Öykü

Bohem Rapsodi

“Canilerin ruhlarında da bazı namus çizgileri vardır. Erdemin insanların gözünde değeri büyüktür, en bozulmuş kimseler bile hayatlarında bir erdem gösterisinde bulunmak için binlerce fırsat arar.”

– Marquis De Sade

Açlık… Sonsuz bir açlık ve susuzluk hissediyorum. Bu his direksiyonu kavrayan parmaklarımda bile gösteriyor kendini. Ona yaklaşıyor olduğumun bilincinde ve kaçıncısını gerçekleştireceğimizi artık bilmediğim ritüelleri tekrar gerçekleştirmenin vereceği hazzı düşünerek ilerliyorum otobanda. Yapmam gereken görüşmeler, atmam gereken imzalar, yapmacık bir gülümseyişle selamlamam gereken bütün o suratlar… Hepsi bir an önce bugüne, bu akşama ulaşabilmek içindi. Çünkü bu akşam yiyeceğim haftanın en leziz yemeğini. Onca yorgunluğun ardından en içten kahkahamı bu akşam atacağım. İnsanların vıcık vıcık, sahte ilişkilerinin henüz ırzına geçemediği gerçeklikten nihayet biraz olsun tadacağım. Tutku… İnsanın hayatta yaşayabileceği daha gerçek bir his var mıdır ki? Filozoflar bu konuda konuşadursun. Bana kalırsa gerçek hisleri ancak ikiye ayırabiliriz; soyut ve somut hisler. Tutku, en gerçek soyut hisse acı da en somutu.

Zorla kurulmuş, samimiyetten yoksun bir tablodan başka bir şeye benzemeyen ikincil ilişkilerin ardından evime gidiyorum şimdi. Güzel bir yemeğin ardından geçirilecek romantik bir gece. Evde beni bekliyor sevgili akşam yemeğim şimdi. Onun marinasyona uğramış tenini düşündükçe istemsizce daha çok asılıyorum gaza. Sabretmek daha da zorlaşıyor. Avuçlarım kaşınıyor onun tenine bir an önce değebilmek ateşiyle. Gözlerim, yolun görüntüsünü bulandıran yaşlarla doluyor. Dünyadan geçmiş kaç kişi böylesi bir serüven yaşayabilir ki? Hem her an yaklaşıyor olmanın hem de ulaşmak için önümdeki yol süresince beklemek zorunda kalmanın aynı anda yaşattığı his, çelişkili bir biçimde kendimi sonlu ve sınırsız hissettiriyor. İşte hayatta illa ki yaşamaya değer bir şey aranacaksa, ben her defasında bu hissi seçerdim.

Hayır, elbette iğrenç bir çocukluk geçiren o psikopat güç bağımlılarından biri değilim ben. Öylelerini bilirsiniz; sıkıntılı bir anne-baba, sağlıklı bir zemine oturtulacak hiçbir temeli olmayan sorunlu aile ilişkileri, böyle bir başlangıcın gerektirdiği gibi bütün gençlik dönemini kapsayan sosyalizasyon problemleri, bireyin kontrolü dışında form kazanan histerik bir bilinç, yavaş yavaş artmaya başlayan yok olma veya yok etme güdüsü ve bunu kabullenişin ardından kurban/köle yahut efendi rolüyle tezat oluşturarak onu bütünleyen bir oyun arkadaşı arayışı. Onlardan, onlar diyerek bahsediyor olmam onları ötekileştirdiğimden, kınadığımdan, aşağı gördüğümden değil, yalnızca bir araya geldiklerinde oluşturdukları topluluğun bir üyesi olmamamdan kaynaklanıyor. Yoksa varolmaya başladığımız andan itibaren varlığa devam edebilmemiz için somut veya imgesel olarak yok etmeye muhtaç olduğumuzu, hatta sevgiden de önce yok etme güdüsünün o yeni şekillenmeye başlayan bedenlerimizde hüküm sürdüğünü kim inkâr edebilir ki? En basitinden oksijen alıp karbondioksit bırakıyoruz atmosfere. Yaşam soluyup yıkım üflüyoruz yerine.

Her neyse.

Benim yaptığım şeyse, sorunlu bir başlangıcın yol açtığı patolojik davranış örüntülerinden çok daha fazlası, çok daha başka bir şey. Son derece bilinçli bir eylem bizimkisi. Rasyonel ve pragmatist. Dolayısı ile onlarınki gibi güdüsel ve primitif değil. Taşıdıkları birkaç ortak özellik yadsınamaz elbet ancak yine de üzerinde durmaya değer şeyler değiller.

Birkaç saattir yoldayım ve biraz dahasına katlanmam gerekiyor. Aramızdaki mesafeyi katetmek bile iyileşmeyi başlatmasına yetiyor vücudumun. Seyahatlerin en çok bu kısmını sevsem de birkaç gün, bazen bütün bir hafta bu anları düşünerek zamanın yavaşlığına katlanmak zorunda kalmak çok da kötü olmuyor arada. Nasılsa şarap da bekledikçe değerlenir. Seçimimi 1940’lardan beri bekletilen bir Fransız markasından yana kullandım. Bu şişe bana onun hediyesiydi. Kabul, olayların bu şekilde gelişeceğini kimse bilemezdi.

Bütün bu seremoniyi genel hatlarından bahsetmeden, bir şeyin daha açığa kavuşturulması gerek. Ben sapık, sapkın, yozlaşmış ya da türevi herhangi bir sıfata layık görülmeyi reddediyorum. Beni yargılamadan önce kendinize, bu sıfatlara yaraşacak şeyler yapıp yapmadığınızı sorun ve içtenlikle didik didik arayın isterim geçmişinizi. Ben yalnızca farklı bir varyantıyım normalin. Salt yıkıma dayalı aciz bir itki değil benimkisi. Varlığımı yeniden üretebilmek için onun üzerinde gücümü ispatlamaya en ufak bir ihtiyaç duymuyorum, zira ispatsız da yeterince güçlü ikimizin bir aradalığı.

İşte son kavşağı da dönüyor ve törenimize yalnızca birkaç dakika kaldığını fark ederek kasabanın en güzel kahvelerini yapan mekânına uğruyorum. Buram buram dışarı taşan kokusunu en derinime çekerek içeride biraz oyalanmayı planlıyorum. Çift çekim bir americano alıp pencere kenarına geçiyorum. Yanıma aldığım kitabı karıştırıyorum. Bir an önce ulaşmak istediğim şeyi kendim için biraz daha erteliyorum. Bu haz, efendi-köle ilişkisine dayanan cinsel bir deneyimin verebileceği bir hazdan çok daha başka. Öncelikle bunun cinsel değil de sanatsal bir haz ve sonrasındaysa yaşattığı şeyin daha çok arındırma yani bir çeşit katharsis olduğunu kabul etmek gerek. Çünkü ben bir sanatçıyım, asla bir sapık değil. Bütün bunlar da demek oluyor ki o da benim kölem değil. Bir insanın, başka bir insanın kendi istenci dışında buyruğu altına girmesi tamamen insanlık dışıdır tabii ki. Sadece bir enstrüman benim için o ve kesinlikle kendi istediği için öyle.

Evet, yalnızca bir sanatçıyım ben, ama basit bir sanatçı değil. Kan sanatçısı. Şimdi yavaşça açıyorum kapımın kilidini. Bir virtüöz için piyanosu veya kemanı ne ifade ediyorsa o da benim için benzer bir şeyi ifade ediyor. Her şey bu kadarla da sınırlı değil hatta. Her şeyden önce, benim için bir meta değil o, dolayısıyla sermayenin herhangi bir ürünü gibi kendi özüne yabancılaşmış da değil. Biricik. Bunun pirüpak bir eylem olduğunu söyleyemeyeceğim tabii. Fakat şimdiye kadar gelmiş ve modası çoktan geçmiş sanatların içinde o kendine özgü saflığını da hâlâ bünyesinde barındırıyor. Şu dünyadaki sanat dalların yalnızca birkaçı salt canlılarla icra edilirken elbette benim sanatımın biricikliği de bir gün kendi değerine erişecektir.

Üst kattaki banyoya yaklaştıkça, bu yaklaşıyor olma fikri ve hissinin verdiği heyecanla ellerim terliyor. Merdivenlerden çıkarken akşam yemeğimin yukarıda bıraktığım halde beni bekliyor gibi görünüyor. Hiçbir pürüz yok sanırım. Avuçlarımdaki kaşıntı dayanılacak gibi değil artık. İşlerin bu raddeye varacağını biliyor muydu biz bu işe başlarken bilmiyorum, şahsen benim hayal gücüm bu kadarına el vermezdi. Yine de henüz hiçbir şeye başlamamışken o her şeyi kabul etmişti bile. Yani aramızdaki bu şey, yalnızca basit bir anlaşma ve kimse kimseyi hiçbir şey için zorlamıyor. O, bu anlaşmadaki kararını bir taraf olmayı yitirmekten yana kullandı. Tüm yaşadıklarına rağmen ortaya çıkardığımız şeye bakınca kendini dünyaya onca kutsal acıları çekmesi için yollanan peygamberlerden farksız görüyor ancak benim gözümdeki yeri tanrıya daha çok yakın.

Küvetin başına gitmeden önce odama geçip üzerime rahat bir şeyler alıyorum. Önlüksüz çalışmadığım için ne giydiğim o kadar da önemli değil aslında. Üzerimdeki tüm o lekelerle, eserimizle birlikte o ve ben de birer sanat eserine dönüşüyoruz. Soyunurken konuşmaya başlıyorum onunla. Bazen kendimi Basil Hallward gibi hissediyordum konu o olunca. Cevap vermiyor ama orada olduğunu biliyorum. Bu bir epistemeden çok, bir his. Bu da onun hazzı erteleme biçimi. Onu, güzelliğini o kadar çok izledim ki spesifik bir an hatırlayamasam da bir yerde ona dönüşmeye başladım ben de. Bir çeşit temaşa hâli belki, ama ne o benim tanrım ne de ben onun evreniyim.

Is this the real life?

Is this just fantasy?

Queen’den bir parça mırıldanarak yaklaşıyorum banyoya. Kilidi yuvasında saat yönüne doğru yavaşça döndürüyorum.

Cought in a landslide

No escape from reality

Önce yavaşça aralıyorum kapıyı. Tam hatırlayamadığım yerlerini ıslıkla tamamlıyorum şarkının. Göz göze geldiğimizde içime dolan his, bir sadistin kurbanına baktığında hissettiğinden çok anne olduğumda hissettiğime benziyor. Çok çok yakını.

Mama, just killed a man

Şarapla dolu küvete yaklaştıkça marinasyona tabi kalmış etin mayhoş kokusu iyice doluyor burnuma. Yaraları iyileşmiş ve morlukları da geçmiş gibi görünüyor. Birazcık alkolün daha iyi edemeyeceği pek az şey vardır şu dünyada ne de olsa. Onu inceledikçe büyüyor, büyüdükçe onu da büyütüyorum sanki. Sanatın bunca metalaştığı, sanat eserlerinin böylesi tektipleştiği ve yaratıcıklarını kaybettiği bir zamanda o ve ben, birlikte devrim yapıyoruz. Biricik çocuklarımızı doğuruyoruz.

Mama, life had just begun

Gözlerimin içine bakıyor hiçbir şey söylememeye devam ederek. Ayaklarını ve ellerini çözüyorum yavaşça. Bu, aynı açlıktan ağlayan bir bebeği emzirmek için kucaklamaya benziyor. Tek kelime etmiyor hâlâ, yalnızca gözbebekleriyle gözbebeklerimi var etmeye devam ediyor. 3 gün 3 gece 60 litre şarapta beklemiş vücudu üşümekten titriyor tir tir. Artık ilk zamanlardaki gibi öpmek ya da sarılmak istemiyor. Birbirimiz için üstlendiğimiz misyonlar kutsal ancak buna sağlıklı bir şekilde devam edebilmek için bazı içsel dürtülerimizi öldürmemiz, hiç değilse yok saymamız gerekiyor.

Seyahate başlamadan önce topladığım odunların yanına kuruluyor hafifçe pembeleşen havlusuyla. Dalgın. Şarkıya devam ederek mutfağa inip dönüyorum elimde iki kadehle.

If I’m not back again this time tomorrow

Carry on, carry on as if nothing really matters

İşkence, güç kaynaklı ve zorbaca bir eylemdir. Hem güçten doğar hem de onu yeniden doğurur. Oysa bizim ilişkimiz güç istencinin kendine en ufak bir yer bulamadığı, tamamen yatay hiyerarşiye dayanan bir ilişki. Bu en başından beri böyleydi. Acı çektiği kısımlar hayli oluyor ve bunun sorumlusu sadece kendisi. Hatta sorumlusu bile yok bu olanların, gerçi artık acıyı duyumsadığını bile sanmıyorum. Bense ona artık hissedemediği acılar verip ondan bir çocuk doğuruyorum her seferinde. Benimkinin işin kolay kısmı olduğu aşikar. Asıl güç sahibi olanınsa o olduğu. Bunun ikimiz de farkındayız.

Kadehleri ruhunun yüceliğinin sindiği küvete daldırıp dolduruyoruz. Şarabı ağzına götürürken başta, alkolü pek sevmediğinden, tiksiniyormuş gibi bir ifade takınsa da sağlığımıza içiyoruz. Biraz uyumak istediğini söyleyip odasına geçiyor, geçsin. Ben de akşama güzel bir tuval hazırlamak için odunları sıralayıp kukrimi aramaya koyuluyorum. Doğu batarken başlayacağız çocuğumuzu doğurmaya.

İnce ince tabakalar elde edip birleştirmeye koyuluyorum. Renk uyumu o kadar da önemli değil nasılsa boyam tek renk. Tabanın daha karmaşık olması daha da estetik hale getiriyor eserimizi. Hem onunla da hemfikiriz bu konuda. Avuçlarım kaşınmaya, şakaklarım heyecandan gerilmeye devam ediyor. Kadehimi bir kez daha dolduruyorum küvette. Sadece hazırlık aşaması bile tam olarak neye çözemesem de içimdeki bir şeylere iyi geliyor. Hayır, bir çeşit cani ya da canlıların gözünün yaşına bakmadan onları yokluğa yollayan bir kasap değilim ben. Et ve herhangi bir hayvansal besin ya da ürün de tüketmekten dikkatle kaçınırım. Yalnızca bazı konularda diğerlerinden daha az güçlü oldukları için üzerlerinde tahakküm kurulması, zor kullanılması akıl alır şey değil. En azından benim için.

Gotta leave you all behind and face the truth

Mama, I don’t wanna die

I sometimes wish I’d never been born at all

Küvetin etrafını temizleyip içindeki şarabın bir kısmını da şişeye dolduruyorum. Ne de olsa ziyafet daha bitmedi. Henüz başlamadı bile. Kestiğim levhaları birbirlerine monteleyip el zımparasıyla biraz zımparalıyorum. Tamamen pürüzsüz olmamasına dikkat ediyorum zira sanatımız gerçeğe olabildiğince yakın olmalı. Gerçek bir sanatla uğraştığımızdan bahsetmiştim.

Onun kokusunu giyinmiş şarabımdan birkaç yudumu ağzımın içinde yuvarlarken onunkini şaraptan keskin bir biçimde ayrıştırabiliyorum. Bundan yalnızca memnun olabilirim. Yaşamanın o boğucu, yavan tekdüzeliği birkaç saatliğine dünyamı terk etmeye başlıyor. Yani keyfim biraz olsun yerinde. Biliyorum inanılır gibi değil ama onun da öyle, hissedebiliyorum. Bunun taraflardan birinin mental anlamda yok olduğu bir anlaşma olduğunu unutmayın lütfen.

Tuvalimi hazırladıktan sonra maun kaplı dolaptan yaklaşık bir sene önce birlikte sipariş ettiğimiz Victorinox 23’lü Şef Seti’ni çıkarıyorum. Favori oyuncaklarımızı daha kolaya yerleştirip gerisini bırakıyorum öylece. Hayır, bunun etik olup olmadığı meselesine hiç girmeyeceğim elbette. Dediğim gibi, rıza meselesi işin bütün iç yüzünü değiştirip ikimizi de aklıyor. Etik tartışması da böylelikle daha başlamadan bitiyor. Burada beni nesnesi insan, hem de hep aynı insan, olan bir kasapmışım gibi yargılayıp eve gidince hardcore porno izleyip mastürbasyon yapan insanları ciddiye almam ihtimaller dahilinde bile değil maalesef. Rıza rızadır, öyle değil mi? Bizimkisi karşılığında para kazanmak için katlandığımız insanlık dışı şeyler değil. Bizzat kendi zevkimiz, sanatımız için sarf ettiğimiz karşılıklı bir özveri. İtiraza kapalı bir gerçek bu.

Spare him his life from this monstrosity

Easy come, easy go, will you let me go

Saat dokuza iki dakika kala kapıda beliriyor. Çırılçıplak. Ona bakarken bir kez daha erkek anatomisinin estetikten ne denli yoksun olduğunu düşünüyorum. Elinde tuttuğu beyaz önlüğümle acemi bir ressamın fırçasından fırlayan bir ucube gibi. Suratında hafif bir tebessüm. Birazdan birlikte estetizmin doruklarına ulaşıp içerisini dolduracağız. Bu yüzden sevebiliyorum onu. Bir romantik aşık değilim, asla da olmadım. Yalnızca Mrs. Hallward’ım. O ise her ne kadar beni sevdiği konusunda kendini ikna etmişe benzese de bunun başka şeylerin yansıması ya da yanılsaması olduğunun farkında. Beraberce bir şeyleri yoktan var etmenin önlenemez arzusu bu. Fazlası değil.

Yanına gidip elindeki önlüğü üzerime geçiriyorum. Biraz daha şarap isteyip istemediğini soruyorum, kibarca reddediyor. Her zamanki bahanesini tekrar sunuyor gülümseyerek. Bu adamın her şeye rağmen her seferinde yanıma böylesi mutlu gelmesi bana de garip bir memnuniyet veriyor. Biraz daha kendine gelmiş görünüyor. Terliklerini yere sürte sürte geçiyor yerine. İyice yerleşmesine yardım ettikten sonra geçen sefer kullanmadığım kolundan damar yolunu açıyorum önce. Kimseye bir şey olsun istemeyiz böyle yüce bir şey yaratmaya çalışırken. Her şeyi hazırlayıp masada sıyırma bıçağımı ararken bir şarkı açmamı istiyor benden; Crazy Little Thing Called Love. Açıp dönüyorum hemen yanı başına. Tek ortak özelliğimiz ikimizin de en sevdiği grubun aynı olması değil elbet ancak bu başka bir zamanın konusu.

Başlarken, bu kez ağzını bantlamamı istiyor. O, benim kurbanım veya beni ele vermediği için minnettar olduğum kölem değil ve bazen böyle hissetmek istiyorsa da bana yapacak bir şey kalmıyor. Bandı halletmesi için ona verip tuvali yanımıza çekiyorum. Ağzını mühürledikten sonra Xylocaine ile diğer kolunu ve göğsünü ovmaya başlıyor. Bir cani olmadığımı söylemiştim, onun da canının en az acıyı deneyimlemesi benim de en büyük isteklerim arasında. Yine de birazdan bu odada yapacaklarıma tarihin en azılı erkek düşmanları tanık olacak olsalar, ondan varolmuş olan bütün kadınların çektiği acıları çıkarıyor olduğumu düşünerek bana dua eder veya ayakta alkışlayabilirlerdi ama hayır, durum hiç de sandıkları gibi değil kuşkusuz. Onunla aramızdaki sonsuz güvende nefrete, hatta en ufak bir öfkeye bile yer yok. Safi teslimiyet. Ben ona, o bana.

İşte, her şey hazır artık. Şarkıyı başa sarmamı istiyor. Parlak gri bandın altından nasıl gülümsediğini seçebiliyorum. Dudaklarımdan ona akıyor bir benzeri. Bıçağı bileylemeye başlıyorum ona gayri ihtiyari gülümserken. Beni izlerken gözlerindeki şeyin minnet olduğuna sizi nasıl inandırabilirim, bilmiyorum. Bunun için böylesi bir samimiyet ve teslimiyetin mükemmelliğini daha önce yaşamanız gerekirdi.

Nothing really matters to me

Anyway the wind belows

Vücudunun üzerinden sol koluna eğilip altına metal levhayı yerleştirdikten sonra başlayacağım kırmızı sihrini akıtmaya. Henüz derisine bile yakınlaşmadığım halde garip sesler çıkarmaya başlıyor, yüzü huzursuz. Bıçağı masaya bırakıp ağzındaki bandı açmaya başlıyorum. Sırtıma bir anda tarifi imkânsıız bir sıcaklık yayılmaya başlıyor. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken başka bir merkezden dalga dalga yayılan bir sıcaklık daha. Üstelik bana bunu yaparken az önce minnet dolu sandığım gülümsemesiyle tıpkı bir caniymiş gibi gözlerimin ta içine bakıyor.

Ve böylece tarihte ilk kez bir enstrüman sanatına ve sanatçısına ihanet etmiş oluyor. Yarısı açılmış ağzıyla çalan şarkıya eşlik ederken gözlerinden bana fışkıran şeyin öfke olduğunu artık biliyorum. Kulaklarım Freddie Mercury ve onun sesiyle dolarken gözlerimin kapanmasına engel olamıyorum.

There goes my baby

She knows how to rock’n’roll

She drives me crazy