Öykü

Bozuk Maya

Suyun sıcaklığından buruşmuş olan sol ayağımın topuğunu küvetin deliğinden çektiğim anda tüm suyun hızlıca ve dönerek o delikten gittiğini gördüm. Bir anda kâğıttan gemilerimi üzerine bırakarak “acaba onlar da bu girdaba kapılarak kanalizasyonun dibini boylarlar mı?” diye düşündüm. O anda sertçe elimle başımdaki sivilceyi kaşımak çok canımı acıtmıştı ve birden kendimi ekmek fırınının dışında beklerken buldum.

Yine topuklarımda idi aklım ancak bu defa da sert esen rüzgârın uçuşturduğu pislikler ve sallanan asmanın yaprakları dikkatimi çekmişti. Nerede olduğumu anlamam sadece üç saniye sürdü ama geçen sürede, etrafımdaki tüm detayları kafama kazımıştım bile. Eskimiş ve atıl vaziyette duran bir ekmek sergisi, kirlenmiş karolar, kepçe kulaklı paspal adam. O adamın fırının önünde oturmasını bile midemi bulandırmaya yetmişti. Gözlerimi ona diktiğim anda elindeki gazeteyi bırakarak ayağa kalktı. Sanki “hadi gidiyoruz” dedi bir ses. Onu takip eden gözlerden aldığı emirleri, sorgulamadan yerine getiren adam yanımdan sallanarak geçti. Sağ tarafımdaki fotoselli kapı nedense hep açık duruyordu. Sanırım pisliği önlemek için düşünülmüş ancak sonrasında bu fırına teknolojinin çok olduğunu anlamış olacaklar ki çalıştırmaktan vaz geçmişlerdi. Tam bunları düşündüğüm esnada içeriden birisi seslendi “KAÇ TANE VEREYİM?”. Kendimi oracıkta buluvermiştim ancak neden ya da nasıl geldiğimi hatırlamıyordum. Rutinin bir parçasıymış gibi “dört” diye cevapladım. İçeriye girdiğimde adam dağınık olan tezgâhını kurcalayarak bir şeyler aramaya koyuldu. Bulmaya çalıştığı şeyin kese kâğıdı olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çıkarttığı sıcak sütlü simitlerden dört tanesini emeline ulaşmış çocukların coşkusu içerisinde pakete yerleştirerek uzattı ve düşünmeden ben de parasını verdim. Tam oradan uzaklaşmak üzereyken bana “Su sıcak mıydı?” diye sordu.

“Pardon?”

“Su diyorum, sıcak mıydı?”

“Neden bahsettiğinizi anlamıyorum.”

“Ahhh hadi ama! Seni buraya ben getirdim…”

“Nasıl yani, be. be. ben banyodaydım ve sonra… Bu nasıl olabildi?”

“Girdap. Artık bunu kullanıyoruz.”

Korktuğumu belli etmeden titreyen ellerimden düşmemesi için çaba harcadığım bozuklukları pantolonumun cebinden içeri sokmaya çalıştım. Yağdan olacak ki kaygan zemin sanki adımlarımı attıkça beni içeri çekiyordu. Bir anda sendelememe ve topuklarımın görünmesine sebep olan şu lanet olası parmak arası terlikleri aldığı için kız arkadaşımı boğmak istedim. O anda pis pis gülmeye başlayan adamın iğrenç dişlerini hayal ettim. Yüzüne bakmak istemiyordum çünkü içinde bulunduğum durumdan çok korkmuştum.

Bu nasıl olabilmişti peki? Küvette oturuyordum ve birden kendimi fırında buldum. Hem de bir ekmek fırını inanabiliyor musunuz? Şaka gibi ya da nasıl tarif etsem, cinli hikâyelere benziyor. Hoş ben bunların hiçbirine inanmam ve her şey için mantıklı bir açıklama bulurum ancak bu yaşadığım olayın nasıl gerçek olabileceğini o anda ciddi ciddi düşünmeye başladım. Evet, kesinlikle birisi ben dalgın halde iken eve girmişti ve içeriye sıktığı bayıltıcı gazla beynimi uyuşturarak beni fırının önüne getirmişti. Son hatırladığım da banyo olduğu için oradan akıp giden girdaba kapılarak buraya geldiğimi düşünmem olası öyle değil mi? Ahhh ne diyorum ben! Ne yani, lağımdan fırına mı aktım! Bu bir şaka olabilir miydi ki? Gelecek hafta kendimi tüm TV ekranlarında alay edilirken bulabilir miydim? Kafamda bu kadar soru varken, artık şu fırından ayrılmanın iyi olacağını düşündüm çünkü biraz daha durursam pis pis sırıtan ve leş gibi maya kokan o adamı gırtlaklayabilirdim.

Eve doğru tırmanmaya başladım ve anında sıkışan kalbimi rahatlatmak için hızımı kestim. Son zamanlarda kalbimin beni bu denli yavaşlatıyor olmasına aldırış etmemeye çalışıyordum, fakat o beni tüm otoritesiyle kontrol altına almaya başlamıştı çoktan. Rüzgâr ve uçuşan yapraklar boşuna değildi. Bunlar yaklaşan fırtınanın habercileriydi elbette ki. Yüzümde bir iki damla ıslaklık hissettim, bunlar bile beni kendime getirmeye yetmişti. Ellerim artık titremese de yandığımı hissettim. Korktuğumda ya da çok stresli olduğumda vücudumun tepkisi daima böyle olurdu. O an aynada kendimi görecek olsam, karaciğerimin iflas ettiğini bile düşünebilirdim. Cebimde olduğunu fark etmediğim anahtar ile apartmanın kapısını açarak içeri girdim. Bir kat aşağı inerken, geç yanan kat ışıkları beni yine heyecanlandırmıştı. Sanki yüzümün ifadesini merak eden birisi, ilk merdivene adımımı atana kadar beni bekliyordu ve o anda tüm ışıkları açarak yüzümü resmediyordu.

Evin kapısını açmak için anahtarlar arasından doğru olanı seçmeye çalışırken aralık olduğunu fark ettim. Kapıyı iterek içeri girdiğimde her şey normal görünüyordu. Birileri beni kaçırmış olsa, iki duvarın arasındaki mesafenin, cetvelle ölçülmüş olduğunu düşündürecek kadar hizalı duran yolluğun dağılması gerekiyordu. Tüm bu sorularla birlikte bütün evi kolaçan etmeme rağmen hiçbir tuhaflık göremedim. Beni bu duruma sokan şey neydi? Yoksa suyun büyüsüne mi kapılmıştım? Yaşadığım olayın cevabını sanırım asla öğrenemeyeceğim.

Bozuk Maya” için 2 Yorum Var

  1. Öykü güzeldi, ama bu kadar kısa olması kötü olmuş. Tasvirler tadındaydı belki ama konu olarak girdap akıntısına dair biraz daha ayrıntıyı hakediyor. Çok gizemli kalmış. Gizemcilik polisiye’nin temel taşıdır belki ama burada aşırıya kaçmış, koca kapta yığınla yemek dolu ve sen kaşığı dilimize dokundurup geri almışsın.

    1. Merhaba. Değerli yorumunuz için öncelikle teşekkür ederim. İlk defa bir öykü yazıyorum ve gönderirken de çok tereddüde kaldım. Henüz kendimi geliştirmemişken, heyecanın getirdiği gazla birlikte yollayıp tepkileri bir görmek istedim. Yazıyı 15 dakikada yazdım. Daha sonra üzerinden ertesi gün tekrar geçtim ve düzeltmeler yaptım. Nedense çok uzatmamam ve hemen bitirmem gerekiyormuş hissini yaşıyordum ilk cümleden itibaren. Yorumlarınızı dikkate alarak, devam eden aylarda daha iyi yazılar çıkartmaya çalışacağım.

Marslı için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *