Öykü

Kaplumbağa Kelimeler

Bir hayatı bir öyküye sığdırmak aslında hiç de öyle sanıldığı kadar güç bir iş değildir. Gereken tek şey, biraz nefes, bütünden ödünç alınmış bir parça zaman ve kaplumbağa kelimelerdir; büyümek, yaşlanmak, ölmek, ağlamak, sevmek gibi… Kendi öykülerini sırtlarında taşıyan ve her öykünün de bir noktada sırtında taşımak zorunda olduğu bu kelimelerle, bir nefesin bir parça zamanda anlatamayacağı öykü yoktur.

Size anlatacağım öykü de şüphesiz, diğerlerinden farklı olmayacak.

Benim hayatımın başlangıç noktası, doğmak değildi, her şeyden önce. Çünkü insan bitirmeye, ancak başladığını bildiğinde başlar. İşte bu yüzden, size yaşamımın kendimle karşılaştığım ilk gününden bahsedeceğim. Ben, kendimi bir aynada, bir çocukluk hatırasında, sevilen birinin kollarında veya başka herhangi bir şeyin detayında bulmadım. O, karşıma ilk kez bir sonbahar günü, ufak tozlu bir dükkanın kitap kokan loşluğu içinde çıktı.

Tuhaftır, bu dükkanın sahibi hakkında bilinen en önemli ve belki de yegâne bilgi, dükkanıydı. Ben henüz on iki yaşında, yeni yetmeliğin bütün cilvesini ve sancısını omuzlarında taşıyan bir kız çocuğu, ayağının ucuyla da bir kadın olarak Gili’nin dükkanını ömrümde ilk ve son kez ziyaret ettiğimde, bundan başka yalnızca ismini biliyordum. Bizimki gibi küçük kasabalarda, insanların gerçek sırları olmaz. Bir insan hakkında söylenenler, ya gerçekten doğrudur, ya da o kadar çok söylenmiştir ki doğru olmuştur. Gili için bunlardan hangisinin daha geçerli olduğundan bugün bile emin değilim. Zerre kadar umurunda olmadığındansa şüphem yok.

Dükkan, kasabanın ana meydanında, hatır kalmasın diye çarşı sayılabilecek bir sokakta, diğer bütün dükkanların; aktarların, giysi tezgahlarının, manavların ve daha bir yığın ıvır zıvırın yanında, sıranın en sonunda bulunuyordu. Kimse kimseyi Gili’nin dükkanına girerken görmemişti veya kasabada kimse kimseden birbirleri hakkında bu söylentiyi çıkaracak kadar çok nefret etmiyordu. Sanki orada yalnızca Gili’nin bütün varlığının tek ana kaynağı olduğu için durmasına izin verilmiş, diğerlerinden öylesine bariz ayrıksılığı üzerine hiç konuşulmazsa azalıp yok olacakmış gibi göz ardı edilmişti. Dükkanın ismi Daktilo’ydu, sadece okunan ve anımsanan bir isimdi bu, kimse tarafından kullanılmazdı. Gili’nin dükkanı Gili’nin dükkanıydı, hepsi bu. Tahta bir kapısı, kapının üstünde minik çubukların renkli iplerden sarktığı küçük bir zili vardı. Kapının hiçbir yerinde buranın ne denli sıra dışı olduğuna dair bir şey yazmıyordu, kimse üstüne herhangi bir uğursuzluk işareti çizmemiş, hatta önüne işememişti bile. Yine de, bazı lekelerin dile getirilmese bile var olabildiğini, benim yaşımdaki çocuklar bile bilirdi.

Dükkanın kapısı önünden belki de yüz kez, bin kez geçmiştim. Çarşıya annemle inmişsem, elimi kavrayan uzun parmaklı yumuşak el tutuşunu sıkılaştırır, eğer aramızda bir konuşma geçiyorsa hiç teklemeden sürer, yalnızca bakışlarımız daima ve itinayla başka bir yere, mesela bir uçurtma tezgahına dikilirdi. Eğer babamlaysam, yürüyüşümüze nedenini asla sormayacağım çünkü kesinlikle bildiğim, kelimeleri seçilmeyen bir homurdanma eşlik eder, adımlarımız sıklaşırdı. Ve eğer yalnızsam, ancak o zaman dururdum. Durur ve uzun uzun kapıya, zile, asla aralık görmediğim içe kapanıklığına bakardım. Hiç görmediğim Gili’yi dükkanında oturmuş tarçın kokan tuhaf bir çayı yudumlarken, kocaman bir daktilonun başında büyülü cadı kitapları yazarken, uzun kirli tırnaklı elleriyle kendisine tamamen kâğıtlardan oluşma sihirli bir yemek hazırlarken hayal ederdim. Sivri bir çene, küçük gözler, çökmüş avurtlarla gözümde canlanan yüzün dudakları açılır, ağza ardı ardına kâğıtlar girer, dişler kımıldar, kâğıtlara yazılı onlarca, yüzlerce farklı kelimeyi, öyküyü öğütürdü. Sonra hayalimdeki Gili yerinden kalkar ve yeniden daktilosunun başına geçerdi, daktilo tıkırdamaya başlardı yeniden, ta ki harfleri arasında sonsuz sayıda karakterin dolandığı sonsuz sayıda öykü bir kez daha vücut buluncaya dek.

İnsanların Gili gibi birinin dükkanına gitmek için çok farklı sebepleri olurdu kuşkusuz. Aşıkları, gelecekleri, aileleri veya geçmişleri hakkında bilgi isterlerdi, öykü isterlerdi, en çok da bunu bir kez olsun yapmış olmak isterlerdi. Ben, dükkana katıksız, saf bir merakla girdim. Sonrasında bunun üzerine epeyce düşünmeme karşın, beni oraya sürükleyen meraktan başka hiçbir şey bulamıyorum. İnananlar için, belki bir de kaderi sayabilirim ama öyle olsa bile, ne fark eder ki?

Dediğim gibi, bir sonbahar günüydü. Yağmur yağmıyordu ve yağdığı anda yağdığı için şikayet edecek herkes bir haftadır onu bekliyordu. Gökyüzünün yüzü asık, hava nemli ve bunaltıcıydı. Öğleni bir iki saat geçmişti, okuldaki son dersimden çıkalı henüz yirmi dakika oluyordu. Eve çok geç kalmamak ve aldığım karardan ötürü cesaretimi yitirmemek için ana meydana dek adımlarımdan, önümdeki yoldan başka hiçbir şey düşünmeksizin koşmuştum. Oysa kapıya, Gili’nin kapısına yavaş, temkinli adımlarla yaklaştım. Bin kez hayal ettiğim gibi elimi kaldırdım, küçük elimdeki kısa tırnaklardan birinin kenarına bulaşmış çamuru gördüm, okul gömleğimin yenini gördüm, annemin geçen doğum günümde hediye ettiği saati… Kolumun ucunda bambaşka birine aitmiş gibi izlediğim elim kapıyı itti, küçük zil şıngırdadı. Onun sesini ilk kez duyuyordum ama her yaz peşinden koştuğum dondurma arabasının zili kadar tanıdıktı, her gece uyuyup düşlerimde uyanmak kadar tanıdık. Adımımı içeri attığımda, artık içimde rahatlamadan başka hiçbir şey yoktu. Korkmuyordum, kaygılanmıyordum, merak bile etmiyordum. Ulaşmak istediğim bir yere ulaşmıştım ve zaferin tatlı huzuru bütün bedenimi kuşatıyordu. Buradaydım, burada olmam gerekiyordu ve biliyordum ki, buradan çıkarken demin içeri giren o uzun saçlı, koşmaktan ter içinde, elbiseleri tozlanmış kız olmayacaktım.

İçerisi hiç de bir cadının evine, iksir mağazasına, karanlık büyülerini yapıp kötü kötü güldüğü bir yere benzemiyordu. Aslında, içerisi o zamana kadar tanımlamayı öğrendiğim başka hiçbir yere de benzemiyordu. Dükkanın bütün duvarları, tavanı, hatta zemini göz alabildiğine sayfalarla kaplıydı. Kimisi kitap sayfalarıydı bunların, kimisi elle yazılmış kâğıtlardı, kimisi ise farklı yerlerden, dergilerden, gazetelerden kesilmiş parçalar. kâğıtlar dışında görebildiğim tek şey, köşede bir başına durmuş hükümranlığını seyreden büyük daktilo ve elbette, daktilonun önünde yere çömelmiş beni gözleyen Gili’ydi. Gördüğüm kadının Gili olduğundan asla kuşku duymadım. Birincisi, başka hiçbir kadın Gili’nin dükkanına girip orada böyle oturmaya cesaret edemezdi. Ve ikincisi zaten başka hiçbir kadın, bildiğim kadarıyla, böyle görünmezdi.

Gili’nin üzerinde bol bir elbise vardı. Büyük bir topuz halinde toplanmış sarı saçlarının her yanından kalemler sarkıyordu. Boynunda küçük mürekkep hokkalarının dizili olduğu kocaman bir kolye, bileklerinde ve bacaklarının dizden aşağı kısımlarında ise iplere dizilip birbirlerine dolanmış rengarenk boncuklar vardı.

“Sonunda geldin, Donna.” diye selamladı beni, sesi ne ince ne kalındı, güzel ya da çirkin değildi. Ama kendine has, inkar edilemeyecek bir ritmi, bir ezgisi vardı. “Ben de seni bekliyordum. Hazır olmanı, daha doğrusu.”

“Hazır olmamı mı?” Kendimi engelleyemeden sordum. Ondan çekinmem gerektiğinin, içinde bulunduğum ortamın tuhaflığının farkındaydım ama elimde değildi, zihnimi kaplayan o rahatlık duygusundan sıyrılamıyordum. Kendimi bildim bileli, annem dışında kimsenin karşısında bu denli serbest, bu denli çıplak duyumsamamıştım. Ama ilk kez gördüğüm, dükkanı hakkında onca garip şey işittiğim bu kadını beni doğurmuş olan insanla kıyaslayabilmem de başlı başına garip değil miydi?

“Kapıyı açmaya, tatlım.” Gili güldü. Tanıdığım kadınlar ya dudaklarının ucuyla, cilveyle veya vakurla gülümser, ya şaşaalı, tumturaklı kahkahalar atar, ya da ellerinin arkasına gizledikleri yüzlerinde kolayca okunabilen bir bastırılmışlıkla kıkırdardı. Gili ise sadece gülüyordu. Ve ben, bu gülüşe sebebini anlayamadığım bir yakınlık duyuyordum. Sonraları, Gili’nin gülüşünün bir kadınınkinden çok bir çocuğunkine benzediğini fark ettim, belki de onu ilk işittiğimde de bu yüzden öyle bir samimiyet hissetmiştim. “Biliyor musun, aslında bu konuda gerçekten şanslısın. Çoğu insan onları çocukluklarından başka yollara götürecek sihirli kapıları somut olarak açmazlar. Oysa sen, onun zilini bile işittin, öyle değil mi?” Gili yeniden güldü, yüzümdeki ifadeyi şöyle bir göz ucuyla süzüp başını salladı. “Tamam tamam, garip konuşmayı keseceğim, buraya gel hadi. Gel de yanıma otur. Yalnız bir şey daha söylememe izin ver tatlım, bir tür tanıştırma merasimi gibi de düşünebilirsin bunu, işte şimdi ayakları dibinde oturduğun yaşlı daktilo hakkında… Neredeyse bütün kutsal metinler her şeyin sözle başladığını söyler. Ve bazı eski insanların tanrıları söz olmuştur, biliyor musun, söz ve kelimeler. Şu gördüğün daktilo da sadık bir köpek gibi sözün çeşitli dillerdeki küçücük parçalarını yiyip yutan, ona hizmet eden, oysa pek çok şeyin de efendisi olan bir köledir. Anlamıyorsun, elbette, zaten boş ver bunları. Anlamana daha çok var. Şimdi, buraya yapmak için geldiğin şeyi yapmalıyız, değil mi?” Gili yerinden hiç kalkmadan, uzanıp çevresindeki kâğıtlardan birkaç tanesini seçti, onları bir deste haline getirip gözlerime baktı. Gözleri yeşildi, delici bakışları yırtıcı ve kızgın olmaktan, kötü olmaktan çok öteydi. Sandığım kadar yaşlı değildi Gili, çirkin de değildi. Aksine daha önce rastlamadığım değişik, kendine özgü bir güzelliği vardı, insanı hemencecik etkisi altına alan, basitçe tarif edilemeyecek bir güzellik. Ne olursa olsun, karşısında oturup da benim gibi gözlerinin içine bakan herkes, Gili’deki gücün yoğunluğunu hissedebilirdi. Hafifçe ürperdim, gözlerimi yere indirip Gili’nin ellerine baktım. Tırnakları ne uzundu, ne de kirli. Ellerinin orta parmaklarında büyük, yuvarlak taşlı yüzükler vardı, taşların üstünde anlam veremediğim birkaç harf yazıyordu. Onları aklımda tutmaya çalışmadım, aslında anlamak istemedim de. Gili’nin güzel ellerinde güzelce sıraya dizilmiş, aynı boyda, düzgün bir kart yığını gibi üst üste duran kâğıtlar dikkatimi çok daha fazla çekiyordu.

“Senin için bir seri hazırladım.” dedi Gili, bakışlarımı ilgiyle takip ederek. “Elimde tam otuz beş farklı kitaptan sayfalar var. Sen yalnızca yedi tane çekeceksin. Ve ben de falına bakacağım. Sonra sen bu dükkandan gideceksin, bir daha asla dönmeyeceksin. Bu dükkana da, bu kasabaya da. Çocukluğuna da, Donna. Vedalaşmaya fırsatımız da olmayacak. O yüzden, söylemek isterim ki, senin gibi cesur kızları her zaman takdir etmişimdir. Ve bir de… Senin için hep iyi şeyler dileyeceğim. Yaşadığım süre boyunca. Şimdi, gözlerini sımsıkı kapat. Ve sana benim hakkımda, dükkanım hakkında, kitap falı hakkında söyledikleri her şeyi unut. Yapabiliyorsan, günün bütün kaosunu, aklındaki bütün düşünceleri, bütün önyargıları unut. Ve yedi tane kâğıt seç. Ben falına bakarken, yalnızca bir soru hakkın olacak. Bunun dışında sözümü kesme. Son olarak, seçtiğin kartlarda yazanları benimle birlikte okuyacaksın, endişen olmasın. Hazır olduğunda başlayabilirsin.”

Gözlerimi kapattım, aklımdaki onlarca düşünceyi, soruyu bir kenara itmeye, zihnimi gerçekten boşaltmaya çalıştım. Fakat ben çabaladıkça aklım daha da karışıyor, fikirler, anılar, duygular birbiri ardına üstüme üşüşüyordu. Sonra, Gili’nin sözlerini düşündüm. Ve daktiloyu. Gili bana kendisini tanıtmamıştı, daktiloyu öyle garip kelimelerle tanıtırken kendi ismini bile söylememişti. Birazdan seçeceğim yedi kâğıdın bu kocaman eski makinede basılışını, Gili’nin ellerinin kâğıtları düzeltip alışını düşledim. Ve aniden, kapıdaki zilinin bir daktilonunkini ne denli andırdığını fark ettim.

Elimi uzattım, aramama gerek kalmadan kâğıtlara dokundum. Tereddüt etmeden, içimdeki yabancı hislere aldırmadan, küçük hileler falan tasarlamadan yedi kâğıt seçtim. Gözlerimi açtığımda, Gili’nin elindeki diğer kâğıtlar çoktan ortadan kaybolmuştu.

“Başlıyoruz.” diye adeta çınladı Gili, gözleri ışıl ışıldı. İlk kâğıdı kaldırıp diğer yüzünü çevirdi, kâğıtta yazanları okuyabilmek için eğildim.

En çok sevdiği kitaplar peri masalı ve şiir kitaplarıymış. Bazan kendini denizin altında balık iskeletleri arasında yürür görürmüş. Bazan da bir koçun, toprağın altına sürüklediğini sanırmış. Tehlikeyi seven bir kız. Ata biniyor ve yüksek engellerden atlıyabiliyor.(1)

Kelimeler gözlerimin önünden akıp giderken, sırtımdaki tüylerin diken diken olduğunu duyumsadım. Çiftliğimizi, ata binmeyi öğrendiğim ilk çocukluğumu, kitaplarımı düşündüm. Zaten Gili’nin dükkanına yıllardır böylesine çekilmemin ilk nedeni olan kitapları.

“Sen artık pek kimsede olmayan, gerçek hayal gücüne sahipsin, Donna. Sık sık evinizin tavan arasına çıkar ve kafandaki onlarca farklı dünyada akıp giden onlarca farklı yaşamı düşlersin. Kendini bildin bileli olaylar ve insanlar üzerine öyküler kurma gibi bir huyun var. Bazen kasaba meydanında bir köşeye oturur ve önünden geçen insanlar hakkında düşünerek, hikayeler uydurarak, tahminler yürüterek oyun oynarsın. Bir keresinde önünden geçen bir çocuğu hayalindeki beyaz atlar ülkesinin prensi sandın ama o seni ağlattı… İnsanlarda dikkat ettiğin ilk yer elleri…”

Gili devam ettikçe yargılamayı bırakıyor, yalnızca dinlemeye başlıyordum. kâğıtta yazan o küçücük kelimeler Gili’nin dudaklarında kendi başlarına bir gerçekliğe, bir hayata kavuşuyordu ve ben… Ben de onun ellerinde yeniden yoğruluyor, var oluyordum. Ondan kuşku duymuyordum çünkü ben bile beni Gili’nin anlattığı kadar derinden bilmemiştim. Kendimi onun gördüğü keskinlikle görememiştim. Onun kelimeleri şüphesiz gerçekti, saf, arınmış, yalansız ve dolaysız gerçek.

İkinci kâğıdı açtığında, Gili hafifçe iç çekti.

Hiç kimse rüyasından bir şey alıp getirememiştir. Rüyanın çıkışında görünmez bir gümrük vardır, orada her şeye el konulur. O şeyin durduğu bu ince sınırı ilk olarak çocukluğumda fark etmiştim. Ona “şey” diyordum çünkü bir isim koyamıyordum. O şey beni rüya çıkışında baştan aşağı arıyordu ve ancak yanıma hiçbir şey almadığıma emin olduğunda uyanmama izin veriyordu.(2)

Kalbim sıkışarak gözlerimi kâğıttan kaldırdım, Gili’nin gülüşü kaybolmuştu. Bana beni bekleyen ergenlik yıllarımı anlattı, düş ve gerçek, öykü ve kurgulanmamış olan arasında gidiş gelişlerimi, fırtınalarımı, şarkılarımı, var oluş ağıtlarımı… Üçüncü kâğıdı açarken, ikimiz de kendimizi kaptırmış, sanki dükkanın çok uzağında veya tam olarak yüreğinde, öte bir başka düzleme geçiş yapmıştık. Artık hissettiğim tek şey Gili’nin sözleriydi, sanki kendi nefesimle değil de onunkiyle yaşıyordum.

Onun hakkında her şeyi öğrenmek istiyordum. Ne tür müzikten hoşlanırdı? Hangi peynir çeşidini severdi? Hangi çiçekleri? Çocukken itfaiyeci ya da böcekbilimci olmak istemiş miydi? Batı televizyonu mu izliyordu? Sosyalizmin zaferine inanıyor muydu? Geceleri pijama giyiyor muydu? Kansını hâlâ dudaklarından mı öpüyordu? Benim gibi kızlan seviyor muydu? Beni seviyor muydu?(3)

Üçüncü kâğıt aşk hakkındaydı. Gili ilk gerçek aşkımın evli bir adamın gözlerinde doğacağını anlattı. Güzel gözlü, güzel elleri olan, güzel bir adam. Hayatımdan onlarcası gelip geçecekti ama ben ilk aşkın büyüsünden hiçbir zaman tümüyle sıyrılamayacaktım. Ve sonunda birlikte olacaktık, bu ne kadar zor olacak olsa da.

Kendime geldiğimde tan yeri ağarmak üzereydi. Sanki bir rüya âlemindeydim. Dizim fena halde ağnyordu ve ye­rimden kımıldayamıyordum. O zaman atı, yere yıkılışımı ve üzerime basıp geçen ayakları hatırladım.(4)

Gili dördüncü kâğıtta bana hayatımın karanlık uçurumlarından bahsetti. Bir attan düşüp dizimden kalıcı şekilde sakatlanacağımı, uzun süre depresyona gireceğimi, bir çocuğumun olmayacağını anlattı. Bunun, hayatımın dönüm noktalarından biri olduğunu eklerken sesi gerçekten de hüzünlü geliyordu.

Bana olan sevgisini, yavrularını bazen seven, bazen de mide¬sine indiriveren bir kedinin sevgisinden farklı kılan şey neydi? Bazen bana karşı sertliğinin, beni yeyip yok etmesinden bile daha fazla incittiğini düşünürdüm! Beni gerçekten seviyorduysa ve benim mutluluğumu kendisininkinden üstün tutuyorduysa, öyleyse onun istekleri ve arzuları niçin her zaman benim mutluluğumla çelişiyordu? Her gün kollarımla bacaklarımı zincirle bağlayıp, onları bir de boynuma dolarken, beni sevebilmesi hakikaten mümkün müydü?(5)

İlk aşkımdan ayrılıyordum, yaşadığım şehirden de. Gili sonraki hayatımda hiçbir zaman tam olarak bir yere yerleşemeyeceğimi, oradan oraya göç edip durduğumu, bir süre sonra ise bundan zevk aldığımı fark edeceğimi anlattı. Yazmaya da böyle başlayacaktım, en sonunda, içten içe bu an uğruna yaşanmış koca bir ömrün ardından. Nihayet öykülerime uzanabilecektim ve onlar parmak uçlarımdan dökülürken kendimi yeniden bulacaktım, yollarda, üstümden aşıp geçen yıllarda, sözlerde.

Günler akıp gidiyordu. Kuzeyden soğuk bir ışık patladı ve uzun koridorda yayıldı. Işık değildi de sanki halıyı kesip karelere bölen bir sürü iğneydi, insanlar gölgeler gibi duvarlara yapışıyorlardı.(6)

Anne babamı birer yıl arayla kaybedecektim. Bu sırada ilk öykülerim yayımlanacak ve hatırı sayılır ölçüde ilgi görecekti. Ve ben yeniden, tıpkı hayatımın ilk yıllarında olduğu gibi, düşler dünyasıyla gerçek dünya arasındaki muğlak sınırı kaybetmeye başlayacaktım. Beni gerçekliğe bağlayan, kurguladığım bağlar zayıflayacaktı, yeniden herkes ve her şey hakkında öyküler uydurmaya dönecektim. Mesleğimi erken bırakacak, tüm zamanımı yazarlığa ayıracaktım. Ve bu alanda kesin, büyük adımlarla yükselecektim. Ardımda kendimden çok şey bırakarak.

Bütün bu gürültü patırtıdan sonra, geri gelen sessizlikte kafamda uçuşan kelebekleri dinleyebiliyorum. Fazlasıyla dikkat, hatta kendinden geçme gerekiyor; çünkü kanat çırpmaları neredeyse duyulamayacak kadar hafif. Biraz güçlü bir solunum, seslerini bastırmaya yetiyor. Zaten şaşırtıcı olan da bu. İşitme yeteneğimde bir ilerleme olmadığı halde onları gün geçtikçe daha iyi duyabiliyorum. Kelebek kulaklarına sahip olmalıyım.(7)

Sonunda, bütünlüğümü yeniden sağlayabildiğimde, ancak o zaman iyileşmeye başlayacaktım. Ve hayatımın zirvesi, ömrümün de zirvesi olacaktı, güçlükle tırmandığım bu kocaman tepe bana ilk kez Gili’nin dükkanında hissettiğim zafer duygusunu hissettirecekti. O zaman, ancak o zaman, kendim de bir öyküye dönüşebilecektim. Öykülerim dilden dile yayılacak, apayrı dünyalar peydah edecek, sınırsızca insanların kalplerinde, ellerinde, bakışlarında göçecekti. Ve nihayet, düşün kimi zaman gerçek, gerçeğinse kimi zaman düş olabildiğini anlayacaktım. Kaplumbağa kelimelerimi bulacak ve sırtlarındaki bütün yükü kabullenecektim. Kendimi tanımlayabilecektim onlarla, iç rahatlığıyla doğdum, büyüdüm, yaşadım, sevdim, yazdım diyebilecektim.

Gili bana daha pek çok şey anlattı. Bunların bir kısmını dükkandan çıkar çıkmaz net şekilde hatırlamaz oldum. Bir kısmının ise bu anlatıda bir yeri olması gerektiğini düşünmüyorum. Fakat sonunda, Gili sözlerini böyle tamamladı ve elimi tuttu. “Sözlerin özü bu, kızım.” dedi bana, eli şefkatliydi, sıcacıktı, merhametliydi. “Şimdi kavrayamayacağın kadar çok olduğunu biliyorum, aslında kısacık sürdü, yedi sayfa kadar. Dükkandan çıktığında çoğunu hatırlamayacaksın bile, aklında bir düş gibi kalacak, sonra da yavaş yavaş silinecek. Gerçekliğini ve önemini yitirecek. Ta ki sen onları tekrar bulana ve yazana kadar, sana söylediklerim önündeki yola, zamana dağılıp onunla bir olacak. Sormak istediğin bir soru var mı, Donna?”

O an ağzımı nasıl açtığımı, ne soracağıma nasıl karar verdiğimi veya karar verip vermediğimi gerçekten bilmiyorum. Ama konuştuğumda sesim sakin ve kendinden emindi. “Daktilo, Gili, büyülü mü? Bir gün benim olabilir mi?”

Soracak onca şey varken neden böyle saçma bir şeyi sormuştum? Aklım mı karışmıştı, anlatılanlardan korkmuş da yine düşsel bir öyküye mi sığınmıştım? Onunla dalga mı geçiyordum?

Hayır, yalnızca henüz bir çocuktum ve beni Gili’nin dükkanına getiren o aynı duygu, merak, bir de kitap tutkusu içimi yeniden ele geçirmişti. Yine de, belirtmeliyim ki, sorduğum o sorudan asla pişman olmadım.

“Hayır.” diye yanıtladı Gili. “Büyülü değil. Herhangi bir daktilo yalnızca. Ama biz de herhangi birileri değil miyiz zaten? Herhangi bir şeyleri yaşamıyor muyuz?”

Bunun üstüne kalktım, sanki bir ipim varmış da biri onu aniden çekmiş gibi hızla kapıya yöneldim, aceleyle çıkıp eve doğru koşmaya başladım. Daha fazla duymak istememiştim, gerçekten, bana gerekeni almıştım ve artık orada kalmam doğru değildi.

Eve vardığımda, gidip ellerimi yıkadım ve tavan arasına çıkıp Gili hakkında onlarca öykü kurgulamadan önce, anneme bezelye ayıklamasında yardım ettim, sanki dünyanın en sıradan gününü geçirmişim gibi.

Gili’ye daktilo hakkında soru sorduğumda verdiği cevabın yalnızca ilk sorum için geçerli olduğunu, onun dükkanından kaçarcasına çıktığım günden tam kırk beş yıl sonra, yine bir sonbahar gününde anladım. Bir Salı sabahı, evimin kapısı çalındı ve iki kurye güçlükle taşıdıkları kocaman bir paketi dairemin eşiğine bıraktılar. Bir imza attım, teşekkür ettim, paketi yerinden çok da oynatamadan, zorlukla kapıyı örtüp merakla ambalaj kâğıtlarını sökmeye giriştim.

Daktilonun üzerinde küçücük beyaz bir kâğıttan başka hiç not yoktu. kâğıda incecik siyah mürekkeple, üç kelime yazılmıştı. İmzasız, girişsiz, başka herkes için oldukça anlamsız, kendilerini bir nefeste ve bir parça zamanda bir öyküye dönüştürebilen üç kelime.

“Artık senin olabilir.”


Notlar

1. Andre Maurois, İklimler, Çev. Nazife Müren, Altın Kitaplar

2. Georgi Gospodinov, Doğal Roman, Çev. Hasine Şen Karadeniz, Metis Yayınları

3. Grit Poppe, Mila’nın Düşleri, Çev. Ogün Duman, Doğan Kitap

4. Georgios Vizyinos, Moskof Selim, Çev. Osman Bleda, belge yayınları

5. Neval El-Saddavi , Kahire Saçlarımı Geri Ver, Çev. Osman Akınhay, Everest Yayınevi

6. Aharon Appelfeld, Badenheim 1939, Çev. Nazmi Agil, Yapı Kredi Yayınları

Melisa Yılmaz

Kaplumbağa Kelimeler” için 2 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Melisa,

    Sanırım @OykuSeckisi 'ne gönderdiğin ilk öyküyü okudum, değil mi? Eğer öyleyse aramıza hoşgeldin. Her zaman yeni kalemler yeni yazarların aramıza katılmasından çok mutlu olmuşumdur. Burası bir tür yazar atölyesi gibidir. Bu yüzden düşüncelerini esirgemeden paylaşan dostlar edindiğin ve senin düşüncelerini merak eden bir dost olarak görüldüğünü kendi adım için söyleyebilirim.

    Hikayi çok begendiğimi söylemem gerekiyor. Güzel ve zarif, akıcı ve kendi içinde tutarlı, olan ile olağandışının güzel bir harmanı gibiydi. Yazmak konusunda deneyimin olduğunu görüyorum. Kelimelerin ve cümlelerin sakin ama güçlüydü.

    Öykünün girişinde; nefes-zaman-kaplumbağ kelimeler üçlemesi üzerinde durmuşsun. Özellikle böyle bir başlangıçtan sorna bu üç temelin yazım döngüsünde referanslar verilerek hikayede kullanılacağını düşünmüştüm yani bir amaçla verildiğini düşündüm. Bunlar arasında sadece “Kamplumbağ Kelimelerin” hikayeye katkısını/yönlendirmesini net olarak gördüğümü belirtmek isterim.

    Bu yüzden zaman ve nefes içinde hikayede belirgin bir temellendirme aradım. Belki biraz üstü kapalıydı, ben fark edemedim.

    Ne olursa olsun zarif bir hikayeydi.

    Eline ve düş gücüne sağlık.
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Melebriz dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Evet seçkiye gönderdiğim ilk öyküydü, güzel hoş geldin dileklerin için teşekkür ederim, ben de burada olmaktan son derece mutluyum.
    Güzel yorumların günümü güzelleştirdi, beğenmene çok sevindim. Kelimeler konusunda haklısın, temel olarak kaplumbağa kelimeler üzerinden bir yönlendirme vardı ama aslında nefes ve zaman da her yerdeydi diyebilirim, küçük küçük pek çok ayrıntının içinde belli belirsiz hep vardı, en azından yazarken. Gerçekte de öyle değil mi zaten, nefes ve zaman, bizim hep bir parçamız olan ama hiçbir zaman öyle pek üstünde durmadığımız şeyler.
    Teşekkür ederim, yeniden görüşmek dileğiyle.
    Sevgiler benden de!
    Melisa

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!