Öykü

Dayanılmaz Acı

“Ölmeden önce yapmayı düşündüğüm çok şey vardı aslında… Ev alacaktım mesela. Hem de en az dört oda bir salon.

Salon iyice geniş olacaktı ve renk renk koltuklar seçecektim oraya; yumuşacık. Frida Kahlo’lu kırlentler alacaktım. Moralim bozuk olduğunda martı kaşlarına yatıp ağlayacaktım. Ortada güzel bir sehpam olacaktı; hani raylı, çekince koltuğa doğru uzananlardan; film izlerken çay-çekirdek yapmaya ya da cips-bira. Hangisini canım isterse artık.

Yatak odam aydınlık olacaktı. Hatta güneş ilk o odaya doğacaktı ki sabahın tüm enerjisi içime aksın. Perdemin boşluklarından süzülen güneş hüzmeler oluşturacaktı ve ben bembeyaz uyku setimin içinden o hüzmelerin içine uyanacaktım. Geceden hazırladığım kıyafetlerimi giyip kahvaltıya inecektim.

İnecektim tabi! Söylemedim değil mi? Evim tabi ki iki katlı ve mutfak tabi ki alt katta.

Odalardan birini çocuklara ayıracaktım. Kayıdraklı maydıraklı yataklardan alacaktım belki de. Birkaç yıl sonra çocuklar sıkılacak ve tekrar para verip normal yatağa çevirecektim. Kızacak mıydım? Kızamazdım ki. Benden bir parça olacaktı onlar…

Kesinlikle kütüphanem olacaktı. Üç duvar raf dolu, pencere önüne masif ahşap masa, şöyle rahat bir koltuk; dönen olacak ama! Çünkü döndüğümde camdan denizi göreceğim. Hayal kuruyoruz değil mi? O kadarcık da bizden olsun.

Kitaplarımın evi olacaktı raflar. Hepsi bilecekti nereden çıkıp nereye gireceğini. Kafamı çevirdiğimde aramayacaktım. Hangisinin dünyasına girmek istiyorsam o an, şıp diye bulacaktı gözlerim. Gün gelecek Sherlock ve Watson’un yanına yancı olacaktım, gün gelecek Roland ile Kara Kule’yi arayacaktım. Frodo’nun yol arkadaşları ile vedalaşıp gemiye binmesine ağlayacaktım belki de.

Masada defter ve kalem duracaktı hep; okuduğum kitapta güzel bir cümle görürsem yazarım diye. Ama o kadar dalacaktım ki hikâyeye, nice güzel cümleler okusam da yazamayacaktım. O dünya benim, bu dünya senin…”

* * *

“Ne yazıyorsun aşkım?!”

Gizem öyle bir sıçradı ki Kemal istemsizce birkaç adım geriledi.

“Ne yapıyorsun aşkım ya! Ödüm koptu.”

“Oha, o nasıl sıçramak. Korkutmak istemedim; özür dilerim.”

Kemal yüzünde mahcup bir gülümseme ile Gizem’e yanaştı; sarılıp öpmeye çalıştı. Ama anlaşılan Gizem hâlâ kendine gelememişti.

“Yapma şunu! Millet yavaş yavaş ölürken ben seninle sırnaşamam! Lütfen bir an önce işine başla.”

“Öf be kızım. Yine mi aynı muhabbet?”

“Evet aynı muhabbet ve ne yazık ki bir çözüm görene kadar da devam edecek.”

Kemal daha fazla tartışmadı. Ne kadar tartışırsa Gizem’in surat yapma süresi de o kadar uzuyordu çünkü. Sonra barışıyorlardı evet ama Gizem hep aynı Gizem’di işte. Fazla derin düşünüyor ve bu onu geri dönülemez, sürekli bir melankoliye itiyordu. Zaten kolay bir hayatları yoktu. Üstüne bir de Gizem’in…

“Ben çıkıyorum!” dedi Gizem.

Kemal düşüncelerinden sıyrıldı ama yerinden kalkmadı.

“Allah belanı versin!” dedi Gizem.

Kemal yine kıpırdamadı. Bu oyun, barışma maratonlarının başladığına işaretti. Ama henüz son adım atılmamıştı.

“Çok yavaş ölürsün umarım!” dedi kapının önüne geldiğinde.

Son cümleyi de sakinlikle karşılayan Kemal hızla kalktı ve kapıdan çıkmadan yakaladığı Gizem’e sıkıca sarıldı.

“Bak aşkım; sen, ben, Ahmet abi, Ali amca, Hanife… Hepsi bir şekilde ölecek, hepimiz bir şekilde öleceğiz. Çözüm bulunacak ya da bulunmayacak. Bunu konuşmaktan yoruldum. Lütfen şimdi git ve kimseye ne yaptığımızdan bahsetme.”

“Oradan bakınca geri zekâlı gibi mi duruyorum?”

“Bazen…” dedi Kemal ve içeriye kaçtı.

Gizem gülümseyerek dışarı çıktı. Barışmışlardı.

* * *

Kemal kendisine bir kahve hazırlayıp bodrum kata indi. Işıkları açmasıyla birlikte içeriyi bir uğultu kapladı.

“Lütfen sessiz olun!”

Uğultu anında kesildi.

Karşısında farklı yaşlarda dört erkek, beş kadın duruyordu. Hepsi, sağlam camdan yapılmış bölmelerde, çıplak, tek başlarına ve gözlerini Kemal’e dikmiş bekliyorlardı. Dolu olanların yaklaşık iki katı kadar boş bölmede ışık yanmıyordu.

Erekte olmuş bir penis dikkatini çekti Kemal’in. ‘Hayattan kopmaya o kadar da hazır değilsiniz belki de.’ diye düşündü. Ama yanılmıştı; karşısındaki işemeye başlamıştı.

“Klasik sabah erkeği işte.” dedi kendi kendine.

Adamın işi biter bitmez bölmenin tepesinden bir duş başlığı ortaya çıktı ve sıcak tazyikli su ile tüm alanı –adam da dâhil- temizledi.

“Evet,” dedi Kemal. “Bugün içinizden birisi yepyeni, son teknoloji ilacımızı deneme hakkı kazanacak. Şimdi, öncelikle size sormak istiyorum. Var mı gönüllü olan?”

Karşısındakilerin tümü halsizce el kaldırdı. Kemal’in gözleri parladı.

“Vay be! İşte bu istek bizi çok ilerilere taşıyacak. Sizin gibi azimli arkadaşlar varken bilimin önünde kim durabilir ki?”

Kollar tekrar yerine inmeyi bilmiyorlarmış gibi havada sallanmaya devam ediyorlardı.

“Tamam, tamam aceleye gerek yok! Hepiniz önünde sonunda bir ilaç tadacaksınız. İndirebilirsiniz ellerinizi.”

Tüm eller yavaş hareketler ile kalçalarının yanına indi. Kemal bilgisayardan bir tuşa bastı ve kadınlardan birinin kapısı yukarı kalkarak açıldı. Kadın ağır adımlarla yürüyüp Kemal’le ikisinin ortasında bulunan sedyeye uzandı ve hareketsizce beklemeye başladı.

Kemal masanın altındaki buzdolabını açıp bir ilaç şişesi ve şırınga aldı. İlacın rengi kırmızıya çalan bir turuncuydu. Şırıngaya çektikçe renk koyulaşıyor ve kırmızı olmadığı çok zor anlaşıyordu. İlacın tamamını çektikten sonra şırıngayı sedyenin üzerine kadının başının yanına bıraktı.

Kadının kafasının ve vücudunun belirli bölgelerine elektrotlar yapıştırarak monitörü açtı ve bacağına bir çimdik atıp acı çizgisinin hareketlerine baktı. Monitördeki tüm çizgiler bir anlam ifade ediyordu ama çoğunun hareketi Kemal’in amacına hizmet etmiyordu. Tek baktığı acı ve kalp atışı çizgileriydi. Ve kadında ikisi de gerçeği yansıtır şekilde bipleyip duruyordu.

Son olarak damar yolunun durumunu kontrol etti. İyiydi.

Kadın tüm bu süre boyunca kılını bile kıpırdatmadı.

Şırıngayı havaya kaldırıp içindeki havayı boşalttı. Sedyenin yanındaki bir düğmeye basarak karşısındaki kamerayı çalıştırdı ve canlı yayının başladığı tüm takipçilerine bildirim olarak gitti. Bir süre sedyeyle veya şırınga ile ilgileniyormuş gibi yapıp çoğunluğun izlemeye başlamasını bekledi.

“Hepiniz hoş geldiniz.” dedi istediği izleyici sayısına ulaştığında. “Bugün 3 Nisan ve çoğunuzun da bildiği gibi on üçüncü denememizi gerçekleştiriyoruz. Önümüzde otuz bir yaşında, ileri evre akciğer kanseri teşhisi ile aramızda bulunan, Aylin DUMAN isimli deneğimiz yatıyor. Kendisine, 5 Mart günü, on ikinci denememizde istediğimiz sonuca ulaşmamıza çok yaklaştığımız bag-12 virüsünün revize edilmiş versiyonu olan bag-13’ü enjekte edeceğiz. Kendisine ve bundan önceki on iki deneğimize, bilime yaptıkları katkılardan dolayı teşekkür ediyoruz.”

Giriş konuşması bittikten sonra yayına vermek üzere monitörün durumunu gösteren kamerayı da çalıştırdı. Her şeyin şeffaf olması gerekiyordu ki inandırıcılıkta bir problem yaşamasın.

Şırıngayı damar yoluna yerleştirdi ve bag-13’ü ağır ağır Aylin’e enjekte etti. Saniyeler geçtikçe monitörden gelen biplemeler düzensizleşti, hızlandı ve tek bir sese dönüştü. biiiiip…

Kemal gözlerine inanamadı. Başarmıştı, yaklaşık bir yıldır uğraştığı yoğun çalışmanın meyvesini almıştı. Neredeyse yerinde zıplayacak, önünde ölü şekilde yatan Aylin’in dudaklarına yapışacaktı. Ama kameraların açık olması sebebiyle derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Çok da başarılı olamadığı sesinin titremesinden anlaşılıyordu.

“Evet, gördüğünüz gibi denememiz başarı ile sonuçlandı. İstenmeyen hiçbir durum ile karşılaşmadık.”

Kemal burada masanın başına geçip mikrofon ayarını genel yazan taraftan özel yazana çevirdi. Bu kısmını tüm takipçilerinin duymasının anlamı yoktu.

“Emin olmak adına, sırası ile tüm deneklerde aynı işlemi yapmayı öneriyorum. Kabul edenler?”

Masanın üzerinde yirmi bir tane yeşil ışık yandı. Yirmi bir ortak; yirmi birinci yüzyıla yakışır bir iş ortaya koymuşlardı ve başarılarının devamlılığından emin olmak istiyorlardı. Kemal gördüğünden memnun bir şekilde gülümsedi ve mikrofon ayarını tekrar genel yaptı.

“Biraz sonra, hata payını tamamen ortadan kaldırmak adına, tüm deneklere aynı virüsü enjekte edeceğim. İşlemlerin tümünü canlı olarak az sonra izleyebilirsiniz…”

* * *

“Nasıl yani aşkım gerçekten oldu mu?” Gizem’in sesinde Kemal’in daha önce bir kırıntısına dahi rastlamadığı bir mutluluk tınısı vardı.

“Tabi ki aşkım, tam dokuz kişide de aynı tepkisizlik. Sonunda oldu.”

“Ya, ben seni çok seviyorum ama ya!”

Kemal de kendisini seviyordu. Ama Gizem’i daha çok seviyordu.

“Şimdi, hemen yapalım mı? Hazır mısın?”

Gizem kafasını hayır anlamında salladı. Yüzünde arsız bir ifade gelirdi ve üzerindeki kıyafetleri çıkararak yatak odasına doğru yürümeye başladı. Kemal’in gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı.

“Önce biraz eğlenelim diyorsun yani?”

Gizem’in odaya girmeden önceki son bakışı Kemal’in aklındaki her şeyi unutturdu; hızla üzerini çıkarmaya başladı.

* * *

 “Tümünü aradım ve paketlerine nasıl ulaşacaklarını anlattım. Hanife nasıl sevindi inanamazsın.”

Telefonu yatağın üzerine fırlattı. Kemal bilgisayarın başında oturmuş, bag-13’ün formülünü blog sayfasına yazıyordu. En salak takipçisinin bile anlayacağı şekilde anlatmaya özen gösteriyordu çünkü bu bir toplum hizmetiydi ve sadece tanıdıklarının değil, herkesin, en salak olanının bile faydalanmaya hakkı vardı. İşlemin başarısını göstermek adına bugünkü tüm video kayıtlarını da yazısına ekledi.

İşini bitirdiğinde bilgisayarı kapattı ve bodruma inip bir süre sonra elinde iki şırınga ile geri döndü. Gizem yatağa uzanmış, günlüğüne bakıyordu.

“Konuşacağım ama yine sıçramazsın değil mi?”

Gizem gülümsedi ve yanına gelmesini işaret etti.

“Bak,” dedi sabah yazdığı sayfaları göstererek. “Ben hep güzel şeyler hayal ettim. Ama dünya bana ölümcül bir hastalık hediye etti. Ben mutlu olmak istedim ama onlarca tedavi o kadar tüketti ki beni, içimde mutlu olmak için tutunacak bir yer kalmadı. Bir tek sen, sen mutlu ettin beni.”

“Beni yazmamışsın ama hayallerine.”

Gizem utanır gibi bir ifade ile cevap verdi.

“Yazamadan yakalandım. Ama önceki sayfalarda çok varsın idare et aşkım.”

Kemal sarılıp öptü.

“Sadece iğne batarken acıyacak. Başka yok tamam mı?”

“Tamam.” dedi Gizem.

Kemal şırıngaları eline aldı ve birini Gizem’e uzattı. Gizem virüsü kendine enjekte ederken kenara bıraktığı günlüğünün ilk sayfasında bir cümle göze çarpıyordu.

“İnsan ömrü acı ile yaşamak için çok uzun.”

Nuri Kurucu

Dayanılmaz Acı” için 19 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Güzel bir twistti öncelikle. Başında verilen bazı ipuçlarının sonda açıklığa kavuştuğu hem de anlatmadan açıklığa kavuştuğu bir mühendislik mahareti de göze çarpıyordu.

    Gizem’in hayalini yazarken kadın zihnine dair başarılı bir tahmin yaptığınızı düşünüyorum. Yani bir kadın nasıl düşünür tabi tam olarak bilemiyorum ancak o hayali, Kemal günlüğüne yazsaydı mesela, bu bir erkek hayali değil derdim.

    Geçen ayki öykünüzde de bunda da yine de bir sis perdesi bıraktığınızı anlıyorum. Eğer finali doğru anladıysam -ki bip’e göre yorum yapıyorum- bunun başka yolları da olabilir diye düşünmedim değil. Ama işte bunun stil ile ilgili olduğunu düşünüyorum daha çok. Bir sis bırakıyorsunuz sanırım okuyucunun önünde bilinçli olarak.

    Bu arada öyküye eksi olmayacak bir not olmakla birlikte söylemeden edemeyeceğim; Kemal’den hiç hoşlanmadım. :sweat_smile:

    Elinize sağlık
    Görüşmek dileğiyle…

  2. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    tabi ki erkeğin de hayali olabilir. :slight_smile: frida kahloda ağlatmazdım ama erkeği :slight_smile:

    eleştirinizde haklısınız. ilk taslakta takipçiler yerine sadece özel takipçiler olarak nitelediğim güruh vardı. sonrasında onu değiştirdim ama uyarı ile uyumuna bakmadım açıkçası. blogda yayınlamasını kendilerini öldürdükten sonrasında çok da yasadışılığı kalmadı diye düşünerek koydum.

    yorumunuz için teşekkür ederim.

  3. Başka sorum yok sayın hakim :wink:

  4. Benim hala var hakim bey;
    1- Neden ağlatmazdınız? Frida Kahlo olduğu için mi?
    2- Diego Rivera mı yapardınız?
    3- Yoksa hiç mi ağlamazdı?
    4- Kırlentleri mi kaldırırdınız?
    5- Kahlo orada olmasaydı sevgili @MuratBarisSari aynı yorumu yapmaz mıydı?
    6- İtiraz ediyorum: söz konusu “erkek hayali böyle olmaz “ çıkarımı sadece Kahlo için değil o hayaldeki tüm unsurlara yapılmıştır :slight_smile:

    Saygılar

  5. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Ben genellikle alıntılar üzerinden derdimi anlatırım ancak sizin metninizi forumda açmaya çalıştığımda yazı karakterleri bozuluyor. O nedenle yazı üzerinden gösteremeyeceğim ne yazık ki.

    Bazı yerlerde düşük cümleler ve kelime hataları var. Bundan bir iki ay sonra yazıya tekrar dönüp sakin bir zihinle okursanız çoğunu yakalarsınız eminim.

    “İstemsizce.” istemsiz; istemeden yapılan anlamında bir sıfattır. İngilizce’deki -ly eki nedeniyle çevirmenler, kitapları çevirirken bizim sözcüklerimize de -ca/ce eki konduruyorlar. İlk başta mantıklıymış gibi gelse de sıfattan zarf türetmek hem kulağa garip gelmesi bakımından hem de dilimiz için zorlama olduğundan tercih edilmemeli. Örneklendirerek anlatmaya çalıştığımı açayım.

    “Ne kadar sertçe eleştiriyorsun!” Bu cümleyi okuyunca her şey normalmiş gibi geliyor ama bence değil. Sıfatlar çoğu zaman onlardan türetilme zarfların da görevlerini ifa ederler. Doğrusu aşağıdaki gibi olmalı.

    “Ne kadar sert eleştiriyorsun!” Bunu beğenmediyseniz yerine benzer kelimeleri kondurabilirsiniz. Acımasız, hoyrat vs. Yazıya dönelim. Bence “istemsizce” yerine; “elinde olmadan” veya “beklenmedik şekilde” gibi bir tamlama koyabilirsiniz. Anlattıklarımdan değişmez yasalar gibi bahsetmek değil derdim. Sizin kullanımınız da zamanla doğru olarak addedilebilir, neticede dil esnek bir araç.

    “Ne kadar tartışırsa Gizem’in surat yapma süresi de o kadar uzuyordu çünkü.” Çünkü kullanımı fazlalık burada. Cümle, çünkü olmadan daha güzel :)) Diğer yandan eğer çünküyü kullanmak istiyorsak, bağlaç olduğundan ötürü cümlenin sonuna koymayı tercih etmemeliyiz.

    "“Evet,” dedi Kemal. “Bugün içinizden birisi yepyeni, son teknoloji ilacımızı deneme hakkı kazanacak. Şimdi, öncelikle size sormak istiyorum. Var mı gönüllü olan?”

    Karşısındakilerin tümü halsizce el kaldırdı. Kemal’in gözleri parladı."

    İşte bu bölüm tam bir anlatma, göster taktiği. Oldukça başarılı. Küçük bir bölümden, içerideki kimselerin kendilerine yapılan dozunda işkenceleri kanıksadıklarını, dahası buna razı gelmeyenleri pek de iyi neticeler beklemediğini anlayabiliyoruz.

    " Şırıngayı damar yoluna yerleştirdi ve bag-13’ü ağır ağır Aylin’e enjekte etti. Saniyeler geçtikçe monitörden gelen bip lemeler düzensizleşti, hızlandı ve tek bir sese dönüştü. biiiiip…"

    Burada teknik bir eleştiride bulunacağım. Damardan verilen virüs ya da bakteri her ne olursa kişiyi bu kadar hızlı öldüremez. Enjeksiyonu takiben, geçen saatlerde ya da günlerde bunu görsek daha doğru olurdu. Hikayenin sonunda da kahramanlarımızın bu metodla ölmeyi arzuladıkları görülüyor. Yine teknik açıdan yaklaşıyorum, bu derece karmaşık intihar metotlarını denemelerine gerek yok. Kısa yoldan öldürecek bir sürü şey var. :slight_smile:

    Teşekkürlerimle.