Öykü

Fersude

7 yaşında tattı, sıcak baskı makinelerinin sesleri arasında, mürekkep kokusunu Celal. Âşık olmuştu mesleğine, ne yaparsa en iyisini yapmayı, doğru cümleler kullanmayı felsefe edinmişti, yazıyı elle dizmek kalıbı elle yapmak, ona ayrı bir haz veriyordu. Hayata, insanlara bilgiyi iletmek için geldiğini düşünüyordu. 20 yaşına geldiğinde, yıllardır yediğinden, içtiğinden, arttırdığı ve babaannesinden kalan ufacık miras ile kendi matbaasını kurdu. İş yeri sahibi olunca, dedesi evlendirdi, düğününü yaptı, evini kurdu, torununa hiç masraf yaptırmadı, birbirlerinden başka kimseleri kalmamıştı. Torununu iş sahibi yapıp evlendirmeyi, kendine görev biliyordu. Birkaç yıl sonra iki çocuk babası oldu Celal, dedesini ise toprağa emanet etti. Adaletle bir takıntısı vardı Celal’in, yıllarca içine attığı, söylemek istediği, konuşamadığı şeyler artık onu rahatsız ediyordu, hasta olmaya başlamıştı.

Tarihin kanlı olduğu yıllarda, babasını 10 yaşında yasa dışı düzenlenen, bir terör örgütü eyleminde, çatışmada kaybetmişti. Babası, bankada güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu, normal başlayan eylem, polisin müdahalesi ile silahlı çatışmaya dönüştü. Milliyetçi ruhu baskın olan babası da silahına davranmış, ölümüne sebep olan kurşun ise eylemcilerden değil, bir acemi polisin tabancasından çıkmıştı. Birkaç yıl sonra, annesi ise çalıştığı özel hastanenin acilinde görevliyken, bir gece ortalık karışmış, kıyamet günü, kargaşa esnasında annesi düşüp kafasını vurunca, ameliyatlar, yoğun bakım, aylar süren tedaviler, sonuç vermemiş. Annesi, bitkisel hayata mahkûm olmuş, hastane de hiçbir bakım masrafını almayınca, Celal de adalet karşısında bir cevap bulamamış ne tazminat ne hüküm ne de iş güvenliği, hastane hepsinden yırtmış. Bir, iki sene sonra rahmetli olmuş annesi, Celal kanlı mürekkeple yazdı asla unutmaması gereken intikamını. Hep direndi, adaletin doğru işlediğinden emin olmak istedi, eylemciler aylar sonra serbest kalmış, polis memuru sürgün edilmişti. Celal’in annesi ve babası hariç, herkes hayatına kaldığı yerden bir şekilde devam ediyordu. Verilen adalet onları Celal’e geri getirmedi, babaannesi ve dedesiyle büyümüş, tüm gücüyle hayata tutunmuştu. Bir ailesi olması onu daha takıntılı bir hale getirdi, ailesini her türlü yanlıştan korumak zorunda hissediyor, eşini evden dışarı adım attırmıyor, çocukları sabah bırakıyor, akşamları da okuldan kendi alıyordu, bu takıntısı Celal’i paranoyaklaştırmış, kaygı ve endişe hissetmesine neden olmuştu. Adaletsizlik ile savaşmaya kafasına koydu. Bir hayal kurmaya başladı, matbaa sahibi olması onu hayaline daha teşvik etti, gazete yayımlayacak haberleri de kendi yazacak, muhabir olacaktı. Adaletin, adaletsizliğin peşine düşecek, mazlumdan yana haklıdan yana olacak, her zaman doğruları yayımlayacaktı. Gerekli olan tüm prosedürü tamamladıktan sonra, önünde hiçbir engel yoktu. Celal ilk baskıyı şöyle anlatıyor;

“İlk basım özeldi, ilk basımdı sonuçta, insanlara iyi hitap etmeli ve okuyucuyu çekmeliydik. Haberler de gerçekçi, dürüst olmalı, köşe yazıları tarafsız olmalıydı. Ana sayfada; Atatürk, fonda ay yıldız ve “Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır.” yazılıydı. Manşet, misyonumuzu anlatan ve gazetenin ismi olan bir başlıktı: “ADALET” sonra yazar Joseph Joubert’in bir sözü “Kuvvetsiz adalet ve adaletsiz kuvvet iki büyük felakettir.” daha sonra haberlere yer vermiştik, ilk tiraj adetimiz beş bindi yerel bir gazete olarak ilk gün maliyet tirajını karşıladık, mutluydum, özgür ve kahramanca hissediyordum”.

Aylar sonra gazete iyi sükse yapmıştı. Celal halkın saygısını kazanmış, eşi ve çocukları bu başarıyı takdir ediyordu. Bir gün çocukların okulundan bir telefon geldi, oğlu bir kavgaya karışmış, Celal koşarak gitti. Okul veryansın; oğlunu dövmüşler, adalet arıyordu. Çocuklar kavga edebilir, anlaşamaz, o yaşlarda bunu herkes yaşayabilir, aslında kendi de bunu iyi biliyor, babasız annesiz büyünce kendini dışarıya ve diğer insanlara karşı koruman gerektiğini düşünür, insan özü o olmasa da acımasız ve gaddarca davranabilirdi. Kendi mahkemesini kendi kurmuşçasına çocukları sorguluyor, öğretmenlere sorular soruyordu. Okulun müdürü, gazete sahibi olan veli karşısında iki büklüm olup, okulun ismi kara çıkmasın diye el pençe: “Celal Bey biz sizi haberdar etmek istedik efendim, büyütülecek bir şey yok çocuklar arasında olur, bir sağlık sorunu da yok, karşı aile de yeni bir önlük hediye edeceklerini söyledi, büyütmeyelim olayı lütfen!” Ama Celal adalet kavramını hastalık boyutuna getirdiğini kendi bile bilmiyor ki, gözleri dönmüş, yüzü kıpkırmızı, dili bir kılıç gibi savruluyor etrafa: “Müdür bey sizin kadar mürekkep yalamış olmasak da adalet benim ince çizgim, oğlumu haksızlığa uğratmam ben, biz ailecek çok çektik adaletsizlikten asla asla bir daha izin veremem!” veryansın devam etmiş bir süre, sonra şeker hastalığın verdiği sinir geçince biraz rahatlamış Celal, barıştırmışlar çocukları.

Yıllar geçti, tirajlar yükseldi, tüm ülke biliyor Celal’in “ADALETİNİ”, her sözünde her demecinde benim adaletim diyor, birkaç haber karıştırıyor ortalığı ama sorun olmuyor, büyüyor gazete, iyi muhabirler, iyi editörler, araştırmacı gazeteciler kadrosu genişliyor, milyonlar artık Celal’in mürekkep kokulu hayallerini biliyordu. Ailesine yapılan adaletsizliğin intikamını aldığını hissediyor ve gururla taşıyordu bu hissi. Gazete ofisinde çalışırken, çekinerek aradı sekreteri:

“Bir Bey sizinle görüşmek istiyor”

Küçümseyici bir ses tonu. “Randevusu yok herhalde”

“Yok Celal Bey, ısrar etti hasta–”

“Neyse al içeri” diye kesti sözünü.

Celal Taner, büyük gazete patronu olmuş geldiği yerleri unutmaya başlamıştı anlaşılan, içeri girdi yaşlı adam, bir elinde baston ve gazete, diğerinde bir cihaz, dedesini kaybettiği yaşlarda aşağı yukarı. Adam gazeteyi koydu masaya, Celal ilk önce gazeteye baktı geçen haftanın sayısı, manşette “Babamın katledilmesinin yıl dönümü.” yazıyor altında, “Katilini hiç görmedim ama umarım ilahî adalete teslim olmuştur.” Celal gazeteyi görünce bir tedirginlik hissetti, bakışları pisleşti, gözleri kısık, dudakları gergin, kırışık bir alınla kafasını kaldırıp, yaşlı adama baktı.

“Kimsin ne istiyorsun?” dedi Celal, ön yargılı bir yaklaşımda bulunduğu belliydi.

Yaşlı adam, bastonun yardımıyla koltuğa oturup, şapkasını çıkardı elindeki cihazı boğazına götürdü, metalik bir ses “Ben… emekli baş komiser… Hakan er” dedi. Celal şaştı kaldı, adama çıkışmıştı ama yaşlı adam hem topaldı hem de kanser konuşamıyor, üzüldü Celal, baş komiser olduğunu duyunca da “Yardıma muhtaç herhalde, yoksa niye gelsin.” diye düşünüp, naif bir hal ve tavırla:

“Buyurun komiserim, nasıl yardımcı olayım size, içecek bir şey ister misiniz?”

“Lüzum yok” dedi “Lüzum olursa söyleriz” ağır başlıydı Hakan komiser, acındırmazdı kendini. Celal boş gözlerle baka kaldı, komiser devam etti, gazeteyi göstererek:

“Babanız rahmetli İhsan Bey, hayatımda bir kere gördüm, boylu poslu, temiz yüzlü bir insandı.” deyince Celal dikkat kesildi, kendisini bile zar zor hatırlıyordu babasını ama doğru tarif etmişti Hakan baş komiser. 35 sene geçmiş kanlı tarihin üstünden, nasıl oldu da çıktı bu adam karşısına diye düşündü Celal. Komiser devam etti lafına cihazdan çıkan metalik sesi ile:

“Ben, İhsan beyi, kör kurşunla vuran… Polisim…”

Celal dondu kaldı. Bir süre sessizlik oldu. Ayağa kalktı, ellerini ovuşturarak dolanmaya başladı, komisere doğru baktı, gözleri doldu, Hakan baş komiser çoktan ağlamaya başlamıştı bile. Derin bir nefes aldı Celal ve yaklaştı komisere, bir hışımla yakasından tuttu, öfke saçıyordu, babasının intikamını hatırladı.

“Sendin… sendin… Allah’ın belası öldüreceğim seni… Adaletten kaçtın… Kaçtın, ama kendin geldin ha, adaletin ayağına… Benim, adaletimle yargılanacaksın…” Ateş püskürüyor Celal, Hakan komiser, bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama cihazı elinde değil, yakası da Celal’in elinde boşuna çabalıyor, çıkmıyordu sesi. Celal’in sakinleşmesi imkânsızdı, babasının katili gözlerinin önündeydi, bu gazetenin var olması, mürekkep kokusuyla başlayan hayallerinin gerçekleşmesinde, hepsinde Hakan komiserin etkisi vardı. Bütün bunları bugün için inşa etmişti Celal, böyle bir karşılaşma beklemese de bir gün babasının katilinin adaleti bulacağından hep emindi. Yakasından ittirdi, koltuğa düştü Hakan, eğildi hemen cihazını aldı dayadı boğazına:

“İzin ver anlatayım her şeyi, dinle beni.” dedi. Celal, çekmecesinden fotoğraf makinesini çıkarıp, Hakan komiserin fotoğrafını çekti. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı “Anlat!” dedi komisere “Anlat, her şeyi anlat ki yarın tam sayfa manşetini yapabileyim.” Dinlemeden, esip gürlüyordu Celal, babasının ölümü hakkında deliller bir polis kurşunu olduğunu söylüyordu ama olayın nasıl gerçekleştiği hakkında bir bilgi yoktu. Hakan başladı sözüne:

“Teröristler… eylem yapacak birkaçını tutuklarız, dağılırlar diye düşünüyorduk ama öyle olmadı. İlk kurşunu onlar sıktı, yanımdaki arkadaşımın göğsüne isabet etti, kan kustu yere yığıldı, birden savaş alanına döndü ortalık, biz de ateş etmeye başladık, o zamana kadar yeterince sivil uzaklaştırılamamıştı. Bir meslektaşım daha vuruldu.” Hakan anlatıyor, Celal’in siniri ise azalmıyordu, bacaklarını durmadan salladı, komiser güç bela devam etti konuşmaya “Babanı gördüm 5 metre var yok aramızda, bankadaki insanları koruyor betondan çiçekliklerin arkasında eğilmiş, sıkıyor da sıkıyor teröristlere. O da beni fark etti şarjörünü değiştirirken, bankayla benim siper aldığım noktanın arasında bir sokak vardı, oradan birkaç eylemci çıktı aniden, daha şarjörü silaha takamamıştı İhsan.” Ayaklandı Celal “Su!” dedi Hakan, Celal dolabı açtı koydu önüne suyu, yavaş yavaş birkaç yudum aldı komiser, gözlerinden yaşlar süzülürken anlatmaya devam etti, “Babana saldıracaklarken iki kişiyi indirdim, doldurdu silahını yanıma doğru gelmek, teşekkür etmek istiyordu belli ki tam o anda biri daha çıktı, bana saldırdı, ellerinde silah falan yok palalarla saldırıyorlar, boğuştuk bacağıma salladı bir tane koptu sandım, silahıma davranmaya çalışıyorum bende, arkadan baban tuttu teröristi ama nafile ayıboğan bir herif boğuşuyoruz.” Celal de birkaç yudum su içti, oturdu masasına, aldı dolma kalemi daldırdı mürekkebe yazmaya başladı, yazdıkça ağlamaya, Hakan anlattıkça hüngür hüngür ağlıyordu. Kâğıda düşen göz yaşları mürekkeple karışmıştı, kâğıdı aldı buruşturdu buruşturdu sıktı tüm gücüyle, fırlatıp attı, Hakan komiser devam ediyordu “Bir an silahımı kavradım, bağırdım: ÇEKİL! ÇEKİL! Her şey çok kısa bir zamanda oldu, ateşledim silahı teröristten çıkıp, İhsan’ın kalbine geldi… Ambulans yolda, takviye ekip yolda zaten ama bir anons daha geçtim, sivil dedim sivil vuruldu…” Hakan’ın konuşacak gücü kalmamıştı derin nefes almaya çalıştı, tekrar içti suyundan, Celal yazmaya çalıştığı başka bir kâğıdı da buruşturup attı “Katil!” dedi tüm sesiyle, Hakan topladı gücünü, dayadı boğazına cihazını “Ben suçluydum, kendi canımın derdinden çabuk karar vermiştim, hastaneyle gazeteciler anlaşınca da polis memuru bir sivili vurdu diye haber yapıldı, teşkilat tahin etti beni ismim gizli tutuldu. Kahırdan öldüm ne bir aile kurabildim ne geri dönebildim, bacağım bana her gün o anı hatırlattı, susmaktan konuşamaz hale geldim, içten içe kurudum, gazetede görünce dedim git ailesinden helallik iste, af dile en azından ölmeden huzurlu olayım diye düşündüm–” Celal lafını kesti, ciğerlerinden çıkan tüm nefesle bağırıyordu:

“Onu kurtarmaya çalışman katil olduğun gerçeğini değiştirmez, inanmıyorum sana, ilahî adalet sana neler yapmış, şu haline bak ölmüşsün sen yaşayan bir ölüden farkın kalmamış… Benim adaletimi de göreceksin!” inanmıyor belki de inanmak istemiyordu komiserin laflarına. Adalet takıntısı hastalık boyutunu çoktan geçmişti, kendisine ve ailesine yapılan her davranışı haksız buluyordu çünkü adalet terazisinin onda doğru tarttığını saplantı haline getirmişti ama söyleyecekleri bitmemişti komiserin:

“Günyüzü görmedim, yüreğim kavruldu, eskidim, yıprandım, babasız büyümene neden oldum, affet beni İhsan’ın oğlu, hakkını helal et” Celal deliye döndü, dağıttı yıktı geçti odayı, Hakan’a vurdu vuracak zor tutuyor kendini, “Helal etmiyorum, helal etmiyorum!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu, komiser de konuşmaya devam etti:

“Yazılarını okudum, mürekkeple kalemi öyle bir buluşturmuşsun ki gazetecilik anlayışını değiştirdin diye konuşuyor insanlar, baban seninle gurur duyardı, şimdi senin vicdanına adaletine sığınıyorum.” Celal daha fazla dinlemedi, tuttu yakasından açtı odanın kapısını “Defol git katil hiçbir şeyi affetmiyorum geber!” dedi ve yaşlı baş komiser Hakan’ı fırlattı, yaşlı adamcağız yere düştü, bastonu içerde kalmıştı, Celal içerden bastonu da fırlattı ve kapısını GÜM! diye kapattı. Hakan zar zor ayağa kalktı, bastonu eline aldı ve ağır adımlarla çıktı.

Ertesi gün Celal gazeteyi yayımladı, tüm ülkede olay konuşulmaya başlandı, 35 yıllık tarih gün yüzüne çıkmıştı. “Babamın katili ofisimde beni ziyaret ederek af diledi.” yazdı, altında “Emekli baş komiser Hakan Er.” yazıyordu. Anlattıklarını çarptırarak sahte bir hikâye ile aktarmıştı Celal ne eşine ne de çocuklarına gerçeği asla söylemedi. Komiser Hakan mimlenmişti, konu komşu, tanıyanlar hor görmeye, itip kakmaya başlamış, ev sahibi taşınması için müddet vermişti. Bir vatan haini olarak görüldü yüce Türk adaletini aldatan bir sahtekâr olarak anıldı, gazete binasına hediyeler, çiçekler yüksek mevkilerin ziyaretleri gerçekleşiyordu. Celal bir kez daha gurur duyuyordu, iyi ki yapmışım iyi ki 7 yaşında tanışmışım baskı makineleri ve mürekkebin kokusuyla diye düşünüyordu. Birkaç hafta sonra ev sahibi evi boşaltmak için geldiğinde, Hakan komiseri ölü halde buldu. Dayanamamıştı Hakan komiser ne bu vebal ile yaşamaya ne de insanların ona olan yaklaşımına… İntihar etmişti beylik tabancasıyla, şakağından vurmuştu kendini. Celal bunu duyunca göğsünde büyük bir baskı hissetti, nefesi daraldı, boğuluyor gibi hissediyor duvarlar üstüne geliyordu, çıkıp sokağa attı kendini, sığamıyordu hiçbir yere. Gökyüzüne baktı, babasına bakar gibi adalet takıntısı onu mahvetmişti, mürekkep kokusuyla başlayan bir hayal, sonunu getiriyordu, pişmanlık hissetti ve düşündü, adalet mi sağlamıştı yoksa adaletsizlik mi…

Ege Cem Dikbaş