Öykü

Savrulan

Yok yer ve yok zamanda bir kadın doğmuş aniden. Pek beklenen şey olmadığından ve çocuk da ailede pek istenmeyen bir şey olduğundan gerek, kimse pek oralı olmamış. Sadece en büyük kardeş, tüm gece gülüp durmuş. Sanıyorum bunun nedeni ailede her doğanın gülünç bir kaderi olduğundan ya da bu doğum hadisesine anlam veremediğindenmiş. Küçük kadın bu büyük kardeşi tanıma fırsatı bulamamış zaten, diğerleri gibi o da yuvadan erken uçmuş.

Kala kala elinde yaşlı bir valide ve daha yaşlı bir baba kalmış. Bu sarışın, saçlarını sürekli arkadan sıkı bir topuzla birleştiren annenin; başparmak toprakta, serçe parmak arşta kocaman elleri varmış. Geveze bir papağan gibi durmadan bahtım kara, bahtım kara diye sayıklarmış. Bu karalık kendi annesinin ona emanet ettiği karalık mı yoksa kendi kızlarına zorla vermek istediği karanlık mı hiç bilinmezmiş. Çünkü bu karanlığa sebep olacak zerre miktar dert yokmuş ömründe.

Baba deseniz ah sürekli bir bukalemun misali renkten renge bürünür, karısının karşısında ve yanında mütemadiyen kafasını duvarlara çarpar dururmuş. Bu adamın uzun parmaklı elleri o kadar becerikli, çalışmaktan da bir o kadar kuruymuş ki şaşarsınız. Bu maharet sahibi eller, hayatının akan kan misali parmak uçlarından kayıp gitmesine engel olamamış. Ömrünün sonunda geriye kalan tek şey de kasıklarındaki tüylerden kendi kendine türeyen sıçanlarmış. Ve o sıçanları görmemek için kafasını duvarlara vurup duruyor zerre miktar da kanı akmıyormuş.

Ailede kan tabii önemli bir mefhummuş, anne ayrı baba ayrı evlatlar ayrı nice kan ve gözyaşının sahibiymiş. Bu zengin aile fertlerinden her biri geceleri uyanır, paçalarından bellerinden hışımla yırttıkları çaput parçaları ile hayat artıklarını temizler dururlarmış. Bunun neticesinde de çırılçıplak, kir pas kaplı bedenleriyle taze sabahı karşılarlarmış.

İşte bu derece mesut bir aileye doğan kadın uzun süre tüm bunları tasa, ardından da şans bellemiş. Bu şansıysa ailenin hep elini değdirdiği fakat asla avuçlamadığı sanatlara meraka yormuş. Yalnız kadir mevladan sual olunmaz fakat ellerinin küçüklüğünden, çabucak soyulan teninden ve en minik kıymık batmasında asırlarca ağlayacak yetersizlikteki halet-i ruhiyesinden bu yolla da yaralarına deva bulamamış.

Sonunda doğduğu gece çok gülen ağabeyi gibi kendi de bu evden kaçma yolunu tez zamanda bulmuş ve kaçar kaçmaz daha ilk dönemeçte bir sansarla karşılaşmış. Sarı tüyleri güneş altında altın misali parıldayan sansar kaçıp, koşup, sıçrıyormuş. “Ölmek yok, ölmek yok, bana ölmek yok” diye bağırıp duruyormuş. Kadın sansarın enerjisinden, hayat hevesinden, hırsından çok etkilenmiş, düşmüş peşine. O kadar uzun süre bu sözde ölümsüz sansara yarenlik etmiş ki sansar onun padişahı olmuş. Artık bu küçük kadın da “sana ölüm yok, sana ölüm yok, ölüm yok sana” diye tüm kuvvetiyle bağırıyormuş. Herkes bilir ki azıcık belini eğmekle tamamen secde etmek arasında öyle aman aman bir fark yoktur. İnsan o raddeden sonra köle olabilir ve bu kölelikten başka yolu da artık göremediğinden kaderine razı olur. Ama şunu unutmamak ve hayatın her safhasında tekrar ve tekrar hatırlamak mühimdir, köleler köleliği kabullendiği kadar padişahlar padişahlığı kabullenemez, zira gözleri hep daha fazlasındadır. Tuttukları köleleri, bir başka padişahın köleleri tarafından yapılanları yıkmaya yollarlar. (Olan hep kölelere ve onların emeklerine olur.) Bu talepkâr kötüler camdan gözleriyle yangınlar çıkarır ve ilk yaktıkları da her zaman köleleri olur.

Yine bir gün küçük kadın, mini minnacık sansar sırtındayken ve beraber yürüdüklerini sanarken nihayet cebindeki ekmek kırıntılarını yoklamayı akıl etmiş. (Şükürler olsun!) Cebinde evinden kaçmadan önce türlü hileler tertip edip kendisine ayırdığı ekmek kırıntılarını yerinde bulamamış ve dönüp sansara hesap sormuş. Sansar sadece “Aptal aptal, sahip çıksaydın ya, aptal!” diye bağırıp durmuş.

Sansar bu dünyaya sansarlığını yapmaya gelmiş.

Sansardan ayrılınca yıllarca yalnızca yol aldığından ve tabiatında da yol almak kavramının olmadığını idrak ettiğinden kendine bir ev bulmaya koyulmuş kadın. Ve bula bula eski evinin çok daha doğusunda, cehennem gibi bir kuruluk ve kırmızılıkta bir hane bulmuş. Taşındığı günden itibaren yılanlar, sansarlar, sıçanlar basmış çok defa ruhunu, evine ev gözüyle bakamıyor bilhassa ayaklarını değdirdiği yerlerden tiksiniyormuş. Evin dışına çıksa daha beter, türlü mahlûkat etinden ısırıklar alıp kanatlarındaki tüylerini çalıyor veyahut bunu yapmadıklarında da baştan biriktirmeye başladığı azıcık ekmek kırıntılarına göz koyuyorlarmış.

Ama insan her şeye alışıyor, katlanamayacağını sandığı şeylere dahi nihayet gözlerini değdirmemeye başarıyormuş. Küçük kadın bu yeni alışkanlığı neticesinde daha az baş ağrısı çekiyor, çirkin bulduğu evine geldiği vakitlerde kanatlarını tarıyor ertesi güne daha iyi görünmesi için elinden geleni yapıyormuş.

Ama bu hayalperest ruh, romantik beyin kendine türlü yeminler etse de minik bir kalp çarpıntısına hiçbir dem ihtiyatla yaklaşmıyor, karşısındaki eşi olsun dostu olsun adeta “al, kanatlarımı istediğin gibi koparabilir, kalbimi göğsümden vahşice çıkarıp yerlere atabilir ve üstünde istediğin vakit tepinebilirsin” diyormuş.

Eh böyle ebleh kadınlara da acı çekmek yakışıyormuş.

Velhasıl kelam kadının kulağına kocaman bir dağdan fırtına kadar şiddette hissettiği uğultular gelmiş. Bu hoş sohbet sedanın merakıyla yanıp tutuşmuş olacak ki sevinçten hoplayıp zıplamaya başlamış. Ah demiş, keşke o uğultuyu alsam, eve kilitlesem ve her akşam artık o benim kanatlarımı tarasa diye içinden geçirmiş. Fark edilebileceği üzere şımarmayı, şımartılmayı çokça seviyor, ihtiyaç duyuyormuş. Ayrıca bu şımarık hanıma sahip olduğu hayat fazladan büyük geliyor, bunu paylaşma isteği ile yanıp tutuşuyormuş. Ah bir parçasını pastadan koparırcasına kolayca karşıdakinin eline tutuşturabilse ve hayatının o payını karşısındakinin ağzında, boğazında kayboluşunu izleyebilseymiş…

Nihayetinde yaşamının kendisine fazla gelen kısmını bohçasına koyup uğultulu dağa çıkmaya karar vermiş. Ama bu dağın doruğuna çıkmak ne zor, ne çetrefilliymiş. Sürekli eline, ayağına dikenler batıyor, bülbül gazellerini aratmayacak gama gark oluyormuş.

En tepeye ulaşmayı sonunda başardığında da hayal ettiği manzaranın bu olmadığını fark etmesi geç olmamış…

Karşısında arkası kendine dönük irice bir adam oturuyormuş. Kel başı bulutların üstünde kalıyor, yüzünün nerdeyse yarısını kaplıyormuş. Adamın büyük cüssesinden gördüğü kadarıyla önünde mislice kitap kâğıt duruyor, elleri kesik kollarıyla beceriksizce yükte hafif pahada ağır bu eserlerin yerlerini değiştiriyormuş. Bu canhıraş gayretinden anlaşılacağı üzere kendini dünyanın en mühim işini yapıyor saydığı belliymiş. Önünde gümüş bir çerçeveden ayna da varmış, sürekli yüzünü inceliyormuş gibiymiş. Tabii işin gerçeği hayatına gireceklerden zehir gözlü yılanlarmış gibi kokuyor, asla dönüp bakmaya cesaret edemediğinden bu yolu kullanıyormuş.

Kadın başta fısıldayarak, sonra bağırarak ve ardından da neredeyse haykırarak adamın yüzünü kendi yüzüne dönmesi için yalvarıyormuş. Adamsa arkasında oynanan trajediden bihaber kafasının çoğu bulutlarla sarılı oturuyor, uçlarından kanlar akan kollarıyla işiyle meşgul oluyormuş.

Kız hayatındaki her şanssızlık ve hayal kırıklığı için, doğduğu evden alıştığı üzere bunun da kendi beceriksizliği olduğuna kanaat getirmiş ve dağın doruğundan yavaş yavaş inmeye koyulmuş. Bu suçluluk hissinin tüm hayatına tesirini fark ettikçe boğuluyor, bir yandan da olur da geri çağırılır diye oyalanıyor ve düşünüp duruyormuş;

Kendimizden daha büyük, daha heybetli bir şeyle, mesela sanat aşkıyla bağlanmak, yek ahenk biçimde yürümek ve yürürken her dikende her çiçekte iz bırakmak bu kadar imkânsız mı?

Elindeki kendine fazla gelen hayat bohçası ile âşık olduğunu sandığı adamın yüzünden/sayesinde okuduğu ölçülü, allı pullu şiirleri ve adeta okuyucusuyla arasına mesafe koymak için yazılan satırları da yolda bırakmış. Oysa bu eserlerde dağdaki adamı keşfetmeyi, onun yansımalarını, zevklerini, özetle kendisini bulmayı ümit ediyor, bir insanı tanıma heyecanı katlanıyormuş. Ama şimdi bu dik yokuştan yuvarlanırcasına inerken bir adamı hiç kazanmadan kaybetmekle nice güzel eseri bitirme acısı birleşiyor, tek başlarına olduğundan daha fazla acı veriyormuş.

Her indiği dağdan sonra uğradığı diğer evine yeniden gitmiş kadın, bu evin en büyüleyici özelliği hep yuvarlandığı dağların eteğinde yer almasıymış. Mevsimlerin gelişinden sorumlu, hep mantıklı konuşup hep delilikler yapan bu anne tanrıçaya sığınmış yeniden. Anne tanrıça da hep aynı bıkkınlıkla onu dinlemiş, hep aynı bıkkınlıkla ve o davudi sesiyle küçük kadının dünya üzerinde o kadar da anlamı olmayan öyküsüne yorumlar yapmış. Bu esnada da önüne sıcak ekmek ve sıcak süt sürmeyi ihmal etmemiş. “Senin fırtına dediğin yeldi, yine şaşırdın. Yine şaşırmadım.” demiş.

Kadın o gece orada kalmış ve sabaha kadar anne tanrıçanın kambur sırtını, bembeyaz yerlerde sürünen saçlarını ve upuzun ayak parmaklarını incelemiş. Tanrıça ayaklarıyla yerdeki beyaz kedinin karnını okşuyor, kedi mest oluyormuş. Bu, ritüel edasıyla saat başı tekrar ediyor ve kedinin sıkıldığı zaman uzaklaşması, keyfi geldiği zaman dönmesiyle devam ediyormuş. Mevsimlerin gelişini korumaya çalışan tanrıça işi gerçeği evinde fazladan kalınmasını istemiyor, tek gerçek değeri olan evini sakınma işini her misafirin tahrip ettiğini düşünüyor, atlas gibi bir gün kambura dönen yükü bırakacağı zamanı bekliyormuş.

Kadın bu evden çıkarken anlamış ki kendine göre bir ev yok, yine anlamış ki kendinde de bir ev yapacak hüner yok. Bu hayattaki görevi aynı yerde dönüp durmakmış, bir ağırlığı yokmuş.

O bu dünyaya savrulmaya gelmiş.

Kendini artık kabullendiği zaman, bir anda kendinden çok daha büyük bir şeye dönmüş. Bedeni büyümüş büyümüş ve büyümüş. Yükseldikçe yükselmiş, arşa çıkmış, orda kalmış.

Artık dünyanın dahi üstündeymiş ve o çarpıştığı, kazandığı, çoğunlukla kaybettiği dünya ayağının altında bir topaç gibi dönüyormuş. Oradan hiç de büyük ve korkutucu değilmiş. Attığı her adımda bir devlerin dünyasına, bir ankalarla dost olmaya gidiyormuş. Her adımında yaş alıyor, her adımında kötü kalpli şövalyeleri alt etmeyi başarıyormuş artık. Ama her adımında kırışıkları derinleşiyormuş, hoş, bunu lütuf bilmiş. Gördüğü yılları heybesine atmış, yine heybesinden annesinden bahtı karalığı yerine istediği gecesefalarını, sarı turuncu kasımpatı tohumlarını sıkıştırmış yüzündeki çukurlara. Kendini çiçeklere gömen kadın her adımında dünyayı döndürmeyi, gecelere ve gündüze karar vermeyi, mevsimlerin gelişine yardım etmeyi görev bilmiş.

Diğer görevi de sansarları, başı bulut adamları, güzel anne tanrıçaları ve bahtı kara tavukları anlatmakmış. Tüm masalları yazan oymuş, tüm masalların sedef pelerinli kahramanı oymuş. Kötü oymuş, iyi oymuş.

İşin sonunda her şey unutuluyor, maziye karışıyor ve bir ince tebessümle anlatılacak mertebeye yükseliyormuş. Biliyormuş ki kendi için önemli olan herhangi bir bahsi; ölümü, aşkı veya hayvanları yazdığı zaman yarattıkları dertler küçülüyor, olaylar kendi tarihine karışıyor ve böylece de onları yenebiliyor, onlara sarılabiliyormuş. Kalp sızısı haline evrilen bu ciddi acılar önceye nazaran tahammül edilebilir kalıyormuş.

Masallar bu işe yarıyormuş.

Savrulan” için 7 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @KorkutHatun

    İlkparagrafta geçen “Bir kadın - çocuk - küçük kadın” aynı kahramanı ifade eden farklı söylemler olduğunu görüyorum. İfadesel olarak “özellikle” neden kadın olarak ifade edilmesinin belirli bir sebebi olup olmadığını sorguladım bir süre. Emin olamadım.

    Kimin elinde sanırım sadece yaşlı bir valide ve daha yaşlı bir baba kaldığını düşündüm, büyük kardeş mi yoksa küçük kadın mı? Büyük kardeşin kız mı erkek mi olduğunu göremedim, ancak aşağıdakini dediğin için kız çocuğu olduğunu düşünüyorum.

    Ayrıca, sansarla kaçma noktasına geldiğinde ona Küçük Kadın diyor olman okurken şaşırtıcı oldu, çünkü artık abiside evden kaçacak kadar büyüdüğünden onun artık büyük bir kadın olmasını bekledim. Hala aynı ifadeyi görünce acaba kahraman küçük bir kadın olarak mı doğdu diye düşündüm.

    Ya da kafam çok karışık, çözümleyemedim:) Çözümlemek ise çok da önemli görünmedi öyle akışına bırakıp içinde yüzdüm, hem iyi hem kötü karakter oldum, dünyada savruldum :slight_smile:

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. Merhaba @KorkutHatun

    Masalın içinde savrulmamak mümkün değil gibi gözüküyor. Baştan aşağı renkli, düş gücünüzün sağlam bir yansıması olmuş mentiniz. İçindeki ahengi çok sevdim, ironik cümleleri, metaforları. Absürt izleri. Bitmesini istemediğiniz öyküler olur ya, benim için de öyle oldu sizin anlatımınız. Herkes farklı bir şey görür, benim gördüğüm güçlü bir kadın masalı oldu.

    Kadın bu evden çıkarken anlamış ki kendine göre bir ev yok, yine anlamış ki kendinde de bir ev yapacak hüner yok. Bu hayattaki görevi aynı yerde dönüp durmakmış, bir ağırlığı yokmuş.

    O bu dünyaya savrulmaya gelmiş.

    Kendini artık kabullendiği zaman, bir anda kendinden çok daha büyük bir şeye dönmüş. Bedeni büyümüş büyümüş ve büyümüş. Yükseldikçe yükselmiş, arşa çıkmış, orda kalmış.

    Elinize sağlık

  3. Yorumların hep beni mutlu ediyor, senle burada karşılaşmayı seviyorum. Bu bir ritüel gibi, eski bir dostun evine ziyaret gibi. Seçki senin evin, benimse konuk olduğum bir yer. Biraz savrulduğum bir yer de bunun yanında. Ama sen iyi ki buradasın ve köklerin iyi ki derinlerde.

    Ben karakter ismi koymakta çok eksiğim inan, sıfatlarla falan işi kurtarmaya çalışıyorum. Yazdıklarım o kadar tanıdığım, içinde olduğum insanlar ki herkesin de benim gibi tanıdığını sanıyorum. Bunu düzeltmeliyim biliyorum.

    Sansarlara gelince, hepimiz onların yanında ufak tefeğiz. Onlar tüm çirkinlikleriyle içimizi boşaltıp bizi ufacık bırakıyorlar. Sansarları hiç ama hiç sevmiyorum! Hıh!

    Sonsuz sevgiler…

  4. İronik cümleleri ve absürtlükleri ne zaman kullansam benim de hoşuma gidiyor, sanki yaramazlık yapmışım ve bundan çok keyif almışım gibi hissediyorum.

    Öyküm seçki görselinin bir yansıması, dünyanın üzerine çıkıp adımlarıyla onu döndüren, savaştığı ve kaybettiği her şeyin üstünde olan bir kadın. Onu çizdim, onu yazdım. Bu romantikliğim ne olacak hiç de bilmiyorum, keşke bu kadar savrulmasam…

    İyi ki yorum yazdınız, güzel yorumlara benim kadar mutlu olan biri daha yok. En yakın vakitte iade-i ziyaret yapacağım, sevgiler…

  5. Bu arada söylemeyi unuttum çiziminiz bana Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler kitabındaki çizimleri hatırlattı. Sizin kadın kahraman da oradakilerden biri olabilirmiş :slight_smile:

    Sevgiler