Öykü

Belen

“Adım gibi bahtım da bu sarp dağların arasında sıkışıp kalmış. Daha kundakta bebeymişim anamın kucağından alındığımda. Nasıl yaşamışım, hayata nasıl tutunmuşum bilmem. Ama çekilecek çilem varmış demek ki. Baksana…”

“Lan Tırro! Ne konuşuyor gene bu divane? Git çak şuna iki tane de sussun!”

Tırro’nun adı Mahmut’tu. Ama o günden beri kimse adıyla hitap etmiyordu. Tırto, Tırro, Tırt Mamo…

“… çiçek olmak da zor değil mi? Sen onların gözlerini güzelleştirirsin; koparırlar. Sen onların havasını güzelleştirirsin; koparırlar. Sen ne kadar güzel olursan o kadar çok koparırlar. Olmayacaksın işte; bu hayatta güzel olmayacaksın. Safi diken olacaksın. Ucunda gül mü açıyor, açtırmayacaksın. Yoksa dikenine de aldırmıyorlar… Sen ne kadar kanatsan da onlar bir şekilde koparıyor seni!”

Mahmut omzuna dokununca kız titreyip uzaklaştı.

“Benim, Mahmut.”

Kim olduğunu görünce sakinleşen kız yine yerine döndü.

“Biraz sessiz olsan diyorum. Bak bu adamı sen benden iyi biliyorsun. Durup dururken kendine eziyet ettirmene gerek yok.”

Kız boş gözlerle Mahmut’a baktı.

“Çiçekle böcekle konuşana kadar bana anlatsan ya derdini. Bu karşındaki dağ lalesi ne bilsin dert nedir, tasa nedir? Gerçi bilmiyor muyuz sanki derdini. Benimki de laf işte.”

Kız cevap vermedi. Hiç vermezdi zaten.

“Bak herkesi bir yana koy, ben senin yanında olurum. Sen sade konuş bana. Sade söyle istediğini.”

Kız çiçeğe döndü. Mahmut anladı ki bugün de diğer günler gibi cevap alamayacaktı.

* * *

Kızı kundakta getirdiklerinde Mahmut altı yaşında ya vardı ya yoktu. O da kız gibi daha bebekken kaldırılmıştı bu dağlara. Ama erkek olduğundan çok daha iyi muamelelerle büyütülmüştü.

Aç kalmamış, okuma yazmayı öğrenmiş, istediği her kitap bulunmuştu…

Yaşadığı hayatta, şanslı veya şanssız olmasının önünde sallanan ufacık bir et parçasına bağlı olduğunu da o kitaplardan öğrenmişti. O yüzden ne zaman kızı o adamların altında görse o adamlardan da, kendinden de, önündeki o et parçasından da nefret etmişti.

Ne diye getirmişlerdi ki onu buraya? Çok mu seveceğini olduğunu zannediyorlardı milletin malına, mülküne, namusuna silah zoruyla sahip olmayı. Hayatın güzelliklerinden çok anlık zevklerin mi peşine düşeceğini ummuşlardı. Neydi bu adamların hayattaki amacı? Şu kız gibi güzelim hayatları alıp bir hiçliğin içinde eritmek mi?

Çıkışı var mıydı peki? Nasıl kurtaracaktı kendisini manevi, kızı maddi ve manevi yüklerinden.

İşte bu sorularla yaşayıp gidiyordu Mahmut. Kızın koynuna girmesini istediklerinde de bu sorularla girdi yorganın altına. O yüzden ne erkekliği iş yaptı ne de Mahmut iş yapması için bir çaba harcadı.

Bir dipçik darbesiyle yana devrilip bir adamın, sonra başka birinin, sonra başka, başka…

Kızın üzerindeki adamlar değiştikçe Mahmut’un içindeki hisler de değişti. Çaresizlik yerini öfkeye, bitkinlik yerini hinliğe bıraktı. Bu işin bitmesi gerekiyordu.

* * *

Baskınlara katılmaya başladığından beri genelde elindeki tüfeği hiç ateşlemeyen Mahmut o günden sonra her seferinde ateşledi. Her baskında birer birer kayıp vermeye başlamaları da o zamandan sonra oldu. Kimse Mahmut’tan şüphelenmedi. Çünkü o Tırttı, Tırtoydu…

Öyle bir zaman geldi ki artık baskına çıkmaya adam kalmadı. Baskınlar oldu ufak hırsızlıklar. Ama ölümler durmadı ve sonunda kız, Mahmut ve başları olan Turgut dışında kimse kalmadı.

Mahmut Turgut’u da vururdu. Eline belki onlarca fırsat geçmişti. Ama neden bilinmez eli tetiğe bir türlü gitmedi. İçinden bir ses yaşasın diyordu. Neden bilmiyordu.

* * *

Sabah’ın erken saatlerinde, yamaçta oturmuş, dağ lalesiyle konuşan kız, içeriden çıkan Mahmut’u görmedi.

“Adımı kim koydu biliyor musun? Kendim. O oğlan kitap okurken duydum anlamını. Dedim ki benim başka adım olamazmış zaten. Senin adını da bilmezdim eskiden. Oğlan dağ lalesi dedi de öğrendim. Ne güzelmiş senin adın. Lale… Gerçi bilmezken de kötü değildi ki. Çiçek…

Benim hayatımdaki tek güzellikler çiçekler zaten. Bir de oğlanın bakışı. Bir tek o anlıyor çiçeklerin narinliğini, kırılganlığını, beni. Bir tek o koparmak istemiyor çiçeğimi. Var mıymış böyleleri de. Tek dertleri…”

“Neymiş senin adın?”

Kız yine titredi. Öyle çok adam, öyle çok kötülük yapmıştı ki kendisine… Mahmut’un ona zararının dokunmayacağını bilmesine rağmen vücudunu kontrol edemiyordu. Hayatı boyunca da edemeyecekmiş gibi geliyordu.

Sessizce adama baktı. Bu adam değişik mi görüyordu kendisini?

Gözlerinde başka bir bakış mı vardı?

Açlık değil. Şehvet değil. Kötülük değil.

İyi var mıydı bu dünyada?

Mahmut’un arkasında Turgut’u görünce titremesi yine başladı. Hızla çiçeğine döndü. Lalesine. Dağ lalesine.

“Korkma kız deli.” dedi Turgut. “Sabah sabah sana iştahım yok. Lan Tırro! Git bir yerlerden yiyecek bir şeyler bul.”

Kız göz ucu ile Mahmut’un gidişini izledi. İçine çöken neydi? Acı mı? Acıyı bilirdi. Hüzün mü? Hüznü de bilirdi. Adını koyamadığına göre yeniydi bu.

Mahmut’u izlerken dalıp gitmiş, Turgut’un yanına kadar geldiğini görmemişti. Görse hızla kaçar, mağaranın bir köşesine, dayak yemeden çıkarılamayacak kadar derinine saklanmaya koşardı.

Adam bir anda eğilip önündeki dağ lalesini kopardı.

“Bu ot parçasına anlatacak kadar neyin var kız senin! Altı üstü bir çiç…”

* * *

Kafasına inen taş parçasıyla gözleri karardı Turgut’un elindeki çiçekle beraber yere yığıldı. Karşısında gözleri kanlanmış, elinde Turgut’un kanına bulanmış sivri bir taşla kız duruyordu.

Kız kendisini durduramadı. Tekrar tekrar vurdu. Vurdu, vurdu… Adamın kafasını, kollarını, bacaklarını, o çok övündüğü erkekliğini paramparça etti. Ancak o zaman titremesi geçti.

Yere çöküp ağlamaya başladı. O kadar uzun zamandır kuruydu ki içi ağlamak bile yabancı geldi. Kim bilir kaç saat sonra Mahmut dönüp onu bulduğunda hâlâ ağlıyordu. Mahmut önce yerdeki adama baktı. Demek bu yüzden öldürememişti onu. Kızın yapması gerekiyordu. İçi soğumayacaktı belki ama içini yakan kömür karası adamdan da sonsuza kadar kurtulacaktı.

Kızın yanına gelip konuşmadan oturdu. Kız ağlamaktan yorulup kendine geldiğinde de bir şey demedi. Kıza huzur lazımdı ve Mahmut o huzur olmaya hazırdı. Kız ona döndü.

“Belen,” dedi adama bakarak. “Benim adım Belen.”

Nuri Kurucu

Uzun zaman kendine ve yakın çevresine yazan biri iken şimdilerde buraya da yazmaya başlayan bir Makine Mühendisiyim. Çok okumayı seviyorum. Ki zaten yazma sevgim de buradan geliyor. Çeşitli okuduğum için yazdıklarım da çeşitleniyor haliyle. Önceliğim çoğu zaman fantastik-kurgu/korku-gerilim/kurgu/mitolojik/vb. olsa da tarih, siyaset, aşk, mizah hikâyeleri de geçiyor elimden. Vakitsizlik yazma sevgime çoğu zaman engel belki ama eşim ve kızımın vakitlerinden hediyeleri sayesinde tamamen kopmuyorum. Yazıyla kalmalı…