Öykü

Mağaradaki Işık

Böceklerden yılanlara, balıklardan yosunlara mağaradaki bütün canlılar ışık saçmaya başlar. Aydınlıktan gözleri kamaşan adam, elindeki yosunu suya fırlatıp kollarıyla yüzüne yumulur. Bir süre sonra ışığa alışır ama duvarlardan başka hiçbir şeyi seçemez. Karanlığın duvarlarda şekillerle sınırlandığını görür. Hayatında ilk defa gölgeler görmekte, suyun içinde oturduğu yerden onları izlemektedir.

Gölgesinde karanlığa dönüşen ışık, ışığın kendisinden daha çok ilgisini çekmektedir. Işığa bakmaktan vazgeçip doğrulur. Göldeki ışık saçan yosunlara basa basa kıyıya çıkar. Her yönden gelen ışığın büyük çoğunluğu arkasında kalmıştır. Göl suyunun titretici soğuğunda vücudundaki su damlaları yağmur gibi yere düşmektedir. Titreyen ellerini havaya kaldırır. Duvarda çöp gibi ellerinin tombullaşmış gölgelerini görür. Orada asılı durmaktadırlar.

Ellerini yere indirir ve gölgelerin kaybolduğunu fark eder. Ellerine bakar ama gölgelerden daha aydınlık değildirler. Onları göremez. Oysa kendini tanıma isteği, kanını donduran soğuğu bile yatıştırmaktadır. Böyle bir merakla bir elini yeniden havaya kaldırıp diğeriyle yerden bir taş alır. Gölgeye yaklaşır. Taşı gölgenin etrafında gezdirerek onu duvara sabitler.

Başını sağa sola çevirir. Burnunun, kulaklarının ve başının gölgesini görür. Hiç vakit kaybetmeden bunları da duvarın başka bir yerine resmeder. Bir süre çizdiği resimlere bakar. Kendini bilmenin sevinci gözlerinde parlamaktadır. Hoplayıp zıplamaya oradan oraya koşuşturmaya başlar. Işığın karşısındaki konumunu değiştirdikçe gölgeleri çeşitlenmekte, gölgeleri çeşitlendikçe resmine ekledikleri artmaktadır. Sonunda etrafındaki nesnelerden gelen ışığın, gölgelerinde ona tanıttığı kadarıyla duvarları kendi resimleriyle doldurur.

Aradan epey bir zaman geçmiştir. Yorulduğunu fark eder. Zaten yeterince resim çizmiştir. Ağır ilerleyen düşünceli adımlarla bir sergide dolaşıyormuş gibi duvarlardaki resimleri incelemeye başlar. Gözlerinin beyazı göz çukurlarından fışkıracak gibidir. Hareket ettikçe farklı bir yanı çizimlerine yansımıştır. Her resimde kendini başka bir açıdan görmektedir. Uzun süre duvarlara bakar ve zihninde bütün parçaları birleştirmeye çalışır. O, gölgelerinin toplamından daha fazlasıdır ve kendini bu toplamda her yönüyle tanımak istemektedir.

Karanlığa aydınlık düşüren bu ışığı çok sevmiştir; ama bunları izlerken vücudunda bir ürperti hisseder. Çünkü çizimleri daha önce hiç kimsenin hatta kendisinin bile görmediği bir gözle yapılmıştır. Ne kadar garip bir yaratık olduğunu düşünür. Kolları gövdesinden daha büyüktür. Kulakları başının yarısını kaplamaktadır.

Kollarıyla gövdesini yoklar. Kulaklarına ve başına dokunur. Gerçeğin hiç de öyle olmadığını fark eder. Mağarada birlikte yaşadığı canlılar ona bir oyun oynamıştır sanki. Buna bir anlam veremez. Ama aydınlık ona hiç bitmeyecek bir merak duygusu armağan etmiştir. Şöyle düşünür: Mademki bu garip görüntülerin kaynağı ışıktır, o zaman ilk önce ona kendini tanıtan ışığı tanımalıdır. Bu yüzden görüntülerini duvarlarda izlemeyi bırakıp mağarayı dolaşmaya başlar.

Her yerde göz kamaştırıcı bir ışıltı vardır ve doğru düzgün hiçbir şey görememektedir. Göl, yılanların ve böceklerin gezici ışıklarının aksine ışığın kaynağı gibidir. Genişçe bir alan toptan aydınlanmakta, bütün yosunlar ve balıklar ışık saçmaktadır. Uyurgezer gibi yürürken göle girdiğini fark eder. Vücudunun sıcaklığına değen soğukla irkilir. Onu ürperten sadece soğuk su değildir. İçinde keskin taşlar bulunan yosunlara basmadan yürümek çok zordur. Neyse ki aydınlık taşları birer karaltı gibi görünür kılmış, korkmasına gerek kalmamıştır. İnsana bilinmezin çekingenliğini veren yosunlar, suyun içinde alev saçarken ne kadar da berrak ve güzel görünmektedirler. Onlara dokunmak ister. İnce, cılız parmaklarını üzerlerinde gezdirir. Işığın kendisine zarar vermediğini fark eder. Bir avuç yosunu sıkıca kavrar ve kökünden koparır. Ne var ki yosunu koparır koparmaz bir felaketle karşılaşır. Bütün ışıklar sönmüştür. Karanlığa geri dönmenin acısını yüzünde hisseder. Ama elindeki yosunları ışık saçarken görünce yanaklarının gerginliğiyle gülmeye başlar. Bu yumuşak otlar elinde bir meşale gibi durmakta, üzerlerinden akan sular ateş parçaları gibi kollarından aşağıya süzülmektedir. Işığı kollarına doğru tutar. Damlaların akışını izler. Kollarının gerçek biçimini ilk defa görmektedir. Gerçekten de gövdesinden daha büyük değildirler. Duvara çizdiği yaratığa benzemediği için çok sevinmiştir. Ancak sevincinin huzursuzluğa dönüşmesi fazla uzun sürmez.

Sürtünme sesleri, ince bacakların telaşlı tıkırtılarına karışmış, mağaranın sessizliği insanı sağır eden bu seslerle yerle bir olmuştur. Adam onu çok zor sınavlardan geçiren karanlık öğretmeniyle yine yüz yüze gelmiştir. Yılanları sürtünürken çıkardıkları seslerden, böcekleri kımıldanışlarındaki tıkırtılardan tanımak zorunda olduğunu öğrenmiştir.

Sağa sola bakınır. Onlara karşı dikkatli olması gerektiğini iyi bilir. En ufak bir sesi kaçırmak günlerce acı içinde kıvranmasına neden olabilir. Bu yüzden her seste başını sert hareketlerle sesin geldiği yöne çevirir.

Gölün kenarında dolaştıklarını fark eder. Dirseklerini karnına doğru çekip büzüşür. Onlardan kurtulmaya çalışırken kendilerine dokunduğu zamanlar olmuştur ama gerçek biçimlerini ilk defa görmektedir. Gördükleri onu bir süre daha gölün içinde tutar.

Hayvanlar üzerine doğru gelmek bir yana, ondan uzaklaşmakta hatta düpedüz kaçmaktadırlar. Seslerini duyunca kaçacak delik aradığı bu canlılar, meğer ne kadar da korkak ve acizdirler. Hele şu yılanlar. Ne kadar da kısadırlar. Oysa karanlıkta yaşarken onların dev bir yaratığın kolları olduğunu, bu kolların kendisini yakalayıp devin ağzına taşıyacağını düşünmüştür. Gerçek sanılan biçimlerin gerçeğin biçimlerinden daha ürkütücü olduğunu fark edince keyiflenir.

Aydınlığın cesaretiyle doğrulur. Derin bir nefes alır ve elinde meşale gibi tuttuğu bir demet yosunla gölden çıkıp mağarada gezinmeye başlar. Gölün biraz ilerisinde yattığı oyuğu görür. Mağaranın en güvenli yeri burasıdır. Ama karanlığın uykusu huzurdan epeyce uzaktır. Uyurken böceklerin seslerini duyduğunda oyuğun dibine kadar sokulup kedi gibi kıvrılmak zorundadır. Karanlığın dünyasında uyumak da ayrı bir iştir. Çünkü uyumak demek genellikle yanında taşıdığı sivri bir taşı başucuna bulundurmak ve tıkırtılar iyice yaklaştığında taşla böcek kovalamak demektir. Her şeye rağmen bu oyuk aydınlığın hayal edildiği bir düşler yatağıdır ve şimdi de düşlerindeki gibi meraklıdır.

Duvarın içindeki derin boşluğa ışığı doğrultur. Oyuğun dibini iyice görebilmek için biraz içeriye girer ama girmesiyle çıkması bir olur. Aydınlık oyuğun dibine ulaşır ulaşmaz karanlığın sakladığı bir böcek dışarı fırlamıştır. Adam korkuyla geriye çekilir ve yere düşer. Ama elindeki ışığı bırakmaz. Doğrulur ve ışığı duvara doğrultur. Avucunun içine sığacak büyüklükte bir böceğin duvarda kaçarak uzaklaştığını görür. Elma ısırır gibi insanın etine yapışan bu böcek sanki biri onu ısıracakmış gibi kaçıyordur. Hınçla doğrulan adam elindeki ışıkla, böceğin arkasından onu kovalamaya başlar. Dişlerini sıkıp dudaklarını gerdikçe gözleri kısılır, gözleri kısıldıkça kaşları çatılır. Aydınlıktan önce hiç bu kadar cesur bir öfke duymamıştır. Elindeki ışık bir isyan bayrağı gibi kıvılcımlar saçmaktadır. Nefes nefese kalıncaya kadar duvar boyunca ilerleyen böceğin peşinden koşturur. Ancak böcek kaçarak gözden kaybolmuştur.

Yorgunluğu onu biraz sakinleştirir. Mağara yaşamının sıkıntısıyla sakalını çekiştirip dalgın dalgın etrafta dolaşıyordur. Neyse ki hayatta kalmanın tek sevinç kaynağı olduğu böyle bir yaşamda her şeye iyi tarafından bakmayı alışkanlık edinmiştir. Böceklerden kurtulamamıştır fakat hiç olmazsa neye benzediklerini görmüştür. Görmek ne kadar da güzeldir. Aklına kendini gördüğü çizimler gelir. Görme sevinci garip bir şekilde ona gölgelerini çizme ihtiyacı duyurmuştur. Ruhundaki heyecanı çizerek dışarı çıkarmıştır. Ancak bu sefer onda sıkıntı yaratan heyecan sevinç değil öfkedir ve bu öfke ruhunu kemirmektedir. İşte böyle bir anda, dudaklarının derisini koparıp koparıp tükürürken aklına aynı yöntemi kullanmak gelir. Öfkeyi resme dönüştürecektir. Bunu düşünmenin bile böcek kovalamaktan daha zevkli olduğunu hisseder.

Yanındaki duvara böceğin resmini çizmeye başlar. Öylesine hiddetli çizmektedir ki duvarı kazıyan taş kum gibi erimekte, taş eridikçe yerine yenisi gelmektedir. Aklında kalan her şeyi çizimlerine ekler. Heyecanı yatıştığında biraz geriye çekilir ve çizdiklerini seyreder. Kalın çizgili bir gövdenin etrafından diken gibi çıkan bacaklar görünmekte, baş kısmı ok gibi iki antenle delinmektedir. Resmini bitirmiştir. Oldukça keyiflidir. Bu duyguyu kaybetmek istemez. Yaratma açgözlülüğüyle doludur. Görmek, çizme ihtiyacı duyurmakta; çizmek görmeyi kışkırtmaktadır.

Kaçırdığı böceği bulmayı planlar. Ancak bu iş hiç de öyle kolay olmayacaktır. Hem ışık hem böcek hareket ederse gölge yakalamak imkânsız hale gelir. Işık dursa böcek kaçsa gölgeler de kaçar. En iyisi böceğin yavaş hareket ettiği bir anı yakalamaktır. Değişkenler içinde yavaş değişeni bulmalı ve ışığın konumuna göre değişen göreli çizimlerden böceğin mutlak görüntüsüne ulaşmalıdır. Bu amaçla onu bir köşede kıstırıp ışığı hareket ettirerek gölgeleri yakalamayı ve çoğaltmayı düşünür. Ama yaşamın değişmezlerini yakalamak zor iştir. Dikkat, sabır ve birikim ister. Deli gibi koşturmak yerine mağarada ağır ağır gezinmeyi tercih eder.

Az sonra aradığı fırsatı yakalar. Böcek, belki yorulduğundan belki de ışığın peşini bıraktığını fark ettiğinden duvarda hareket etmektedir. Adam ilerde bir karaltı halinde duran böceğin epeyce uzağındadır. Onu ürkütmemek için usulca yerden bir taş alır ve yine aynı özenle yavaş yavaş böceğe yaklaşır. Ancak böcek tehlikeyi hisseder, oldukça dar bir yarığa girer. Adam böceği kaçıracağı düşüncesiyle yarığın önüne gelir, ışığı tam üzerine tutar. Böcek, yarığın sivrileştiği yere kadar ilerler; fakat orada sıkışıp kalır. Gövdesinin yarısı dışarıda yarısı içerdedir. Bu hareketle neredeyse kımıldayamaz hale gelir. Adam böceği yakalamayı düşünür. Fakat yaklaştıkça böceğin kaçmak için harcadığı çabanın arttığını ve eğer acele etmezse hem böceği hem de gölgeleri kaybedeceğini fark eder. Gerçeğin gölgeleri böcekten daha değerlidir. Bu yüzden böceği yakalamaktan vazgeçip hiç vakit kaybetmeden hayvanın biraz ilersine düşen gölgelerinin etrafını çizmeye başlar. Aydınlık, böceğin gölgesinde hızlıca çizilen karanlıklara dönüşür. Ancak bir süre sonra yarıktan kurutulan böcek kaçarak gözden kaybolur. Neyse ki adam yakaladığı her gölgeyi duvara işlemiştir. Böceğin karşısında hareket eden ışık, gölgeleri çeşitlendirmiş ve böylece gerçeğin farklı doğruları duvara sabitlenmiştir. Adam böceği çabuk kaçırdığına üzülür ama çizimlerine baktığında, onu böceğin gerçekteki biçimine ulaştıracak çeşitlilikte doğru görüntüler yakaladığını fark eder.

Bütün bu koşuşturmaca adamı iyice yormuştur. Acıkmış ve susamıştır. Geri dönüp balık avlamalı ve su içmelidir. Gölden epeyce uzaklaşmıştır. Işığı havada tutmaktan kanı çekilmiş kolları daha da beyazlaşmıştır. Saçı sakalı ter içindedir. Sık sık yaşadığı heyecanlardan bedeni bitkin düşmüştür. Bir süre sonra göle ulaştığını fark eder. Zihni de bedeni de yorulmuştur. Bitkinlik içinde soğuk suya girer ve biraz su içtikten sonra diz çöküp, gölden kopardığı başka bir yosunla balıkları beklemeye başlar. Işığı gören balıklar, yem olarak kullandığı yosundan değil de ışıktan bir parça istiyormuş gibi etrafında toplanırlar. Adam bu bolluk içinde midesini doyurmayacak küçük balıkları bırakıp büyüklerini arar. Eskiden yakaladığı hemen hemen her balığı yerken şimdi içlerinden en kocamanlarını seçmektedir. Aydınlığın bereketi yaşamın her noktasına ulaşmıştır ve büyük bir balık yakalaması fazla uzun sürmez. Daha önce hiç bu kadar iri bir balıkla karşılaşmamıştır. Ama her gün yediği balıkları ilk defa görmektedir. Demek böyle kocaman gözlü, kahverengi, kaygan et parçalarıdırlar.

Sudan çıkar. Duvarın dibine doğru ilerler. Işığı balığa yaklaştırır. Balık adamın elinde çırpınırken parlak vücuduna vuran ışık, güneşin değdiği ayna gibi yansımalar yaratmaktadır. Bu, adamın çok hoşuna gider. Her iki elinde de aydınlık vardır sanki. Belki de hiçbir zaman böyle büyük bir balık yakalayamayacaktır. Bu yüzden hiç vakit kaybetmeden resmini çizmek ister. Balık arada bir solungaçlarını kıpırdatır ama havasızlıktan bitkin düşmüştür. Onu duvarın bir çıkıntısının üzerine koyar. Hemen oracığa gölgelerini çizer. Sonra da onu afiyetle yer. Çok mutludur. Işık saçan canlılar sayesinde kendi gölgelerini tanımış, canlılara ışık saçmakla onların gölgelerine ulaşmıştır.

Gölgelerin tamamını gözden geçirdiğinde fark etmiştir ki onlarda canlılardan gelen ışığın ne kadar payı varsa adamdan gelen ışığın da o kadar payı vardır. Gölgeler yaşamın ve adamın ortak yapıtıdır. Adam böylece mağara yaşamındaki yerini keşfetmiştir. Canlılar ona kendini tanıtmış, o da canlılarda kendini tanımıştır.

Mağara yaşamını bilmese, duvarlardaki resimler ona ürkütücü ve hatta anlamsız gelecektir. Elinde ışıkla gölgedeki gerçeği ararken karanlıktaki aydınlığa ulaşmıştır. Artık gerçeği biliyordur ve bu yüzden de ondan korkmuyordur. Aydınlık ona hem kendisinin hem de mağara yaşamının karanlığını göstermiştir. O da karanlıklardan yola çıkıp gerçeğin aydınlığına ulaşmıştır. Hatta tedirginliği öylesine dinmiştir ki balık avlarken kendisini ürküten yosunlara şimdi sıkıca sarılmakta, aydınlığı kucaklamaktadır.