecanla. Memur heyecanımı paylaşmadı; kalkıp iç odaya geçti ve elinde mühürlü bir dosya ile geri döndü.

“Hayır, hayır… Siz beni tamamen yanlış anladınız. Bakın, sizin dosyanızı ben hazırladım. Tüm evraklarınız tam. Yani sizin yaşıyor olmanız imkânsız.”

Konuşmazsam patlayacak gibi hissediyordum. O yüzden itiraz etmeye kalktım ama ağzımdan anlamlı şeyler çıkmadı.

“Ama… şu an… ben… nasıl?”

Kekelemelerimi de sabırla dinleyen arşiv memuru, mantıklı bir cümle duyamayınca benimle işini bitirmiş olduğunu düşünmüş olacak ki; önündeki düğmeye basarak sıradaki müşterisini çağırdı ve elinde benim ölü olduğumun kanıtı dosyam ile tekrar iç odaya geçti.

Ben… Ben aynıydım. Delirmenin sınırında…

* * *

Kapının önünde art arda üç sigara içtim. Sakinleşmek yerine gitgide daha da geriliyordum. Ne yapmam gerektiğine bir türlü karar veremiyordum. Hastaneye gitsem önüme yine bir ölüm raporu koyacaklardı. Karakola gitsem…

Aklıma eski iş arkadaşlarımdan Mehmet geldi. Bildiğim kadarı ile hâlâ görevdeydi. Ona durumu anlatsam bir şey değişir miydi acaba? Denemeye karar verdim. Kaybedecek neyim vardı ki?

Telefon tam yedi kere çaldı. Açmayacağını düşünmeye başlamıştım ki karşıdan o tanıdık sesi duydum.

“Asım abi?”

“Alo Mehmet. Nasılsın?

“Abi iyiyim ama seninle konuşmamam lazım.”

“Neden?”

“Nasıl neden abi? Öldün ya sen. Sana ateş eden şerefsizlerin ifadelerini biz aldık burada.”

“Yahu Mehmet! Tüm dünya bir oldunuz da benimle maytap mı geçiyorsunuz? Ne ölmesi ne ateş edilmesi. Yaşıyorum oğlum ben! Gayet normal bir şekilde nefes alıyorum, yürüyorum, konuşuyorum. Şu an seninle telefonda konuşuyorum nasıl ölü olurum lan!”

Mehmet cevap vermedi. Ya da ben duymadım. Kendi soluk alışımdan başka bir şey duyamıyordum.

“Abi,” dedi. Sesi biraz çekingen gibiydi. “Ben ne diyeyim ki sana? Ben bir garip memurum. Raporlar, ifadeler ölüsün dedikten sonra ben ne yapabilirim? Sen de bu işi yaptın biliyorsun. O yüzden daha fazla konuşmayalım abi. Hakkını helal et.”

“Mehmet?!”

Kapatmıştı. Ama ben birkaç kere daha ismini seslendim. Durum gittikçe daha anlaşılmaz, daha çekilmez oluyordu.

Başıma sancılar saplanıyordu.

Etrafta çanlar çalıyordu.

Siren sesleri geliyordu.

Başım dönüyordu.

Ses beni boğuyordu.

* * *

Asım Bey telefona uzanıp alarmı kapattı. Kızının ayarladığı o saçma sapan melodiye bir türlü alışamamıştı. Birini uyandırmak için nükleer savaş çıktığına inandırmaya gerek yoktu ki.

Kafası allak bullaktı. Kendine gelmek için sigaraya ihtiyacı vardı. Bir kahve hazırlayıp balkona geçti ve o saçma sapan rüyayı düşünmeye başladı.

* * *

Kahvaltısını bitirip çay-sigara keyfi yapıyordu ki kızı geldi.

“Günaydın baba.” dedi gülümseyerek. Ama babasının yüzünü görünce gülümsemesi solup gitti.

“Baba? İyi misin?”

“İyiyim kızım, iyiyim. Gece saçma sapan bir rüya gördüm. O etkiledi sanırım. Bir de senin şu çılgın alarm sesin…”

Gülümsemeye çalıştı. Kızı karşısına oturup babasına baktı.

“Anlatsana biraz.” dedi. “Merak ettim.”

Asım Bey uzun uzun anlattı rüyasını. Miras ile ilgili kısımlarını anlatırken kızının yüzü biraz değişir gibi olduysa da tepki vermedi. Bitirdiğinde kendini daha iyi hissetti. Ne kadar saçma olduğu şimdi açık seçik ortadaydı.

“Baba, bence bunu yazmalısın.” dedi kızı.

“Kızım ben nasıl yazayım? Yazar değilim ki ben.”

“Okumayı seviyorsun. Bence başlamak için donanım sahibisin.”

“Dalga geçme be kızım!”

“Dalga geçmiyorum ama yine de sen bilirsin. Ben çıkıyorum. Alışverişe çıkmıştım. Gitmeden sana uğrayıp nasılsın diye bakayım dedim.”

Kızıyla vedalaştıktan sonra balkonda oturmaya devam etti ve yazmak fikrini düşündü. Deneyebilirdi.

“Güzel olmazsa da kimseye okutmam olur biter.” dedi gülümseyerek.

* * *

… ismini seslendim. Durum gittikçe daha anlaşılmaz, daha çekilmez oluyordu.

Başıma sancılar saplanıyordu.

Etrafta çanlar çalıyordu.

Siren sesleri geliyordu.

Başım dönüyordu.

Ses beni boğuyordu.

Yazdığı şeyi üç kere okumuş ve her okuduğunda biraz daha iyi bulmuştu. Sonunu böyle bilinmez bir şekilde bırakmayı düşünüyordu. Ama aklına fikir gelirse daha vurucu bir final de yapabilirdi.

“İlham perisi gelsin de devam ederiz belki.”

Gülümsüyordu. Yazmak hoşuna gitmişti.

* * *

Akşamüstü evden çıkıp biraz dolaşmaya karar verdi. Sahilde bir yürüyüş, tutulan bacaklarına iyi geliyordu. Belki oradan alışveriş merkezine kadar uzanıp kendine bir filtre kahve bile ısmarlayabilirdi.

En rahat ayakkabılarını giyip baba yadigarı saatini cebine yerleştirdi ve evden çıktı. Sahil boyunca etrafı izleye izleye yürüdü. Mevsime göre güzel bir hava vardı bugün. O yüzden sahil cıvıl cıvıldı.

Tren garının önünden geçiyordu ki üç tane adam önünü kesti ve daha ne olduğunu bile anlayamadan üçü birden silahlarını çekip üzerine kurşun yağdırmaya başladılar.

İlk iki kurşun kafasına isabet etmiş ve anında ölmüştü. Ne daha sonraki kurşunların ne de yedi dakika sonra üzerine devrilen tankerin acısını hissetti. Tanker alev aldığında ise geride acı hissedecek gibi görünen bir vücut bile kalmamıştı.

Asım Bey’in Tuhaf Hikâyesi” için 12 Yorum Var

  1. Merhaba elinize sağlık

    Öykünüzün başlığı beni okumaya itti çünkü tuhaf hikayeleri çok seviyorum.

    Doğu Yücel’in Öldüğünü Google’dan Öğrenen Adam hikayesi geldi aklıma okurken bir de neden bilmem Aziz Nesin’in Ölmüş Eşeğe Mektupları. Öykünün ölü Asım’la konuşmalar kısmını keyifle okudum. Detaylı okuma yapıldığında giderilebilecek teknik bazı küçük aksaklıklar var ama öykünün bütünlüğünü bozmadı. Ama rüya kısmı biraz üzdü beni. Sonra iç içe geçti hikaye katmanlarda. Şöyle; ben keşke rüya olmasaydı dedim. Rüya yerine başka bir çözüm bulunsaydı.

    Elinize sağlık

  2. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    Yorumunuz için teşekkür ederim. Rüyalar genel olarak basit bir çözüm görünüyor. Ama benim rüyalara ilgim biraz fazla. O yüzden sanırım kullanmayı seviyorum.
    Tekrar teşekkür ederim.

  3. jasmine dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Öncelikle emeğinize, kaleminize sağlık. Okurken keyif aldığım bir öykü oldu. Baba ile kızının diyalogları samimi ve doğaldı. İlham perisinin tam zamanında kahramanımızı terk etmesini güzel düşünmüşsünüz. İnsanın kendi sonunu görmesi gerçekten de acı verici olmalı. Ancak Asım Bey gördüklerini yazıya aktaracak kadar şanslıymış. Keşke mirasını değiştirecek kadar da zamanı olsaydı. :grinning:
    Yeni seçkilerde görüşmek üzere, selamlar…

  4. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @nkurucu;

    Güzel bir öyküydü kaleminize sağlık. Ayrıca önceki öykünüze göre (özellikle teknik açıdan) daha başarılı bulduğumu belirtmek isterim. Rüya konusunda sevgili @Muge_Kocak a ve @UlianaHippogrief e katılıyorum. Bence daha farklı bir sonu hak edebilirdi bu öykü.

    Sonuç olarak keyifle okuduğumu söylemeliyim. Görüşmek üzere bol selamlar…

  5. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    @jasmine @UlianaHippogrief yorumunuz için teşekkür ederim.
    @ebuka sizin yorumunuzu bekliyordum. :slight_smile:
    rüyalar konusunda farklı düşünsem de aslolan okuyan olduğu için dikkat edeceğim. ileride bir düzenleme yaparsam o yönde bir düzenleme olacak.
    @Ilhan_Kahraman öykümün bir anafikri yok açıkçası :slight_smile: illa bir mesaj verme kaygısı gütmüyorum yazarken.
    tekrar tümünüze teşekkür ederim.