Öykü

Katil Maslow Tarafından Planlanmış Bir İntihar Vaka’sı

Maslow’a ait ihtiyaçlar hiyerarşisi, alt düzeydeki ihtiyacın karşılanmadan üst düzeydeki ihtiyacın karşılanmasının anlamsız olması ilkesi üzerinde kurulmuştur. Maslow’a göre, tüm ihtiyaçlar içerisinde en önemli olan ihtiyaç fizyolojik ihtiyaçlardır. Fizyolojik ihtiyacını gidermemiş bir kişi için diğer ihtiyaçların bir önemi yoktur. Aç veya susuz olan bir kişi, öncelikle bu ihtiyacını doyuracaktır ve diğer ihtiyaçlarını doyurmaya yönelmeyecektir.

“Bir insanın yapabileceği en iyi şey kendine karşı tümüyle dürüst olmaya çalışmasıdır.”

(Abraham Maslow-1943)

Dağ yürüyüşüne çıkmış bir grup üniversite öğrencisi,Marmaris’te Çağ Baba türbesi olarak bilinen aslen Yunanlı gladyatör Diagoras’a ait olan anıt mezarın içinde çürümeye yüz tutmuş bir kadın cesedi bulur. Yapılan incelemeler sonucunda kadının sol avucunda, Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi baskısına rastlanır.Aşağıda alıntılanan bölümler, kadının başucunda bulunan defterdeki yazılardan deşifre edilmiştir:

* * *

Pazartesi

İşten çıkıp eve geldim. Aslında doğrudan eve gelmeyecektim. Önce hamburger-patates-kola üçlemesini yer, üstüne biraz yürür, kitapçılara biraz bakar, belki bir şeyler içer sonra eve giderim diye düşünmüştüm. Evin önünden geçen otobüsün, benim de önümden geçmesi bu kararımı değiştirmemde etken oldu. Karar verme sürecimde yaşanan gel-git otobüsü neredeyse kaçırmama sebep oluyordu. Adımlarımı hızlandırıp, otobüsü yakaladım. “Yarın yaparım” potasına bir basket daha kazandırmıştım.

Bu gece; Amerikan Sapığı gecesi.Filme başlamadan önce, köşedeki videocudan çaldığım porno sidisini seyretmeye karar verdim. Bana hâlâ sidi seyrettiğim için gülüyorlar. Ne yapayım demodeyim. Kahretsin, paketimde son iki sigara kalmış. Kapıcıya seslendim:

-Reşit Efendiiii, Reşit Efendiiiii!

Neden istediğim zaman bu kapıcıyı bulamam ki!

Şansımı pencereden bağırarak denemeye karar verdim. Camdan aşağı sarkıp, aynı bağırtıyı tekrarladım. Reşit hariç bütün mahalle sesimi duymuştur herhalde. Aşağıda, kapısının önünde, sokakta bulduğu yavru köpek yatıyordu. Bisikleti de oradaydı ama kendisi yoktu. Ya sota bir yerde yine içiyordur ya da uyuyordur. Biraz fazla sarktığımı fark edip geri çekildim. Atlasam ne olur acaba? Bir süre aşağı baktım. İntihar şeklimi, hap içerek uykuda ölmekten, yüksekten atlamaya değiştirmeye karar verdim. Gerçi yerden yüksekliğim, atlamaktan zevk alacağım kadar fazla değildi. Boğaz Köprüsü olabilirdi bak, balıklama atlardım ve atlarken kesinlikle “yeeee” diye bağırırdım. Boğaz Köprüsü de çok cazip gelmedi. Ama daha yüksek bir bina işimi görürdü. Mesela dünyanın en yüksek binasının tepesi. Uçarmış gibi kollarımı açar, yine balıklama atlar ve yine “yeee” diye bağırırdım. Ne büyük özgürlük. Dünyanın en büyük binası nerede acaba?

Bul 1: Dünyanın en yüksek binası.

Neyse kapıcıyı bulamadım. Bakkalın kapanmasına daha çok var, ortaya çıkar Reşit Bey nasıl olsa. Pencereyi ve perdeyi kapadım. Televizyondan gelecek bir takım ünlemleri içeren porno seslerinin duyulma ihtimalini de düşünmem gerekiyordu. Pencerenin camından saçlarımı gördüm, yeni rengi yakışmış. Arkadaşlarım olduğunu söyleyen kişiler öyle dediler. Ben daha koyu istiyordum, bir dahaki sefere söyleyeyim kuaföre. Adam, saçlarımı yaparken konuşmaktan beni dinleyebilirse.

Yöneten Sammy Sixx, başrollerde Aneta Holding (holding gibi bir kadın zaten), Mel Trucker Gibson (kamyoncu?), Stuart Bigdick (bu da çok yavanmış), “Three In One”. Bizim neskafe reklamlarında, şampuan reklamlarında, üçü bir arada bulaşık deterjanlarında rastlanan cinsten bir film. (Bu espri, ibret-i alem olması açısından defterde kalacak.)

Bir porno filmi yönetmeni ne yapar ki? Sen şunu yala, öyle elleme böyle elle, oradan girme buradan gir. Zor iş olsa gerek. İlk hatunun bomba silikonları vardı. Bomba derken, “güzel” anlamında değil de her an patlamaya hazır cinsten. İkisini tutup bir araya bile getiremiyordu. Diğeri, kamyoncu olanınkiler, yerçekimin etkisine karşı duramıyor gibiydi ağırlıktan. Bir ara birbirleriyle silikonlarını çarpıştırdılar, kulaklarımı kapattım. Neyse bir şey olmadı. Ben porno yönetmeni olsam, asla silikonlu hatunlarla çalışmazdım. Neden mi? Patlama korkusuyla yeterli derecede sıkma gücü kullanamıyorlar bu silikonlar üstünde. Zaten bu teorim film ilerledikçe kanıtlandı.

Esas oğlan sahneye çıktı. Neden o soyadı aldığını anlamam zor olmadı. İcraatları devam ederken, bombalının diline takıldı gözlerim. Dil küpesi takmıştı. Arkasında esas oğlan işini görürken, o da yerçekimi kurbanı hatuna marifetlerini gösteriyordu. Dil küpesi olan biriyle öpüşmek nasıl bir şey olur ki? Çok sinir.

Filmi hızlı çekimde seyretmeye karar verdim, sahneleri ileri sararken, otomatik portakaldaki yatak sahnesinin hızına ulaştırmayı hedefledim ama kesinlikle onun kadar iyi olmadı. Adettendir diye mastürbasyon yaptım. Kim demiş kadınlar bunu yapmaz diye. Bal gibi de yaparlar, hem de usulüne uygun yaparlar. Bizim er milleti bunu kabul etmez, “parmaklarım varken bana ne penisten”diyen hatunların varlığı,sanırım egolarını darmadağın ediyor.

Bul 2: Sammy Sixx biyografi.

Salı

Yağmur yağıyordu. İnceden yağıyordu ama. Sağanak yağmurların mevsimleri geçmişti artık. Bir hamburgerciye girdim. Hayır, yağmurdan kaçtığım için değil, karnım aç olduğu için. “Mekânların amaca uygun kullanımı” saplantısına sahip değildim ama içeride yağmurdan korunmak için bekleyen insanlardan daha çok orada olmayı hak ediyordum. Kendine güvenen bir edayla kasaya doğru yürüdüm. Hani olur ya, insanlar bir kola ile günlerinin neredeyse tamamını, kafelerde ya da hamburgercilerde geçirirler. Ve asıl amacı yemek ve kalkmak olan size yer bırakmazlar. Hâlbuki o masaya oturma hakkı ve önceliği, amacına uygun olarak kullanacak olan size aittir. Bu da öyle bir güven duygusuydu işte.

Kasadaki kıza art arda üç kez seslenmeme rağmen benimle yeterince ilgilenmediği için, hafif bir kızgınlık yaşadım.

– İlgilenmeyecekseniz gideyim?
– Elbette ilgileneceğim.
– Üç kez bağırdım duymadınız.
– Duymadım efendim buyurun, siparişiniz.
– Neyse, kola, hamburger ve patates kızartması.

Yüzüm düşmüştü, hâlbuki “burger italiano”nun içinde ne olduğunu merak etmiş ve üç kez kıza bunu sormuştum. Hevesim kaçtı tabii.

Alt katta sigara içiliyordu ama masa yoktu. Üst katta masa ve sigara içilecek bölüm var mıydı? Tam bunu soracakken, üç kez tekrarladığım sorunun yanıtını alamadığım aklıma geldi, vazgeçtim ve doğrudan yukarı çıktım. İkiye bölünmüş bir salonun tam ortasında sigara içilmez tabelası duruyordu. Tabelanın önünde mi yoksa arkasında mı sigara içilmiyordu? Etrafa baktım. Hem önünde hem arkasında sigara içenler olduğunu görünce, tabelaların etkinlikleri hakkında düşündüm on beş saniye. Ama sonra “banane yahu”cu bir yaklaşımla, arka sıralardaki boş bir masaya doğru ilerledim. Tanrım! Hamburger, patates kızartması ve kola ne kadar cazip görünüyordu. Bu arada, sağ tarafımdaki bir masada, gözlerimle değil ama hislerimle görebileceğim bir sandalyeden bir adam bana bakıyordu. Elbette bana baktığını fiziki olarak görmüyordum. Görmem için başımı ona doğru çevirmem gereken bir mesafede oturuyordu. Ama hani sağda ya da solda fazladan bir gözünüz varmış gibi, etrafınızdakileri algılayabilirsiniz ya. Bu da öyle bir şeydi. Belki de sadece kadınlara özgüdür bu özellik. Erkeklerin de bu algılarının gelişip gelişmediğini bilmiyorum.

Bul 3: Erkeklerin de sağ ve sol taraflarında ilave gözleri var mıdır?

Adamın, ısrarlı ve rahatsız edici bakışları devam ediyordu. Hayal meyal baş yapısını seçebildim. Uzunlamasına bir kafası vardı. “Dikkafalı” uydu ona. Oralı olmayıp, yemeye devam ettim. Dikkafalı bu arada, tuvaletten çıkıp (yani ben öyle tahmin ettim) ön masamda oturan kızın yanına yerleşen, siklamen rengi file çoraplı minisibol kıza kaydırdı gözlerini. Rahatladım biraz. Yemeye devam ettim. Ön sağ çaprazımdaki masalardan birinde, garson masadakilerin fotoğrafını çekiyordu. Kendi kafasına göre değil tabi. Genç bir çocuk telefonu tutuşturmuştu eline. O sırada dikkafalıdan bir ses yükseldi garsona doğru, “Tahsiiin çekemedin bir daha çekkk.” Bu dikkafalının, garsonun arkadaşı olduğunu anladım o zaman. Garsonun da Tahsin olduğunu. Yemeğim bitmek üzereydi. İki masa önüme bir çift oturdu. Ben de güzel bir bakışa kavuştum sonunda. Sıra sigara içmeye geldi. Dikkafalının göz tacizine rağmen içmeden kalkmayacaktım. Dikik bir kafanın bana en son yaptıracağı şey, yemek üstü sigara şölenimi bozdurmaktı.

Ön masamda oturan ve ben sigaramı yakmadan biraz önce kalkan siklemenfileççoraplı minisibol etekli kız ve arkadaşının (ne acı ki o hep “arkadaşı” olarak anılacak, tanımlamaya değer bir özelliği olmayan herkes gibi) yerine genç iki çocuk oturdu. Sigaram bitene kadar, flört ettik. Flört diyorlardı buna onların dilinde. Ben de bozmadım. Sonra sigaram bitti ve kalktım. “Telefon numaranız…” Gülümsedim. Eyvallah deyip çıktım hamburgerciden. Dışarıda hâlâ yağmur yağıyordu. Havadaki şemsiye yığınlarına baktım. Islanma kaygım yoktu. Yağmur damlalarının saç tellerim arasına girip, kafa derime değmesinden her zaman zevk almıştım. Ellerimi açıp, avuçlarımla damlaları yakaladım biraz. Ayrıca, saçlarımın ıslakken güzel göründüğüne – neden bilmiyorum ama – inanmıştım. Bundan yedi sene önce, aynı duyguyla sağanak yağmurun altında korunmasız durduğum ve bir sıçana döndüğüm Kapadokya gezisini saymazsak…

Yola çıktım, otobüse bindim, eve geldim.

Çarşamba

Dün gece yarısı dışarıdan gelen ayak sesleriyle irkildim. Saat tam 00.00’de. Gittikçe yaklaşan tıkırtılar kapımın önünde durdu. Kalbim yerinden çıkacaktı. Anahtar yuvası zorlanıyordu. “Klik Klik” kanıma işleyen metal sesini duydum. Ellerim buzdan birer heykele dönüştü. İçimden, “nefes alma, ses çıkarma. Şüphesiz sonun geldi,” deyip durdum. Beni buldu ve yapabileceğim hiçbir şey yok. “Allahım manyak bir katilin elinde ölmektense,kendi hayatımı kendim almayı tercih ederim,” dedim. Elimdeki yüzüğün kapağını kaldırdım, siyanürün etkisini iliklerimde hissettim. Alnımdan fışkıran soğuk terler. Panikle sayıklamaya başladım, “acele etmeliyim, acele etmeliyim…” Anahtar deliğine yaklaştım sessizce. Birden kapıda beliren gölgeyi tanıdım. Ev sahibim Hamdi Amca. Ruh hastası, yaşlı bunak.

Kapıyı tam o sırada açtı, yüzüme ve yüzüğüme tuhaf bir bakış fırlattı. Kamburunu daha da çıkararak yanıma süzüldü. Kokladı beni baştan aşağı. Elini alnıma koydu, “Cık cık genç kadın çok içiyorsun, bu hiç iyi değil senin için,” dedi o bildik aşağılık sırıtışıyla. Karısının yaptığı patlıcan dolmasını ve adıma gelen telefon faturasını masaya bıraktı, dönüp acıyan ve aşağılayan gözlerle tekrar bana baktı, sonra kapıdan çıktı gitti.

Yüzüğümün kapağını geri kapattım. Nabzım normale dönmüştü. Hangi akla hizmetle ona dairemin anahtarını vermiştim ki. Aslında, anahtarı verdiğim karısıydı. İki hafta önce takım halinde uğrayan polisler, hırsızlıklardan korunmanın bir yolunun da, yedek bir ev anahtarını güvenebileceğim komşulardan birine vermek olduğunu söylemişti. Bir yandan onları dinliyor, bir yandan da güvenilir olarak kimi tanımlayabileceğimi düşünüyordum. Bir ara takım polislerden kadın olanın gözünün sırtımı aşıp, arkamda yerde duran bereket tanrısının koca aletine takıldığını gördüm. Erkek olanının işiyle ilgilenmesi hoşuma gitmişti. Ah biz kadınlar, büyüklük meraklısıydık ve her koşulda bunu açığa vurmaktan çekinmiyorduk.

“Yunanistan’dan” dedim kadın polise dönüp, “18’ime bastığım doğum günümde babam almıştı, priapus.” Kadının fal taşı gibi açılan gözleri bana, ev sahibemizin evime geldiği ilk günü hatırlattı. Onun da gözleri dev alete takılmıştı da, “İçeri girip, bir çay alır mısınız?” diye sorduğum soruya nedensiz bir telaşla “Aman nasıl alayım, ölürüm valla” diye yanıt vermişti. Hamdi Bey’in üçüncü ve en genç karısıydı ev sahibem. Diğer ikisiyle de hâlâ evliydi ev sahibemin dediğine göre. Ama yatakta en ateşlisi kendisiymiş. O an Hamdi Amca’yı yatakta düşünmüştüm, altmışını geçkin adamla otuzlu yaşlarının sonundaki ev sahibemi. Üst katımdan gelen gıcırtı seslerinin, yağlanmayan kapılar yüzünden olduğuna inanmayı tercih ederdim.

Anahtarı ev sahibeme verirken, kendilerinin tanıdığım en güvenilir insanlar olduklarını söylemeyi de ihmal etmedim. Kadının gözleri dolmuştu bu jestim karşısında. Üzerindeki kısa sabahlık, kalın bacaklarını ortaya çıkarıyordu. Evlerinden yayılan rutubet kokusu, içtiği sigaraya karışmıştı. Nikotinden sararmış dişleriyle gülümsedi ve ben ne olduğunu anlamadan, gözyaşlarını yüzüme bulaştırmaktan çekinmeksizin, kollarını boynuma doladı, kalın dudaklarıyla bir vantuz gibi dudaklarımdan öptü. Kendimi bir denizanasının içine çekilmiş ve kurtulmak için çırpınırken buldum. Sendeleyerek birkaç adım geri kaçmayı başarabildim. Ne büyük talihsizlik ki, elim sabahlığının kuşağına takılmış, yarı çıplak bedeni benimle birlikte yere, tam üstüme düşmüştü. Üstümdeki kütleyle ne yapacağımı şaşırmışken, kafamın arkasında bir çift ayakkabı gördüm. Gözlerim ayakkabıların sahip olduğu bedeni yukarı doğru izledi. Tam arkamda duran Hamdi Amca ve kamburuydu. Yüzünde o gün gördüğüm pis sırıtış nedense hiçbir zaman kaybolmadı.

Onlardan da feci şüpheleniyordum. Benimle bu kadar yakından ilgilenmeleri tesadüf olamazdı. Dünyada hâlâ iyiliksever insanların olduğuna inanabilirdim eğer evimdeki eşyaların yerini, neredeyse benden daha iyi bilir olduklarını gösteren işaretler olmasaydı. Hastalandığımda ev sahibemin gelip de çorba tenceremin yerini eliyle koymuş gibi bulmasını ya da geçenlerde sabah kahvesine geldiğinde, cezveyi gözü kapalı olduğu yerden çıkartıp bir yandan da “Senin tampon kullandığını bilmiyordum” demesini başka türlü nasıl açıklayabilirdim. Bir kadının tamponlarını, yastığının altında saklaması her gün karşılaşılan bir durum değildir sanırım. Bu olaylar tam da onlara anahtarı verdikten sonra başladığına göre, polisler de işin içindeydi. Evet emindim, bu kadar planlı bir hareket ancak bir ekip işi olabilirdi.

Dizlerimi karnıma çektim. Ağrıdan kıvranan bedenim, anne karnındaki bebek gibi tostoparlak olsa da, onun kadar rahat ve huzurlu değildi. Hava soğuktu. Yatak, ben içine gömülmeye çalıştıkça, direnç gösteriyor, “git başımdan” dercesine beni kusmaya çalışıyordu. Midemin ortasında gittikçe büyüyen bir delik vardı. İçeride kıyasıya bir savaş yaşanıyordu. Asitlerim duvara var gücüyle dayanmış, top yekûn kaleyi zapt etmeye çalışıyordu. Kafama kadar çektim yorganı. Uyumalıydım. İki gündür uykusuzdum ve beynimi hâlâ kapatamamıştım. Bu ev, eşyalar, bedenimin her santimetrekaresi, bana ihanet ediyordu. Sonunda savaşmaktan yorgun düşüp, uyuyakaldım.

Rüyalarımdaki köpek yine ortaya çıktı. Küçük, uyuz bir şeydi. Her seferinde havlayarak uzaklardan bana doğru geliyor, ayaklarımın dibinde zıplıyor, kokluyor, sonra sırtüstü yatıp ayaklarını havaya kaldırıyordu. Karnını kapatan bir fermuar vardı. Eğilip fermuarı açıyor ve içinde parayla dolu bir torba buluyordum. Sağıma soluma bakıp torbayı alıyor, fermuarı kapatıyor ve köpeği kovuyordum. Ne para ne köpek benimdi. Para torbası ellerimdeydi. Kaçmalıydım. Tam o sırada, uzaktaki iki iri kıyım adama gözüm takılıyordu. Mutlaka beni arıyorlardı. Göz göze geliyorduk, arkamı dönüp kaçmaya başlayacağım sırada, uyanıyordum.

Saate baktım. Sadece yarım saat uyumuştum. Kalkıp mutfağa doğru süründüm. Kahretsin şarap bitmişti, elim kapıcı düğmesine gitti. Başka çarem yoktu. Dışarı çıkamayacağım kadar geçti ve yorgundum.

Elinde bir şişeyle kapıya geldi. Gözlerine baktım, olduğu yerde durmakta zorlanıyordu.

– Bu saatte rahatsız ettim kusura bakma.

– Ne demek yenge, biz dostuz.

Onunla dost olmak isteyip istemediğimden emin değildim. Yenge de neyin nesiydi, ama o şaraba ihtiyacım vardı. Çaresiz teşekkür ettim ve aldım.

Perşembe

Telefon 

– Yokum.

– Biliyorum oradasın kızım.

– Ne var anne!

– Senden haber alamıyoruz yavrucum, merak ediyoruz.

– Yok bir şey anne.

– İşe de gitmiyormuşsun.

– Patron benim anne, ister giderim ister gitmem.

– Sesin mi titriyor senin, hasta mısın?

– Yok bir şeyim anne.

– Hamdi Bey’le konuştum, yine içiyormuşsun…

– Hamdi kamburunu kıçına soksun!

– Ne biçim söz öyle kızım.

– Anne arkadaşlarım geldi, kapatmalıyım.

– Ne arkadaşı? Bu saatte mi? Hem senin hiç arkadaşın yok ki?! (şüpheli bir sessizlik) Neysehafta sonu gelecek misin?

– Hayır gelemem, toplantım var.

– (kararlı bir sessizlik) Hafta sonu geliyorsun ve ben sana bakıyorum o kadar.

– Gelem…

– Çat!

Kabus 

Yine yapacağını yaptı. Annem bir insanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden biriydi. Sevecen, müşfik, ağlak, fedakar, “yemeyip yediren” cinsten. Tanrım nasıl da ezerdi insanı o yapış sevgisiyle. Sana çay yapayım, bak sevdiğin böreği yaptım, aman sen yorulma ben yıkarım, hanimiş de benim kızım, gel saçlarını tarayayım… Sürekli bana bir koca bulma hayaliyle yanıp tutuşur, bulduklarını beğenmediğimde önce kızar sonra hemen toparlanıp yeni bir aday getirirdi karşıma. Daha gençken, yani ona laf anlatmaya yüreğim varken, kendini paramparça etmesinin benim için bir şey ifade etmediği, kendini düşünmesi gerektiğini anlatır dururdum. Dinler, dinledikçe gözleri dolar ve sonunda, “tamam kızım karışmıyorum, nasıl istersen öyle yap, zaten benim şurada üç günlük ömrüm kaldı, gözlerim açık gitse de önemli değil” diyerek başladığı cümlelerini ağır gözyaşlarıyla yıkardı. Tam “oh kurtuldum” derken, ertesi gün, sanki o konuşmalar hiç yapılmamış gibi kaldığı yerden devam eder ve o üç günlük ömrü hiç bitmezdi.

Kapı 

-zırrr

-zırrrrrrr

-zırrrrrrrrrrrrr yahu

Gözümü kapının deliğine yaklaştırdım. O ne, bir göz, hem de benimki kadar büyük.

– ben “Kimsin be, yoksa onlardan mısın?”

– o “Onlar kim, onlar da mı var?”

– ben “Başkaları da mı var?”

– o “Başkaları kim?”

– ben “Yahu sen kimsin?”

– o “ben O’yum”

– ben “Allah cezanı versin”

– o “Kızım açsana kapıyı manyak paranoyak”

Geri çekildi. Ayağını yere vurduğunu görüyordum. Sigarasından telaşlı nefesler alıyor, bir yandan da saatine bakıyordu. Gerçekten O’ydu. Hatta O’rospu çocuğu.

– Açmam ne istiyorsun söyle.

– Saatim var mutfaktaki masanın üstünde.

– Parçalarını git sokaktan topla.

– Allahın belası ruh hastası, kaç para verdim ona ben biliyor musun?

– Paralarını al kıçına sok ya da en iyisi git o sarışına sok!

Kapıya bir tekme atıp gitti. Annemin baskılarına dayanmayıp, sevgili olmayı kabul ettiğim bu herifi, eve erken geldiğim bir gün yatakta bir sarışınla yakalamak, bana istediğim fırsatı vermişti aslında. Bir hafta içinde o sarışınla yattım, gece uyurken saçlarını kestim ve ahlak abidesi sayın borsacıya ve kızın kocasına fotoğraflarla birlikte gönderdim.

Kıskançlık değildi biliyorum. O sarışınla yatmış olması umurumda değildi. Adamı hiç sevmemiştim ki. Belki de annemden intikam alıyordum. Kimbilir… Neyse… Sarışın da hoşuma gitmemişti üstelik. Hâlâ erkekleri seviyordum.

Üçüncü geceyi de uykusuz geçirmeye niyetli değildim. Beklediğim tatlı ağırlık çöktü üstüme. Beni çağırıyordu kırmızıların kesif tarçın kokusu. Bir şiir yazdım:

Gün doğuyor küçük parmaklarımdan yukarı.
Hamdi amca uyuyor,
kamburu otuzu geçkin karısının apış arasında.
Annemin ocağından çıkan dumanlar.
Paranoyalarımın yıldönümünü kutluyor şu pis borsacı.
Son sigaramda içime çektiğim
ahmak sarışının genzimi yakan kokusu.
Bu ne uykusuz gecelerimin
ne de yarım kalan hikâyelerin sonu

Cuma

Geçenlerde yatakta otururken,beynimin rasyonel kısmını çalıştıran sol küresinde bilimkurguya karşı yükselmiş bir duvar olduğunu fark ettim. Bence annem, ben küçükken televizyonun üzerine dantel öreceğine, önüne bu duvarı örmüş. Ne zaman geleceğe dair düşünsem, beynimi kemiren tüm isimler, şehirler, gökdelenler, başka gezegenler birer metal külçe haline gelip işte bu duvarı delmeye çalışıyorlar. Ve benim bilimkurgu karşıtı Berlin duvarıma hiç biri zarar veremiyor. Nefes terapisi alıyorum. Doktor“artık sen bile terapist olabilirsin” dedi. O kadar geliştim yani. Terapiden çıkınca nefesimin kesildiğinden, eve dönüş yolunda bir çift gördüğümde ağzımın kenarından akıttığım imreniş salyalarından haberi yok doktorun tabii. Olmasın zaten. Maslow’un piramidine sokayım. Millet yapay zeka, derin öğrenme, otomasyona giderken, ben hâlâ kıçımdaki boku silecek tuvalet kâğıdına uzanmaktan aciz bir kararsızlıkla ve ataletle yerlerde nefessiz sürünüyorum.

Sonra bir an geliyor küçücük bir an, bu his kaybolup yenisi doğuyor ve o yenisi bana dünyayı yerle bir edebileceğimi söylüyor. İşte o zaman tutabildiğim kadar tutuyorum dünyanın eteklerinin ucundan. Zihnim ışık hızıyla evreni dolaşırken, bedenim hâlâ külçe gibi olduğu yerden bir zerre oynamıyor ve tüm bu olanlar sadece 1 dakika içinde oluyor.

Bugün iki kez tam iki kez ayağımın altındaki yer zemin sarsıldı. İlkinde etrafıma baktım. Lambalara baktım, gelen geçene baktım. Kimsede tepki yok. Botlarıma baktım. Değişiklik yok. Yürüdüm geçtim. İkincisinde bir tobacco shoptaydım. Su alıyordum. Gözüm raflardaki şaraplara takıldı. Adam mahzenvari bir büfe yapmıştı. Fiyatlar uçuk.“Şarap ne içicem ben, acaba alsam mı?” düşünceleri aklımdan geçerken yine sarsıldık. Bu sefer hemen adam döndüm, “sarsıldık hissetiniz mi?” dedim. “Allah Allah” dedi adam “hissetmedim.” Döndüm arkamdakine baktım. Gözleri şaşkın şüpheli bana bakıyor.“Allah Allah” dedim. Suyumu alıp uzaklaştım. İhtiyaç haritam yanlış yerleri gösteriyordu. Pusulası şaşmıştı ve ben yön bulma özürlüydüm.

Cuma’ya ek

Yazmayı unuttum, geçenlerde yine Murakamivari bir rüya gördüm. Murakami bir süre hep aynı tuhaf yemek rüyasını görmüş. Ben de rüyamda önce, kurban edilmiş bir adak koyununa rastladım. Yolda öylece yatıyordu. Kanlar temizlensin diye sokağı deterjanla yıkamışlardı ve kan, beyaz köpüklerin arasında logara doğru akıyordu. Sonra sol ayak bileğimden ipe dizili alman sosisleri çıktı. İlk önce ipin ucu göründü. Çektikçe sosisler gelmeye başladı: 1-3-5. Ben neler oluyor diye şaşkınlıkla elime bakarken, karşımda boş bir asetatta neon yazılar belirdi. “Sıkılmıştın, enjoy. Ona da söyle Leyla Anıtlı kötü biri.”O kim ya nereden çıktı dedim.“Üniversite öğrencisi, Ankara’dan yeni kız arkadaşı. İyi biri gibi gözüküyor ama değil.” Sonra da yazı kaybolup gitti. Uçan Quija mübarek.

Cumartesi

Doktora anlattım rüyamı. Tam Leyla Anıtlı detayına geldiğimde doktorun telefonu çaldı. Arayanı gördüm: Leyla Anıtlı. Doktorun yüzü kızardı, elleri titredi. Telefonu açtı, ince bir ses, “Selam tat..” Doktor telaşlı kısık bir sesle, “ Ben seni arayım,” dedi ve kapattı telefonu. Bana dönüp“Bir öğrencimdi,” diye gereksiz bir açıklama yaptı. “Nerede kalmıştık?” diye sordu.“Yok başka” dedim,“rüyam bitti.” Doktor evli, çocukları var. Ona, bu Leyla’ya dikkat et demeyi düşündüm ama sonra vazgeçtim.

Pazar

Bu sabah internette psikologun birinin dün gece bir kıskançlık cinayetine kurban gittiğini okudum. Yakından bir baktım, benim nefes terapistim. Katil, L.A. Elime baktım, sosisli sandviç. Hay sikeyim.

Çarşamba

Neden zorladınız beni!Bak adam ne demiş; ihtiyaçlarını tam olarak karşılamazsan piramidin üst katlarına çıkamazsın. Temel ihtiyaçlarım sıçmış;uyuyamıyorum, seks hayatım yok, yemek yiyince kusuyorum, kabızlık çekiyorum, nefes terapistim öldü nefes alamıyorum, sanrılar görüyorum, paranoyağım.Lan ben ayağımın altındaki yer sarsılıp duruyor dedikçe siz beni en tepeye çıkmaya zorladınız. Çığlıklarınızla kulak zarımı patlatıp, çekiç-örs-üzengi üçlüme tecavüz ettiniz: “Aile kur, yoga yap, arkadaş ol, sosyal ol, yediğine içtiğine dikkat et, kola içme, kızartma yeme, 14 şubat kutla, toplumda saygın bir yerin olsun, hanım hanımcık davran, küfretme, sigara içme, alkol alma vıdı vıdı vıdı…”

İşte şimdi piramidin en tepesinden kendimi boşluğa bırakmak üzereyim ve nihayet tüm olan biteni anladım. Kendimi gerçekleştiriyorum. Tam istediğiniz gibi. Ne demiş Maslow, “Kendi kendisiyle barış yaşamak istiyorsa; müzisyen müzik yapmalı, ressam resim yapmalı, şair şiir yazmalıdır.” İşte ben de atlamak istediğim için atlayıp kendimle barışık öleceğim.

* * *

Bundan sonraki yazılar kargacık burgacık devam ediyor, çözülebildiği kadarıyla şöyle:

* * *

Atladım da hiçbir şey olmadı sanırım. Kafama bir ağrı saplanıp geri çıkıyor. Yine de yazmaya devam edicem. Düşündüğüm kadar yüksek değilmiş. Karanlık bastırdı, anıt mezarın içine süründüm. Ayağa kalkamadım, kırıldı galiba. Neyse sabah bulurlar beni herhalde. İntihar etmeyi de başaramadım ölmeyi de Bay Maslow. “Ne yaşamayı ne de ölmeyi becerebildik şu hayatta” demiş şair. Demiş mi? Attım galiba. Başımdaki ağrı arttı. Mezarın taş kapısından bir çift ayakkabının bana doğru yürüdüğünü görüyorum. Beyaz mokasen. Gözlerim tam kapanacakken açılıyor, ayakkabılar biraz daha bana yaklaşmış.Boynumu kaldıramıyorum, acıyla yukarıya bakmaya çalışıyorum.O da ne! Bu, Maslow iblisi! Yüzü bembeyaz, neden bir gladyatör gibi giyinmiş? Elinde kocaman avuç içi kadar bir kaşe. Kaşenin üzerinde bir piramit var, küçük sivri iğneleri parlıyor. Kolunu kaldırdı, gözleri kan çanağı. Maslow da aynı Hamdi amca gibi pis pis sırıtıyor. Ahhhh…

Müge Koçak Güvenç

Uzun zamandır yazıyor, yazmaya çalışıyor, devam etmeye çalışıyor. Zaman değişiyor, dengeler değişiyor, hayat değişiyor, yazı kalıyor, o hala yazıyor. Deneme, yanılma, oradan, buradan, şuradan. Bir gün - büyüdüğünde - yazı projelerini gerçekleştirmeyi umuyor. Ziyaretçi sayısı parmakların sayısını geçmeyen iki blogu var. Bu kadar yazan, çizen, onca tanınmış, tanınmamış insan arasında kendisine nasıl bir pay düşer bilmiyor, çok da umursamıyor. Ne önemi var ki! Altı üstü hep birlikte eğleniyoruz canım..

Katil Maslow Tarafından Planlanmış Bir İntihar Vaka’sı” için 41 Yorum Var

  1. Zaman ayırdığınız, okuduğunuz ve yorumladığınız için teşekkür ederim.
    “sidi” kelimesini ironi olsun diye öyle yazdım. bazen metinlerimde böyle tuhaflıklar yapıyorum.
    Arayım / arayayım konusunda emin olamadım. Ama siz öyle diyorsanız düzelteyim.
    Haklısınız başlık dümdüz. Çağ Baba Türbesinden Atlayan Kadın’ı kullanacaktım. Al birini vur ötekine :slight_smile:

    Tekrar teşekkürler

  2. Aslında Çağ Baba Türbesi’nden Atlayan Kadın’ı sevdim. Çoğumuz sanırım alternatif başlık arayışlarında boğuluyoruz. :slight_smile: İşin eğlenceli kısmı da bu zira benim en zorlandığım kısım diyebilirim. Bir hikayeye isim bulmak beni çok uğraştırıyor. :slight_smile:

  3. Merhaba @Arokan

    Size yollarda eşlik eden bir öykü olmuş çok sevindim. Çay ikramı da yapabilseymiş tadından yenmezmiş :blush: Yalnız misafirlik kısmını biraz abartmışsınız :face_with_raised_eyebrow: O kadar sıkıcı mıydı ya :grimacing:

    Ben daha yüz kızartıcı olurum da site sansürüne takılırım :see_no_evil: Aslında bence cesaret cinsel konuları dile getirmek değil var olan düzene biraz başkaldırmakta. Malumunuz sindirilmiş insancıklar birliğinin nadide birer üyesi haline geliyoruz hepimiz. Yazılarımız, anlatımlarımız, karakterlerimiz aynı tornadan çıkmış gibi tek düze. Amannn nereden nereye. Dolmuş muyum ne ben de!

    Bu türbenin asıl hikayesi ilginç aslında. Aziz Google’a bir sorun :slight_smile:

    Okuduğunuz, yorumladığınız ve üstelik beğendiğiniz için çoook teşekkürler :pray:t2:

  4. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Muge_Kocak,

    Öyküdeki karakter, gayet özgür halleri, yer yer çekici gelen yer yer itici gelen şahsiyetiyle bana Stieg Larsson üçlemesindeki kızı anımsattı. Dövmesi de vardır sanıyorum ki. :smiley:

    Maslow’un hiyerarşi teorisinin benim hayatımda da özel bir anlamı var, her kararımızın ve aksiyonumuzun temelinde yattığına inanıyorum aslında ve bazen kararsız kaldığımda kaçıncı sırada hangisi var diye düşünerek hemen sonuca ulaşıyorum. :slight_smile:

    Piramit temasını böyle değerlendirmen çok hoş olmuş. Teknik ve edebi anlamda kutlamak dışında hiç bir eleştirim yok.

    Sadece yorumlardaki kadın yazarın böyle sahneler yazmasıyla ilgili kısımlara takıldım. Bana göre “kadın yazar bunu nasıl yazar?” sorusuna “vay be, helal olsun.” ya da “ayıp be, yazıklar olsun.” cevaplarının her ikisi de aslında benzer zihnin ürünleri gibi geliyor. Okurken dönüp yazarın cinsiyetine bakmadığımız günler gelir mi? Umarım gelir. :slight_smile:

    Kalemine, emeğine sağlık. :pray:t2:

    Sevgiler,

    Sena

  5. Merhaba,

    Öncelikle harika bir öykü ismi; benimkiler genelde spoiler kaygısıyla oradan buradan çekip alınmış, çoğu zaman öykü hakkında pek bir şey barındırmayan şeyler oluyor. O açıdan göze batan ama ilgi çeken, yaratıcı ve güzel buldum.

    Rahat, samimi bir kalem, hiç aksamayan bir akıcılık, vaat ettiğini tercihen ucundan veren ve bunu üstelemeyen bir gidişat. Öykü ilerliyor ve bitiyor. Aslen karaktere bağlanıyorsunuz ama finalde kaybına da canınız yanmıyor. Espriler, eğlenceli olaylar ve anlatım tekniği pek rast gelinemeyen düzeyde. Kara mizahta aradığım ne varsa barınıyordu bu öyküde.

    Öykü hiç duygu barındırmıyor değildi. Aksine vermek istediği hisleri ustaca, kendini kasmadan, karakter mizacına uygun olarak sunuyordu. Karakter yorgundu, sıkılmıştı, umursamazdı, detaycıydı ve daha pek çok şeydi ama sanıyorum daha çok yorgundu; okuyucu olarak tüm bunlar karşımdaydı. Sonuçta bu eğlendirmeyi hedefleyen bir hikaye ve her ölmek isteyen de ağlak olmak zorunda değil.

    Gözüme ilişen birkaç yoruma dair:

    Başlanğıçta bu hikayenin karakterin notlarından derildiği zaten veriliyor; o açıdan basit kelime tercihlerini geçtim eğer ki birkaç yerde noktalama işareti kullanmasaydınız, diyaloglara tırnak koymasaydınız, bağlaçları ayırmasaydınız, hatta kelimeleri büyük harfle yazsaydınız bile hiç sıkıntı yaratmazdı; sonuçta hikaye defter notlarından sunuluyor ve tüm deneysel işlere açık. Cesaret konusunu ise hiç anlayabilmiş değilim. Bir cinayeti soğukkanlılıkla aktarınca cesur olmuyoruz da basit cinsellik cesaret gerektiriyor; garip gerçekten.

    …nefes terapistim öldü nefes alamıyorum: bu ve bunun gibi pek çok şey, pek çok ince işçilik barındırıyordu öykünüz.

    Hasılı yetkin bir kalemsiniz. Bu öyküyü paylaştığınız ve okuma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum.

    Elinize kaleminize sağlık.