Öykü

Elvan, Faruk ve Üç Bilinmeyenli Yaşamları

“Telefonda bizim için yazar mısın,” dediklerinde, tereddüt etmeden kabul ettim. Ne yazacağımın önemi yoktu. Onlar ne istiyorsa onu yazacaktım ve bu benim için yeterliydi. Ne parasını, ne zamanını ne de sayfasını sorguladım. Memnundum. İnternetteki sayfalarımı görmüşler ve benimle bir deneme yapmaya karar vermişler. Saygı duyuyorum kararınıza, diye içimden geçirdim. Ertesi sabah saat 10.00’da yanlarına gidip şartlarda karşılıklı olarak anlaştıktan sonra yazmaya başlayacaktım dergilerinde. Benim hiçbir şartım yoktu hâlbuki. Yine de prosedür deyip duruyordu telefondaki kadın. Olur dedim.

Haftalık çıkan bir yaşam dergisinin dördüncü sayfası benimdi. Konuları belirleyecekler, bana gönderecekler, ben de yazımı her cuma onlara elden teslim edecektim. Böylece dergi hayatım başladı. Kimine göre önemli, kimine göre sıradan konular içeriyordu yazdıklarım. Yönetim yanlısı derginin yayım ilkesi, çıkan yazıların suya sabuna dokunmayan içeriklerinin olmasıydı. Ben de harfi harfine dediklerine uyuyordum. Bir hafta yüze yapılan maskelerin sağlığa etkisi, diğer hafta karda açan çiçeklerin familyaları, başka bir hafta da atların yaşamlarıydı ele aldığım konu. Herkes memnundu. Söylediklerine göre yazılarım derginin satışında artı bir rol oynamamıştı ama düşürmemişti de. Bu iyiye işaretti. Zaten benim de hayattaki rolüm hemen hemen böyleydi. Varlığımın kimseye ne artısı vardı ne de eksisi. Nötr yaşam benim için en makbulü idi.

Çok konuşan sekreterden sonradan öğrendiğime göre, beni dergiye almalarının nedeni, dördüncü sayfanın yazarının ani bir kararla yazmayı bırakmış, ticarete atılmış, bir ayakkabıcı dükkânı açmış ve ayakkabıların üzerine yazdığı hikâyeleri basıp satmaya başlamış olmasıydı. Sekreterin anlattığına göre, ayakkabı kitaplar önce güzel bir fikir gibi gelmişti, ancak kadının bu iş hayatı uzun sürmemişti. Bir gün dükkânın kapısına kilit vurmuş, aniden ortadan kaybolmuştu. Bir daha da onu gören olmamıştı.

—Ekrem Bey çok güvenirdi ona. Gittiğinde çok üzüldü, diye ağlamaklı bir sesle devam etti anlattıklarına. İşte ben bu kadının yerine gelmiştim. Sekreter,

—Dergi sahipleri sizinle böyle bir şey yaşamayacaklarından çok eminler. Çünkü siz eee… nasıl desem biraz durağansınız, dediğinde aslında aradığı kelimenin sıkıcı olduğunu biliyordum. Kadına gülümsedim. Artık ufak tefek ödeme de yapıldığı için, durumun gidişatından hoşnuttum ve dergi sahiplerinin haklı olduğuna karar verdim. Var olan rutini bozmaya hiç niyetim yoktu.

Derginin adı “Şahsiyet”ti. Sahibi tıknaz, kilolu, çenesi öne doğru çıkık, gözleri küçük ve birbirine yakın, kel Ekrem beydi. Zavallı pantolonu, göbeğinin altında mı üstünde mi dursa karar veremez, Ekrem bey’in çekiştirmeleriyle, bir yukarı bir aşağı inip çıkardı. Onunla bir kez görüştük. “Faruk Bey sizinle iyi anlaşacağız,” deyip durdu ve sürekli elimi sıktı. Elleri terliydi ve ben terden nefret ederdim. Ekrem Bey okul yıllarından beri yayım hayatının içindeymiş. Akranlarını geride bırakarak emin adımlarla çıkmış en tepeye. “Uyum” diye iki de bir tekrar edip durmuştu görüşmemiz boyunca. “Eğer bu hayatta var olmak istiyorsan, uyumlu olacaksın amma velâkin kime? Elbette çoğunluğu yönetene. İşte o zaman kazanırsın.”

Bu aslında, o gün markette yaşadıklarımın, durağanlığımı ve hayatımı tepetaklak edişinin hikâyesidir.

Her zamanki gibi alışverişimi yapıp kasaya geldiğimde arkamda 10-11 yaşlarında bir çocuk belirdi. Yerinde duramıyordu, her halinden acelesi olduğu belliydi. Elindeki torbada 2 tane elma vardı. Saçları karışık, kirli, yüzü toz içinde, tişört pantolon yırtık. Üst baş hırpani. Çelimsiz. Ya inşaatta çalışıyor ya da sokaklarda. Oğlana, “geç bakalım” deyip sıramı verdim. Yok abi beklerim dedi bozuk bir şiveyle. Hâlâ yerinde zıplayan çocuğa geçsene oğlum benim acelem yok diye bu kez yüksek sesle söyledim. Mırın kırın ettikten sonra gülerek önüme geçti. Dışarı çıktığımda, aldığı elmaları onu bekleyen arkadaşıyla birlikte marketin duvarına yaslanıp büyük bir iştahla yediğini gördüm. Bir yandan şlap şlup çıkarttıkları sesler havayı dolduruyor, diğer yandan gülümseme ile kahkaha arasındaki farkı yüzünüze çarpar gibi, ağızları kulaklarına doğru geniş bir yay çiziyor, o sırada önlerinden geçen yaşamsız insanları mutluluklarıyla boğuyorlardı. Ve o insanların yüzü o çocukların sevinçleriyle daha da kararıyordu.

İçimden “bak eşşoğlueşşeğe acelesi falan yokmuş” diyerek, çocukların önlerinden geçerken gözüm ayaklarındaki botlara takıldı. İki numara büyük duruyorlardı. Dikkatle baktığımda üzerlerindeki yazıları gördüm. Aklıma benden önceki yazar geldi. Çocuklara yaklaştım.

— Baksanıza nereden aldınız o ayakkabıları?

— Ooo, dedi daha kısa boylu olan, bizim mahallede çok var bunlardan. Bir abla geldi herkese dağıttı.

Beni bir şey dürttü. Bu dürtülmüşlüğümse beni daha da şaşırttı. En son ne zaman herhangi bir şey merakımı çekmişti hatırlamıyorum. Kayıtsızlığımın boyutları o kadar büyüktü ki, yıllardır karşı komşum olan Vahide adındaki yaşlı kadın geçenlerde öldüğünde, nasıl biriydi diye yüzünü hatırlamaya çalıştım ama olmadı. Dergi olmasa dışarı bile çıkmayacaktım. Ben hiçbir şey yapmayan bir adamdım. Gözlerini duvara dikip saatlerce hiç düşünmeden durabilen biri varsa işte o bendim. Mesela, her gün aynı şeyleri yapıp aynı saatte yatmak ki bu saat 20.00, aynı saatte uyanmak ki o da saat 08.00, dişleri hep aynı yöne fırçalamak, kahvaltıda aynı şeyleri yemek gibi. Kitap okumazdım, televizyon seyretmezdim, müzik dinlemezdim, hiçbir yere gitmezdim. Arkadaşım yoktu. Hobim yoktu. Kedim ya da köpeğim yoktu. Baktığım bir bitkim yoktu. Ailem yoktu. Yaşam amacım yoktu. Ruhum bile benden kaçmak için yer arıyordu.

* * *

Elvan, yazdığı öyküyü hışımla kenara itti. Cep telefonunu kaldırıp, Özge’yi aradı. Saate bakmamıştı.

—Alo, Elvan iyi misin?

Telaşla sordu Özge. Saat geceyarısını çoktan geçmişti. Elvan’ın son günlerde yaşadığı huzursuzluğu görüyor ama neden olduğunu bir türlü anlamıyordu.

—Özge, bunaldım, daraldım, ben bu Faruk’tan çok sıkıldım.

—Elvan, salak mısın? Gece saat kaç farkında mısın? Bu Faruk seni iyice cozutturdu canım. At çöpe, başka bir öykü yaz. Ya da sen en iyisi bir süre yazma canım. Dinlen, gez, dolaş, seviş. Hadi uyu yarın konuşuruz.

—Çöpe atsam da kafamdan atamıyorum o sünepeyi Özge!

—Ya kızım git yat. Yarın görüşürüz. Başlarım senin Faruğuna.

—Ay aşkolsun Özg…

—Çat…

Elvan daha lafını bitirmeden, telefonun kapanma sesini duydu. En yakın dostu Özge yine haklıydı. Deliriyorum galiba, diye düşünürken aynaya baktı. Son günlerde verdiği kilolar, avurtlarını çökertmişti. Derin bir of çekti, kendini üzerindeki kıyafetlerle yatağa attı ve uyudu.

* * *

 “Ben Faruk. Elvan’a deliler gibi aşığım. Öykünün içine girdiğimden beri, Elvan’ın aklını çelmek, onu kendime yakınlaştırmak için türlü yöntemler düşünüyorum. İçinden çıkamadığım bu sıkıcılığım üstüme yapıştı, beni kemiriyor, Elvan’ın benden giderek soğumasına neden oluyor. O ayakkabıdaki öykülerden de hiçbir halt olmaz.” Elvan uyuduğu sırada Faruk, başını iki elinin arasına aldı ve kara kara düşünmeye başladı.

* * *

Çocuklardan birinin adı Abbas, diğerinin adı Ali’ydi. Okula gitmiyor musunuz? diye sordum. Gidiyoruz abi ama bugün mahallede düğün var. Annelerimiz gitmeseniz de olur dedi. Biz de şimdi düğüne koçacaz. Hangi mahalle bu, diye kayıtsızca sordum. Birbirlerine bakıp kıkırdadılar. “Çok mu merak ettin? Sağır Sultan Mahallesi. Gel seni de götürek.”

* * *

Elvan’a yakınlaşmak için can atan Faruk gidip gitmemekte o kadar tereddüt etti ki. Bir yandan kafesinden dışarı çıkmak istemiyor, diğer yandan bir şeyler olabilir, Elvan’ın dikkatini çekmeyi başarabilir ve çöpe atılmaktan kurtulabilir hayalleriyle hikâyedeki o düğüne koşmak istiyordu. “Bir yolu olmalı,” diye sayıkladı.

* * *

Elvan, sanki gece boyunca başında davullar zurnalar çalınmış gibi uyandı. Şakakları zonkluyordu. Saatine baktı, geç kalmıştı. Hemen sert bir kahve yaptı kendine. Saçlarını özensizce ensesinde topladı, kot pantolonunu, beyaz kazağını giydi. Botlarını ayağına geçirdi. Yazdığı taslak araştırma metnini alelacele çantasına tıkıştırdı, uçarak dergiye koştu.

* * *

Peki dedim hadi gidelim. Elimde poşetlerle, Abbas ile Ali’nin peşine takıldım. Abbas Ali’nin kolunu dürtüyor, Ali çürük dişlerini göstere göstere sırıtıyordu. Gözlerim hâlâ botlarda, sordum. Ne yazıyor o botlarda. Çocuklar yüzüme bir garip baktılar. Çelimsiz olanı – Abbas – “Yav abey amma merak ettin botları, sana da veririk bi dane, biz de çok, anam heçbi şey demez” dedi. Şişko olan ekledi, “Sen hele gel bizim mahalleye, o botlardan daha garip şeyleri görcen onları unutçan.”

* * *

Faruk Elvan’ı ağlarken çok seyretmişti. Çünkü çok ağlıyordu. Ağlarken, hoş bir genç kıza hiç de yakışmayan biçimde böğürüyordu. Önceleri bunu itici sonraları komik sonra dayanılmaz sonra saçma bulmuştu. Yakın zamanda, spor hocası kas yığını erkek arkadaşından ayrılmış, onun için gözyaşı dökmüş ama sonra gülme krizi geçirmiş sonra yine ağlamış Faruğu anlam veremediği bir duygu karmaşasına atmıştı. “Bu kadınlar ne tuhaf yaratıklar,” diye mırıldandı.

* * *

—Olmamış Elvan, olmamış!

—Ama hocam neden? İstediğiniz mahalleyi araştırdım, ne sizin söylediğiniz medyuma rastladım ne de tuhaf botlu yaşlı çocuklara. Sıradan bir mahalle işte.

—Elvan böyle giderse çalışamayız, yükseklisansın da tehlikeye girer. Bak sana son bir şans veriyorum. Git bul şu sağır mıdır nedir o mahallede olanları, istediğim metni yaz, gel.

Suat Bey derginin araştırma bölümünün yöneticisi ve aynı zamanda iyi bir üniversiteningazetecilik bölümünde profesördü. Her ay normalin dışında eğlenceli bir konu bulmaları için çalışanları zorlayıp dururdu. Elvan Suat’ı sevmezdi ama dergi hayatını seviyordu, yüksek lisansı da bitmek üzereydi. Suat Elvan’a karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Dergi hayatını da sevmiyordu. Kimseyi sevmiyordu. Okulu, çocuklarını, eşini, işini, kendini. Emekliliğini bekliyordu. Suat’ın alnı yoktu. Kaşlarının bitim yerinden neredeyse saçları başlıyordu. Heralde bu anomali genleriyle ilgilidir diye düşünmüştü Elvan. Bir gün Suat’ın odasında çerçeveli bir resim görmüştü. Eşi, çocukları ve kendisi. Hiçbirinin alnı yoktu. Elvan öylece kalakalmıştı.

Elvan odadan umutsuzca hışımla paldır küldür çıkarken aklında, yarattığı sünepe karakter Faruk, lanet olası araştırma, Sağır Sultan mahallesi, alınsız Suat ve dergi vardı. Yanından yavaşça geçen koyu kıvırcık saçlı adamı son anda fark etti. Elinde garip bir dövme vardı. Dönüp baktı, adamın sırtını gördü, tanıdık geldi. Bir an mutlu oldu. İçi ürperdi. Kalbi çarpmaya başladı. Elvan yutkundu, göğsünü tuttu. 

* * *

Yaklaşık 15 dakika yürüyüşün sonunda, surlara geldik. Surların ardında daha önce orada olduğunu fark etmediğim bir mahalleye girdik. Hâlbuki defalarca geçmiştim bu yoldan. Girer girmez sokağı pilav, nohut, et ve afyon kokusu doldurdu. Çocukların koşturmaları ve neşeli çığlıkları arasında, ayaklarındaki botları gördüm. Yaşlı, genç, kadın, erkek demeden herkes bu öykü botlarından giyiyordu. Yanıma her yerinden löp et fırlamış bir kadın yaklaştı. Ateş kırmızısı Çingene eteği, göğsü açık bluzu, ağzında sakızı vardı. Yüzü sakallıydı. Bir an, sirke gelmiş olduğumu sandım. Bana sigara uzattı, “Hadi utanma iç,” dedi. Mahalledeki yoğun ot kokusu beni sersemletmişti. Aldım, içtim, kafam daha da dumanlandı. Başım feci dönüyordu. Sakallı kadın vantuz dudaklarıyla şap diye öptü beni. Şuh bir kahkaha atıp, gel hadi dedi nazlanma, falına bakacağım şimdi. Afalladım. En az dudakları kadar kocaman elleriyle beni tek katlı evlerden birine çekerken, arkamdan Abbas ile Ali’nin kahkahalarını duyuyordum.

Kadın beni oracıkta çırılçıplak soydu. Karşı bile koyamadım. Ne olduğunu anlamadan eline demir bir çubuk aldı. Kararan gözlerimi açık tutmaya çalışıp, kaçmak üzere başarısız bir girişimde bulundum. Abbas ile Ali içeri girdi. Kollarımdan tutup beni tahta bir sandalyeye oturttular. Küçücük çocukların nasıl bu kadar güçlü olduklarını anlamadım. Kadın dağlama demirini, yanan sobanın ateşine batırdı, sonra yüzüme eğilip olanca gücüyle sağ elimin üzerine bastırdı. Kendi çığlığımdan kulaklarım sağır oldu ama beni bir Allah’ın kulu duymadı. Dışarıdaki düğün alayının, silah seslerinin, bağırtıların, uçmuş kafalarıyla iç içe geçmiş insanların, köşe başlarında iş tutanların, küfredenlerin ağırlığı göğsüme oturmuştu. Gözlerimden akan yaş acımı anlatamıyordu. Sonra sakallı Çingene kadın nar suyuna benzer bir içecek getirdi, iç şunu bir şeyin kalmayacak dedi. Çaresiz içtim. Acı falan kalmadı. İçim geçti.

Gözümü açtığımda evimde, yatağımdaydım ve hiçbir şey hatırlamıyordum. Elime baktım. Derimin altına hangi dil olduğunu anlamadığım minyatür bir sayfa yerleştirmişler, sonra elimi dağlamışlardı. Ayaklarımda o botlardan vardı, öykü botları. Öbür elimde de bir not buldum, “Kar hente uma sur, kar hente tera gur.” Dün gece olan her şey gözümün önüne geldi. Hızla dışarı çıktım, o mahalleye doğru koştum. Surların yanına geldim. Ardında boylu boyunca uzanan marul tarlası vardı. Herhalde deliriyordum. Tekrar tekrar baktım. Etrafa baktım. Sonra geri markete döndüm. Markete baktım. Bir umut Abbas ile Ali’yi görürüm diyedolandım durdum. Elimdeki dağlama ve bırakılan not dışında dün geceye dair tek bir iz bulamadım…

* * *

Elvan bir yandan öyküsünü karaladığı kâğıtlara bakıyor bir yandan da dergide rastladığı adamı düşünüyordu. “Kimdi acaba o kıvırcık saçlı, eli dövmeli adam. Niye bu kadar merak ettim. Bu aptal hikâyemdeki Faruk karakteri ne yapmaya çalışıyor. O cümle nereden geldi aklıma. Karuma karuma ne yaa? Ben bu öykü işini bıraksam iyi olur galiba.” Sebepsiz ya da belki sebepli ağlamaya başladı, böğürerek.

* * *

Faruk sustu. Elvan’ın yazdıkları yüzünden, sakallı bir kadın tarafından öpülmüştü. Anlamsızca eli dağlanmıştı, acı çekmişti. Garip yerlere girip çıkmıştı. Elvan hâlâ ondan kurtulmaya çalışıyordu. Siyah kıvırcık saçlarını şöyle bir karıştırdı. Kafasını kaşıdı. Elvaaaaaaaaaaaan diye avazı çıktığı kadar, göğsünü parçalarcasına bağırdı. “Hadi be Elvan, duy artık beni,” diye yakardı.

Ekrem Bey beni görmek istemişti. Haber göndermişti. Yazısını bıraktıktan sonra gelsin görüşelim demişti. Acaba son olanları mı duymuştu bir şekilde. Nasıl duyacaktı ki? Elimi gizledim. Kanatlı Kurbağaların Evrim Süreci konulu yazımı aldım, dergiye ulaştım. Yazıyı bırakacağım araştırma ofisini Suat diye bir adam yönetiyordu. Çok muhabbetimiz yoktu. Ofise doğru ilerlerken, gözüme beyaz kazaklı, kot pantolonlu bir kız çarptı. Yere bakarak kendi kendine konuşuyordu. Acemice topladığı saçlarından burnuma bahar kokusu geldi. Uzun zamandır ilk defa heyecanlanmıştım. Kalbim gümbürdedi. Yutkundum, göğsümü tuttum.

* * *

Elvan gözlerinin ardından, beyninin içinde hem sağ hem de sol lopçuğundan ona yakaran bir uğultu duydu. Kim sesleniyor anlamadı. Sonra kâğıdın üzerinde en son yazdıklarına baktı. Gözleri pörtledi. Kızla karşılaşma bölümünü O eklememişti. Hemen Özge’yi aradı. Cevap yok. Mesaj çekti. “Hemen görüşmeliyiz. Aklımı yitirdim. Yazdıklarımı hatırlamıyorum artık.” İki uyku hapı aldı, yuttu, uyudu.

Ertesi gün surların arkasındaki o uğursuz, ıssız mahalleye uğradığında, nihayet,ayakta zor duran, sigaradan sararmış dişleri takma, gözleri katarakt inmişçesine perdeli, kulakları ağır işiten yaşlı bir adam buldu. Adam yıllar önce buraların marul tarlası olduğunu, tarlanın ortasında eski bir gecekondu mahallesi olduğunu, o mahallede sakallı bir kadının oturduğunu, kadının iki yaşlı çocuk yardımcısı olduğunu, mahalleye uğrayan yakışıklı adamları kandırdığını, onları dağlayıp ellerine büyüler bastırttığını anlattı. Sonra mahalledeki herkesin üzerilerine dualar yazdıkları potinler giydiğinden bahsetti. “Kar hente uma sur, kar hente tera gur” dedi yaşlı adam bağırarak. İşin özü bu kızım. “Gerçek dediğin dünya yalan, yalan dediğin dünya gerçek.” O mahalleyi ve hikâyesini kimse bilmez. Bir ben kaldım. 90 yaşındayım. Ama turp gibiyim. Bu surların çevresini günde üç kere koşarım. Günde üç kerede söylemesi ayıp hanımla… Derken öksürerek sigarasından derin bir nefes alıp, Elvan’ı baştan aşağı süzüp pis pis sırıttı.

Elvan dayanamadı, ağlamaya başladı. Yaşlı adam da Elvan’ın böğürtüsüne dayanamadı, oracıkta öldü. Elvan daha çok ağlamaya başladı. Sesinden mahallede kalmış üç beş kişi de kaçtı. Elvan korkudan hemen orayı terk etti. Özge’yi tekrar aradı. Ulaşamadı. Mesaj çekti: “Özge çok tuhaf şeyler oluyor, hemen beni ara n’olur.”

* * *

Faruk, Elvan’ın eve gelip, masa başına oturup, kalemini alıp, yazmaya başlamasını sabırsızlıkla bekledi. O geldiğinde, sünepe haline inat yine avazı çıktığı kadar bağıracak, kıza hikâyesinde tanışmanın yollarını arattıracak, bulduracak ve saçlarının o güzel kokusunu içine çekebilecekti. Kapı açıldı. Elvan içini çekerek içeri girdi. Arkasından Ekrem Bey.

* * *

Kapıyı çaldım. Ekrem Bey “girin” diye buyurdu.

—Gelin Faruk Bey oturun şöyle.

—Teşekkürler, ben ayakta iyiyim böyle.

—Nasılsınız? İşler güçler nasıl gidiyor?

—İyiyim bildiğiniz gibi.

Bu sıkıcı konuşmaya neden katlandığımı bilmeden ayakta durdum. Ekrem Bey bana sormadan çay söyledi, lokum ikram etti. İşten, güçten, derginin tirajından, hükûmetin icraatlarının muhteşemliğinden falan bahsetti. Sonra sakladığım elime hiç bakmadan, “elinize ne oldu?” dedi. Ben de ocakta yaktım, dedim. Dikkat etmek lazım, dedi. Sonra da benimle artık çalışmak istemediğini söyledi. Söylerken bir yandan diliyle, öğlen yediği et yemeğinden kalan parçaları diş aralarından çıkartmaya çalışıyor, diğer yandan da küçük parmağıyla kulağını temizliyordu. Neden, diye sordum. Dördüncü sayfayı kapatıyorum Faruk Bey, dedi. İnsanlar artık üçüncü sayfadan beşinci sayfaya atlayacaklar. Muhasebeden çekinizi alırsınız. Sonra kulağından çıkarttığı sarı leblebi büyüklüğünde bir topağı, başparmağıyla misket atar gibi çöpe doğru fırlattı. Odadan çıktım, binadan çıktım, mahalleden çıktım, kendimi surların yanında buldum.

* * *

Elvan, kendini evinin olduğu mahalleye zor attı. Kaldırıma oturup biraz soluklandı. O sırada karşıdan gelen kel tıknaz adam Elvan’ı gördü. Ona doğru yürüdü.

—Elvan iyi misiniz? Elvan gözlerini kaldırdı, Ekrem Bey’e baktı. Şaşırmıştı.

—Me me merhaba, iyi değilim, derginiz için yaptığım araştırma yüzünden biri öldü, tuhaf şeyler oldu, allah belasını versin derginizin, ben ayrılmak istiyorum.

— Dur sakinleş bakalım, hadi gel seni evine götüreyim.

Elvan kalktı önden ağır adımlarla yürümeye başladı. Ekrem arkada kalıp kızın kalçalarını süzdü, bir eliyle kelini diğeriyle penisini sıvazladı, sırıttı. Elvan kapıyı açtı, kendini koltuğa zor attı. Ekrem Bey yanına oturdu, babacan bir tavırla hadi anlat ne oldu, diye sordu. Elvan tüm olanları anlatırken, Ekrem Bey’in gözü kızın göğüslerine kaydı. Elvan bunu farketti. Yanındaki sehpanın üzerinde duran Çin vazosunu alıp Ekrem Bey’in kafasına geçirdi. Adam bir anda sarsıldı, kafası pinpon topu gibi öne arkaya gitti geldi, ayağa kalkıp hafif sendeledi sonra koşarak evden kaçtı.

* * *

Faruk eyvah dedi Elvan yine böğürecek. Ama kız ağlamadı. Faruk buna sevindi ancak Elvan’ın niye kendini işten attırdığını anlamadı. Amacı neydi? Ekrem’den hiç hoşlanmamıştı. Pislik Ekrem Elvan’ın evine gelmişti. Sonra düşündü, “Ben bu hikâyeden nasıl çıkacağım?” “Elvaaaaaaaaaaaan” diye avazı çıktığı kadar, gözleri yerinden fırlarcasına bağırdı.

* * *

Elvan yerden tek tek vazo parçalarını topladı. “Wabi-sabi” dedi. Üstünü başını düzeltti. Polisi aradı. Gözde’yi aradı. Nihayet Gözde açtı telefonu. Derginin önünde buluşalım, dedi. Çantasını aldı. Derginin yolunu tuttu.

* * *

Surların yanında öylece durup tarlaya bakarken, demin dergide gördüğüm kızı bu sefer polis eşliğinde gördüm. Dergiye doğru gidiyordu. İşim gücüm yoktu nasıl olsa. Ben de onları takip etmeye başladım. Kız hararetle bir şeyler anlatıyor, yanındaki polisler de endişeli bir şekilde başlarını sallıyorlardı.

Derginin önüne geldiğimizde daha çok polisin olduğunu gördüm. Kız da polislerle sanki bir operasyonu yürütüyormuş gibi konuşuyordu. Derken hepsi binaya girdiler. Ben merakla bekledim. Sonra önde Ekrem Bey, arkasında Suat ve kız olmak üzere binadan çıktılar. Ekrem ile Suat’ın elleri kelepçeli. Sonra yakınlardaki bir polise ne olduğunu sordum. “Yolsuzluk,” dedi. Yarın gazetelerde okursun.

* * *

Ertesi gün gazetelerde iki haber vardı. Birincisi manşetten verilmişti. Eski Şahsiyet Dergisi çalışanlarından dördüncü sayfa yazarı E.Ş, Ekrem Bey’in yolsuzluklarını, hükûmetle olan yakınlığından dolayı aldığı rüşvetleri ortaya çıkartmış, ancak Ekrem Bey’in elinde tuttuğu gücü düşünüp bunu yetkililere vermekten korkmuş, dergiden istifa etmiş ama sonra içine sinmeyip bu yolsuzlukları herkese söylemek istemiş, sonra beraberinde götürdüğü belgeleri, imal ettiği ayakkabıların, botların üzerine kendi yazdığı hikâyelermiş gibi basmış sonra bunları da dağıtmaktan korkup bir Çingene mahallesine hibe etmiş. Polislerin Ali ve Abbas adında iki çocuktan öğrendiklerine göre, mahalledekiler ayakkabı üstündeki bu belgeleri saklamak için ellerine dövme yaptırmışlar, mahallelinin eli yetmeyince, çocuklar insan avına çıkmış, hileyle kandırdıkları adamları uyutarak ellerini dağlamaya başlamışlar. Gazetenin bildirdiğine göre, şimdi herkes gece konan sabah yok olan bu mahalleyi, Sağır Sultan mahallesini arıyormuş.

İkinci haber önemsiz bir haberdi. Gazetelerin üçüncü sayfasında, koyu kıvırcık saçlı bir adamın surların yanından karşıdan karşıya geçerken bir tırın altında kaldığından bahsediyordu. Adamın adı Faruk’tu ve o kadar önemsizdi ki, hiç kimse elinin üzerine dağlanmış minyatür sayfayı ve avucundaki notu fark etmedi. “Kar hente uma sur, kar hente tera gur.”

* * *

 “Hah! Beklenen son oldu, Elvan beni öldürdü. Varsın olsun. Ben mutluyum.” Faruk, Elvan onu tırın altına atmadan önce, çıkmayı başarmıştı hikâyeden. Elvan’ın güzel kokulu saçlarından göğsüne uzandığında, kalbini çarpıttığında, içini ürperttiğinde, ağlamasını durdurduğunda, ona her bağırdığında, kendisini duyduğunu biliyordu. Ölmek umurunda olmamıştı.

* * *

Elvan önce, polis ve Gözde eşliğinde, Suat’ın yanına gitti. Yüzüne okkalı bir tükürük fırlattı. Suat’ın gözüne isabet eden tükürüğün nedeni, bir yıldır Elvan’ı eşek gibi olay peşinde koşturup, işten atmakla tehdit edip, tezini kabul etmemekle korkutup, kızın bütün araştırmalarının altına sanki kendi yapmış gibi imza atmasıydı. Sonra doğru Ekrem Bey’in odasına gitti. Ekrem orada yoktu. Odadan dışarı çıktı. Koridorda, geçenlerde rastladığı kıvırcık saçlı adamın kendine doğru yürüdüğünü gördü. Adamın koyu gözleri kıza dikildi. Ekrem Bey, dedi adam, aceleyle çantasını alıp çıktı. Siz kimsiniz, diye sordu kız. Ben yeni başladım dedi adam. Dördüncü sayfaya yazı yazacağım. Kız adama baktı. Polis kıza baktı. Adam polise baktı. Sonra kız polise bakarken, polis adama baktı. Sonra Elvan durun yeter, diye bağırdı. Her ikisi de kıza baktı. Kız polise döndü. Siz gereğini yaparsınız memur bey, size tacizlerle ilgili bütün evrakları dökümanları verdim, arkadaşım Gözde’de avukatım, sizinle gelecek. Kız sonra adama döndü. Yazma, dedi. Bu şahsiyetsiz dergide hiçbir şey yazma. Adam kızın bu haline gülmeye başladı. Bir şeyler söyledi. Elvan anlamadı. “Kar hente uma sur, kar hente tera gur,” diye tekrar etti adam. Elvan gözlerini açtı “ne dedin sen,” diye çıkıştı adama. Adam usulca tekrarladı, “Urduca, bir kahve içelim mi?”

* * *

Ertesi gün gazetelerde iki haber vardı. Birincisi manşetten verilmişti. Ünlü Ekrem Boyacıoğlu, tacizden yargılanıyor. İkincisi bir üçüncü sayfa haberiydi. Yüzleri yaşlı görünümlü iki çocuk, yanlarında sakallı bir kadınla birlikte surların dibinde uyuşturucu satarken yakalanmışlardı. Polis sorgusu sonucu, 90 yaşındaki uyuşturucu taciri Sağır Sultan lakaplı Ali Abbas Mullaoğlu için torbacılık yaptıklarını itiraf etmişlerdi. Yaşlı adam, aşırı dozda uyuşturucu aldıktan hemen sonra, bir gazeteciyle yaptığı röportaj sırasında ölmüştü.

Müge Koçak Güvenç

Uzun zamandır yazıyor, yazmaya çalışıyor, devam etmeye çalışıyor. Zaman değişiyor, dengeler değişiyor, hayat değişiyor, yazı kalıyor, o hala yazıyor. Deneme, yanılma, oradan, buradan, şuradan. Bir gün - büyüdüğünde - yazı projelerini gerçekleştirmeyi umuyor. Ziyaretçi sayısı parmakların sayısını geçmeyen iki blogu var. Bu kadar yazan, çizen, onca tanınmış, tanınmamış insan arasında kendisine nasıl bir pay düşer bilmiyor, çok da umursamıyor. Ne önemi var ki! Altı üstü hep birlikte eğleniyoruz canım..

Elvan, Faruk ve Üç Bilinmeyenli Yaşamları” için 13 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba, buralarda bir rezervasyonum vardı benim :smile:

    Anlaşmak işteş bir fiil olduğu için “karşılıklı” anlamını içeriyor. “Karşılıklı olarak” gereksiz olmuş.

    “Sıkıcı” kelimesi tırnak içine alınmalıydı, bu haliyle sanki kelimenin sıfatı "sıkıcı"ymış gibi olmuş.

    Bu kısımda ilk ve son cümle arasında kalan cümlelerdeki kip değişikliği kopukluk yaratmış gibi geldi bana.

    Konuşma kısımlarında gözlerim tırnak işareti aradı.

    Hoş bir cümle.

    “Kurtulabilir hayalleriyle” değil de “kurtulma hayalleriyle” yazılsa cümle daha doğru olurdu.

    Öykü karakterlerinin gerçeğe karışması, öykü içinde öykü teması çok sevdiğim bir temadır. Sizinki de yer yer beyin yakan, insanı şaşırtan, bir sonraki paragrafta okuru neyin beklediğinin kestirilmesinin güç olduğu, sürükleyici bir öyküydü.

    Sonlarda, özellikle Ekrem Bey’li paragrafların olduğu kısım biraz hızlı geldi bana. Ama öyküyü uzatmak istememiş olabilirsiniz.

    Bu alanda fazla okuma yapmadığım için emin olamıyorum, ama bu öykü bana "Usta ve Margarita"daki gibi büyülü gerçekçi bir hava hissettirdi. Özellikle Ekrem ve Faruk’un konuştuğu, Ekrem’in “Dördüncü sayfayı kapatıyorum, insanlar üçüncüden beşinciye atlayacak” dediği paragraf çok hoş ve espriliydi.

    Temayı kullanış tarzınız, diliniz, kurgunuz güzeldi. Oldukça emek verildiği belliydi. Elinize sağlık.

  2. Selam Müge,

    Öncelikle bu baş döndürücü ve sürreal bad trip deneyimi için teşekkür ederim. :sweat_smile:

    Bu dördüncü duvarı yıkma olayını ben de bir öykümde işlemiştim ve gerçekten çok eğlenceli bir iş. Sen de bunu iyi kotarmışsın. Karışık ama anlaşılır, sade ama heyecanlı, gerçeküstü ama sonunda ayakları yere basan bir öyküydü. Kendini okuttu, meraklandırdı, farklı şeyler düşünmeye itti, sürükledi.

    Yalnız gözüme takılan bir şey oldu. Bazı cümlelerin ve paragrafların sonları çok çabuk tamamlanıyor. Birkaç alıntı ile bunu açıklayayım;

    Böyle biraz özensiz duruyor olabilir mi? Gözden geçirilebilir belki. :+1:

    Poetikamızın uyuştuğunu söylemiştim, yine benzer şeyleri şeylerden beslenmişiz; bu sayıda ben de uyuşturucu motifini bolca kullandım. Gelecek sayıdaki öykünü sabırsızlıkla bekliyorum. Görüşmek üzere. :blush::pray:

  3. Selamlar, öykünüzü okudum. Çok sevdiğim bir tekniği kullandığınız için yorum yapmadan duramadım. Öncelikle çok beğendiğimi söylemeliyim. Anlatımdaki ince dokunuşlarınız, esprili cümleleriniz ve karakterleri kullanışınızı başarılı buldum. Ancak birkaç itirazım var.

    ‘‘Var olan’’ olmasa da anlam değişmiyor.

    Bu cümleden emin değilim. Öyküde bulunduğu yer itibarıyla önemli bir cümle. Aksiyona geçişe, karakterin maceraya atılışına bizi taşıması gerekiyor. Ancak cümlenin kuruluşundan ya da fiilin çekiminden dolayı bunu tam olarak yapamıyor. Belki üzerinden bir kez daha geçersiniz.

    Bu kısım karakterle ilgili çelişki varmış izlenimini uyandırıyor. Okurun aklına, böyle bir karakterin bir dergide yazmaya nasıl başladığı sorusu takılıyor. Cümlelerin yerinden ve devamında Elvan’ın Faruk hakkındaki cümlelerinden bu kısmın bilinçli bir tercih olarak yazıldığını düşünüyorum. Faruk’u tamamlanmamış bir karakter olarak okura gösterme isteği var sanırım ki gerçekten böyle bir amaç güttüyseniz bir kez daha tebrik ederim.

    Bu kısım, sanırım en büyük itirazım. Okurla bir oyunun içine girmeye, metin içerisinde metin yaratmaya ve OuLiPo’ya göz kırpmaya karar vermişken paragrafları ayırmanızın biraz kaçamak bir tercih olduğunu düşünüyorum. Metin daha karmaşık olacak, okurun işi daha da zorlaşacaktı. Bunları kabul ediyorum ama zaten oyuna karar verilmiş. Bir adım daha atarak okuru biraz daha zorlamak, bu öykünün kaldırabileceği bir karar olurdu. Hatta, öykünün sonlarına doğru ortaya çıkan belirsizlik, sis benzeri hale çok yakışırdı. İşaretler olmadan da öykünün farklı şeyler anlattığını anlamak mümkün. Okurlardan bunları beklemeliyiz. Çünkü buna çabalayan okur, sonunda edebi bir keyfe ulaşıyor. En azından ben okurken keyif aldım. Paragraflar işaretlerle ayrılmasa, belki biraz zorlanırdım ancak alacağım keyif artardı. Bu, belki kişisel bir itiraz. Bu nedenle çok ısrarcı olamayacağım.

    Çocukların şiveleri onlarla ilk karşılaştıkları hallerine kıyasla giderek daha fazla bozuluyor.

    Elvan’ın sıkıntılarla karşılaşması paralelinde Faruk’un hikayesinin büyülü bir hale gelmesi güzel bir detay olmuş. Bununla yetinmeyerek Elvan’ın da tuhaf olaylar yaşamaya başlaması kararınızını da öykü içerisinde rahatlıkla işleyebilmişsiniz. Üç koldan ilerlediğiniz için çok karmaşık hale gelebilecek bir durumun altından kalkmışsınız. Tebrik ederim.

    Sonuç olarak çok beğendiğimi bir kez daha söylemeliyim. Elinize sağlık.

  4. Zaman ayırıp okuduğun ve bu güzel yorumun için çok teşekkürler.

    Ben de yeni şeyler denemeyi seviyorum. Küçük de olsa başarabildiysem ne mutlu bana. Ufak tefek aksaklıklar olsa da sanırım denemelerime devam edip, biraz sınırları zorlamak istiyorum :slight_smile:
    Normalin dışında insan tiplemeleri okumak benim ayrıca keyif aldığım bir unsur. Galiba bu yüzden yaratmaya çalıştığım karakterlere tuhaflıklar katıyor: alınsızlık, böğüren bir genç kız gibi gibi.

    Görüşmek üzere

  5. Merhaba,
    Ben çok beğendim. Bir mühendislik şaheseriydi ama aynı ölçüde de samimi, salaş ve groteskti.
    Aslında bence yazması çok zor olan bir stil denemişsiniz. Ben de bir bilgisayar oyunu karakterini anlatan bir hikaye yazmıştım ve okuyanların ezici çoğunluğu hiçbir şey anlamamıştı. Oysa sizinki tutarlı olmasının yanında son derece de anlaşılırdı.
    Ve çok da eğlenceli.
    Bir noktada yapılan eleştirilere bir eleştiri yapacağım. Genelde alıntı yapılan eleştirilerin odak noktası rasyonel ve gerçekçilik üzerinde yapılıyor. Ama bence öyküler bu kadar da gerçekçi yazılmak zorunda değil. Ben tek eleştiri olarak daha önce de değinilmiş Özge/Gözde değişimini söyleyebilirim ve onu da eğlenerek söylüyorum. Hatta bu saykodelik kurguya iyi gitmiş diye düşünüyorum.
    Son bir noktayı daha belirteyim benim de sevdiğim bir tarzda yazıyorsunuz. Şöyle ki; bir öyküde yazılan her şeyin ya öykünün gidişatı ile ilgili olması ya da karakterin inşası ile ilgili olması beklenir. Siz ise hayatla ilgili okuması keyifli ancak bu iki konseptten uzak anlık şeyler yazıyorsunuz. Ben de bunun taraftarıyım. Bu tarz dokunuşlar öyküyü üç boyutlu kılıyor. Eğer bir tutarlılık ve gerçekçilik arayacaksak bence de bu üç boyutlu gerçekçiliği aramalıyız.
    Hasılı çok severek okuduğum bir öykü olmuş.
    Elinize sağlık…