Öykü

Yedinci Gün

Tanrı dünyayı altı günde yarattı… 

1. Gün ışığı yarattı. Cenneti ve yeryüzünü de yarattı.
2. Gün gökyüzünü yarattı.
3. Gün deniz ve karaları , otlarla ağaçları yarattı.
4. Gün gökyüzüne güneş , ay ve yıldızları koydu.
5. Gün balıkları ve kuşları yarattı.
6. Gün hayvanları ve adem ile Havva’yı yarattı.
Yedinci gün, tanrı dinlendi… 

Evler birbirinden o kadar uzaktı ki, Beykoz’un muhtelif yerlerindeki kapılara konan kırmızı X işaretlerine kimse dikkat etmedi.

İlk Gün

Manolya çıkmazı Öyümce mahallesi girişinde sağdaki ilk apartman Sarıkeş Apartmanı. Üçüncü katta sarışın, apartmandaki komşuların deyişiyle o yolun yolcusu, güzeller güzeli Emel Naci oturuyor.

İsmindeki Naci’yi kaldırtmak istememiş Emel. Herkes bilsin özünü. Utanacak ne var. 15 yaşında Akçakale Uğraklı köyünden ayrılmış. Daha doğrusu evden kaçmış. Çünkü ne köydeki diğer oğlanlar gibi keçi koyun gütmek istemiş, ne de anasının arzuladığı gibi köyden bir kızla evlenmek. Kahvede pişpirik oynayarak kıçına pamuk tıkayacakları günü bekleyen babasına bakmış. Sonra annesinin çamaşır suyu kokan kınalı ellerine. Sonra ablasının iki belik saçlarına. En çok ablasının saçlarını severmiş. Keşke dermiş benim saçlarım da böyle uzun böyle ipek gibi olsa. Bazen evde yalnız kaldığı nadir zamanlarda, ablasının sutyenini takar, düğünlerde giydiği döpiyesi üzerine geçirir, alçak ökçeli ayakkabıları giyer, acemice anasından babasından sakladığı ruj, far, allıkla makyaj yapar, saçsız başına bir yemeni bağlar sonra aynanın karşısında salım salım salınırmış.

Şehre geldiğinde yaşadığı zor günleri anlatmaya bu öykü yetmez. İstanbul, Naci’yi öyle bir lokmada değil sindire sindire aheste yutmuş sonra da güzeller güzeli Emel’i kusmuş. Emel’in saçları artık sarı, uzun, ipeksi.

O gün, üçüncü kata polisler geldiğinde, Emel Naci’nin başsız vücudunu buldular. Önü açık bluzundan dışarı fırlamış bir çift meme, kalçasının hemen üstünde toplanmış mini eteği, sütun gibi bacaklarının arasında öylece yatan penisi korkunçtan çok tuhaftı. Komiser Tufan okkalı bir küfür edip dışarı çıktı.

İkinci Gün

İlk olay mahallinden yaklaşık 20 km uzakta Örnekköy Mahallesi sakinlerinden emekli astsubay Hasan Efendi’nin altın madalyalı halterci kızının kolları kopuk cesedi, semt pazarının kurulduğu sokaktaki çöp tenekesinin içinde bulundu. Hatice, liselerarası halter müsabakalarında 3 yıldır rakiplerini geride bırakarak üst üste il şampiyonu olmuş, Türk Alman Üniversitesi’nden İngiliz Dili ve Edebiyatı bursu kazanmış, Türkiye şampiyonluğuna hazırlanıyordu. Sonra da ver elini Balkanlar. Hatice’nin şimdi elini verecek kolları yok. Kopartılmış. Bayâ, sanki kerpetenle yerinden sökülür gibi kopartılmış. Hatice çirkin ama çalışkan azimli bir çocuktu. Babasını hiç üzmedi. Anasız büyüdü. Babası da ona anasızlığını hiç hissettirmedi. Erkek gibi kızdı Hatice. Güçlü kolları vardı. Komiser Vedat, çöpteki cesedi gördüğünde, Hatice’nin ağzındaki dikişleri farketti. “Demek ondan”, dedi “bağıramamış.” Ana avrat sövdü.

Üçüncü Gün

Bahri Yaşar Yılmaz caddesi Görele mahallesi Zeliha Sultan apartmanı beşinci kattaki kedilerin, gece gündüz miyavladığından şikayet eden komşulardan gına geldi Rıza’ya. Yönetici olmayı hiç istememişti. Ah o ahmak karısı. Kapıcıya kapıyı kırmasını söylediğinde, Şule’nin ortadan kayboluşu üzerinden tam 7 gün geçmişti. Kimse bunun farkında değildi. O öğleden sonra, kırık kapıdan içeri tam altı kafa uzanmış bakıyordu. Kapıcı, kokmaya yüz tutmuş Şule’yi yatak odasında yatağın üzerinde iki göğsü muntazam bir biçimde kesilmiş halde buldu. Şule’nin silikonlu göğüslerini daha geçen hafta ellemiş olan birinci kat sakini sigortacı Arif Bey, 2 ay önce evlendiği yanı başında duran sevgili karısının yanında şaşkınlığını gizlemek için büyük çaba sarf etti. Oysa, birinin göğüsleri kesilerek öldürülmesi oldukça şaşkınlık yaratacak bir durumdu. Ama tabi Arif’in suçluluk duygusu o kadar baskındı ki, aralarındaki bu kaçamağın ortaya çıkmasından korktuğu için şaşkınlığını gizlemeyi uygun bulurken, genç bankacı Şule’nin en yakın arkadaşı olan, sigortacı Arif bey’in karısı Aysun gördüğü manzara karşısında bayılmadan önce, Arif’in bu kadar sakin kalmasına anlam veremeyip bu işin içinde bir tuhaflık var diye düşündü. Komiser Rıfat olay yerine gelip de ayılanları, bayılanları ve özellikle apartman yöneticisinin ahmak karısının cesetle selfie çekildiğini görünce cinler tepesine çıktı. Yardımcısı herkesi kovaladı. Komiser Rıfat komidinin üzerindeki defteri aldı. Kadının ertesi günkü ilk randevusu burun estetiğiydi. “Hassiktir” diye bıkkın bir sesle söylendi.

Dördüncü Gün

Beykoz Tıp Fakültesi hastane morgundan bir kadavra çalındı. O gün nöbetçi olan Emrah kız arkadaşıyla kavga etmiş, yanına bir şişe köpek öldüren ve 3 bira almış, ölülerin arasında oturup Motörhead’den Ace of Spades’i dinliyordu. Evinin balkonunda yetiştirdiği otlardan bir sigara sardı. İçmeye başladı. Telefon çaldı. Arzu. Sanki ne konuştuğunu kadavralar duyacakmış gibi, dışarı çıktı. Ağladı, küfretti, bağırdı, aşk ilan etti sonra yine ağladı. Arzu, “Allah belanı versin Emrah” deyip, telefonu yüzüne kapattı. Emrah telefonu duvara fırlattı. Telefon paramparça oldu. Morga geri döndüğünde, dün getirdikleri trafik kazası kurbanı genç Aylin’in çıplak bedeni orada yoktu. Emrah bunu fark ettiğinde saat sabah 7 idi. Komiser Kurt hiçbir bulguya rastlamadı. Sağlı sollu çıplak ölü bedenlerin arasında ileri geri yürüdü. Genç komiser cansız bedenlere bakarken istemsiz bir biçimde tahrik olduğunu fark ettiğinde “hay amına koyayım” diyerek lavaboya gidip o gün bütün yediklerini kustu. Yaptığı işten nefret etti.

Beşinci Gün

Koç Üniversitesi’nin kız futbol takımına nihayet girmişti. Beykoz Konaklarında oturuyordu Gülsel. Sırf takıma girebilmek uğruna, katıldığı yoğun antrenman programları yüzünden, İsviçre Alpleri’nde bir tatili, babasının bu çılgınlığı bırakırsa almayı söz verdiği BMW i8’i, arkadaşlarının ısrarla çağırdıkları okul partilerini, bir Patek Philippe kol saatini, limuzinde sevişmeyi ve daha birçok lüksü elinin tersiyle itmişti. Çok çalışmalıydı ve çalıştı da. Sevgilisi Fuat aynı üniversitenin amerikan futbolu takımının kaptanıydı. Kampa girmeden önce son bir kaçamak yapıp, Fuat’ın evinde buluştular. 2-3 kez seviştikten sonra, uyuyakaldılar. Cesetleri, Fuat’ın Kerem Görsev konserinden dönen annesi ve babası buldu. Fuat’ın boğazı kesilmişti. Gülsel’in belinden aşağısı kayıptı. Bu zengin muhitinde vakaya kimse bakmak istemedi. Komiser Sinan yanına, Almanya’nın kardeş seçilen Saarlouis şehrinden ziyarete gelen Komiser Joachim Häring’i de alıp olay yerine geldi. Manzarayı gören Alman “Şayze” deyip yere tükürdü.

Altıncı Gün

Akbaba mahallesi, Kent sitesi B blok No: 8’de hummalı bir çalışma vardı. Sabah saat 9.00 sularında kapı çaldı. Tevfik’in sipariş ettiği gökkuşağı renkli deniz kızı kuyruğu geldi. Devasa kuyruk en kaliteli pullarla örülmüştü. Kuyruğu getirenleri Tevfik içeri almadı. Kuyruğu yatak odasına götürdü ve salona işinin başına döndü. Etraf oldukça dağılmıştı. Kendine sade bir Türk kahvesi yaptı. Yanına da en sevdiği çifte kavrulmuş lokumdan iki tane aldı.

Özenle, hiç acele etmeden, büyük bir titizlikle, Emel Naci’nin muhteşem başını aldı, saçlarını öptü, kokladı, yere yatırdı. Genç kadavra Aylin’in narin bedeninin memesiz üst kısmını, Emel’in kuğu boynuna ekledi. Hatice’nin şekilli kollarını, Şule’nin silikonlu göğüslerini Freischütz operası eşliğinde vücuda dikti. Kahvesinden bir yudum daha aldı. Gülsel’in hâlâ meni kokan vajinasını temizledi, yarım bedeni diğer parçalara bir terzi özeniyle yerleştirdi. Aklına, zamanın Cumhurbaşkanı Sait Furkan Güllüsoy’a terzilik yapan babasının yanında geçirdiği çıraklık günleri geldi. Oğlum derdi babası bir gün sen de büyüyeceksin, ve o hünerli ellerinle hayatlar dikeceksin. Tıp fakültesini birincilikle bitirdiğinde, kep giyme töreninde babası en önde oturmuş sicim sicim ağlamış, gözlerinde annesinin utancını gizlemişti. Annesi, ipeksi saçları, dolgun göğüsleri, mükemmel hatlarıyla adeta mitolojiden fırlamış deniz kızı Marpessa kadar güzeldi. Ya da o yaşlarda Tevfik’e öyle görünüyordu. Çok çalışan babası, geceleri yanına sokulan annesi. Sonra bir gün her şey bir anda olup vermişti. Genç bedenindeki değişiklikleri ne babası ne Tevfik fark edebilmişti. Her gece ağlayarak beklerdi, kapının açılıp, deniz kızının içeri girip, yanına sokulacağı saati. Karşı da koyamazdı. Bir yanlışlık duygusu içini, beynini, gözlerini kemirip durur, ama sonra anne sevgisi üstün gelirdi. Bir gün babası beklenmedik bir saatte gelip kapıyı açtığında, Tevfik savunmasız 11 yaş bedeniyle koşup babasının arkasına saklandığında, deniz kızı tüm ihtişamıyla ayağa kalktığında, sonrası gizlenen bir ölüm, gizlenen bir hayat, gizlenen bir baba oldu. Kimse bir şey bilmedi.

Tevfik son dikişi de atıp eserine gururla baktı. Son yudum kahvesini aldı ve lokumundan son bir ısırık.

Yedinci Gün

Ve Tevfik bütün işlerinden dinlendi. Deniz kızını yatak odasına götürdü. Yanına uzandı. Saçlarını okşadı. Bir süre öpüp kokladı. Sonra kuyruğunu taktı. Arabasına atladı, deniz kızını da yanına yerleştirdi. Sarayburnu’na kadar sürdü. Yaklaşan polis sirenlerini duymuyordu. Arabayı park etti. Ceplerine taş doldurduğu trençkotunu giydi. Deniz kızını kucağına aldı, ellerini boynuna doladı. Yüzünü öptü. Son kez, elinde tuttuğu fotoğrafa baktı. Fotoğrafı kayalıkların üzerine fırlattı. Ve sonra kendini, deniz kızıyla birlikte yavaşça karanlık sulara bıraktı.

Beykoz civarındaki şüpheli cinayetlere bakan tüm komiserler Sarayburnu’na vardığında, denizin üzeri çarşaf gibiydi. Hepsi, Başkomiser Erdem’in omzu üzerine yerleşmiş, yerden aldığı fotoğrafa bakıyorlardı; İstanbul Akvaryumunda çekilen hatıra fotoğrafında mutlu bir anne- baba- çocuk, arka planda kocaman bir Deniz Kızı figürü, gülümsüyorlardı.

Başkomiser Erdem dönüp, omzu üzerindeki kafalara baktı. “Fesüphanallah” deyip bağırdı: “Lan lağım fareleri, siktirin gidin lan başımdan.”

Müge Koçak Güvenç

Uzun zamandır yazıyor, yazmaya çalışıyor, devam etmeye çalışıyor. Zaman değişiyor, dengeler değişiyor, hayat değişiyor, yazı kalıyor, o hala yazıyor. Deneme, yanılma, oradan, buradan, şuradan. Bir gün - büyüdüğünde - yazı projelerini gerçekleştirmeyi umuyor. Ziyaretçi sayısı parmakların sayısını geçmeyen iki blogu var. Bu kadar yazan, çizen, onca tanınmış, tanınmamış insan arasında kendisine nasıl bir pay düşer bilmiyor, çok da umursamıyor. Ne önemi var ki! Altı üstü hep birlikte eğleniyoruz canım..

Yedinci Gün” için 16 Yorum Var

  1. Merhaba. Kaleminize sağlık. Çok beğendim. Karanlık, baş döndürücü, sonunu bile bile gözlerinizi kaçıramadan takip ettiğiniz bir dram olmuş.

    Benzer şeyleri konu almışız bu sayıda. Zaten bir önceki öykünüzde tarzlarımızın uyuştuğunu düşünmüştüm, o öyküyü de çok beğenmiştim. :+1:

    İnsanın aklına ister istemez Se7en geliyor. :sweat_smile: Dini bir epigraf, yedi sayısı, ekstrem cinayetler… İster istemez düşündürüyor. Tabii filmle alakası yok öykünün.

    Ufak bir geri bildirim olarak öyküyü redaksiyonda daha uzun süre tutmanızı önerebilirim. Ufak tefek yanlış sözcük kullanımları ve anlam kaymaları tespit ettim. Bir kez daha üzerinden geçildiğinde silinecek pürüzler.

    Sonraki sayıdaki öykünüzü merakla bekliyorum. Görüşmek üzere. :+1:

  2. Seçki içindeki en iyi öykülerden biri olmuş, tebrik ederim :+1: Öykü, her bir olayın içine biraz daha girme isteği uyandırıyor, bu hem iyi hem de kötü sanırım :grimacing: Olayları biraz daha derinlemesine okumak istiyorsun (iyi tarafı) ama kısa kesildiği için tadı damağında kalıyor, hayal kırıklığı yaşıyorsun (kötü tarafı ama kurallar yüzünden böyle olmak zorunda tabi).

    Biraz daha uzun yazabilme şansın olsa mükemmel bir iş çıkacakmış, konu daha da uzun bir şekilde yazılmayı hakediyor :sweat_smile: Bir düşünün derim.

    Onun dışında elbette bazı cümlelerde anlam kaymaları, konu kopuklukları olmuş ama göze batmıyor, hata aramak için aradığında görüyorsun.

    Kısacası kaleminize sağlık, bir sonraki sayıda yine öykünüzü okumak isterim :relieved:

  3. Sevgili Müge,
    İyi bir polisiye okuyucusu olduğumu düşünürüm. Yazmak istediğim öncelikli dal polisiye. Bu yüzden öykünüzün damarlarımda bıraktığı uyanma hissini pek sevdim.
    Bakış açınız, yaratımınız son derece başarılı.
    Birkaç yıl önce, kaçırdığı insanları öldürüp dondurarak kendine aile yaratan bir adamı izlemiştim. Gerçek hikayeydi. Kendine insan parçalarından deniz kızı yaratan Tevfik, onu izlerken yaşadığım ürpertiyi verdi bana.
    Sonunda bir tık tempo hızlanmıştı. Belki intiharı biraz daha dolu dolu okumak hoşuma gidebilirdi.
    Tebrik ediyorum. Polisiye candır✌️
    Görüşürüz sonraki Seçki’lerimizde🌟

  4. Güne böyle bir yorumla başlamak çok güzel. Sizi şaşırtabildiysem ne mutlu :slight_smile:

    Beni tanıyan ve yazılarımı okuyan arkadaşlarımdan aldığım yorumlarından bazıları da buna benzer oluyor. “İçinden canavar çıkmış Müge! :blush:

    Ve “keşke” temenninize yürekten katılıyorum. Her şey güzel olsun ve olacak.

    Kolay gelsin
    Müge

  5. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Muge_Kocak

    Çok güzel düşünülmüş, bağlanmış ve her bir gün için seçilen suçun çevresindeki çember birbirinin üzerine oturabilecek bir şekilde düzenlenmiş. Böylece kahramanın karanlık geçmişi daha vurucu olmuş. Hazır yorumumu bu gizemin açıklandığı yere kadar getirmişken şöyle bir ekleme yapmak isterim.

    Bir zamansal düzlemde tam oturtamadığım bir konu var: Tıp Fakültesini bitirmesi aslında ilgili paragrafın sonuna daha çok yakışırmış gibi geldi. Böylece insan vücudu parçalarını hünerle dikmesini hem babasından gelen terzilik yeteneklerine hem tıp bilgisine bağlanabilirmiş gibi geldi. Ayrıca, bu kısmı vurgulamak için hikayedeki kurbanların "kolunun kopartılmasını"değil becerikli bir şekilde “kesilmesini” beklerdi. BU sayede belki polisin 7 gün içinde Tevfik’i bulmasının altını biraz daha doldurabilirdin. Böylece polis arabasının onu takip etmesini de nedensellik bağında kafamıza daha iyi oturtabilirdik.

    Bu günlerde izlediğimiz polisiye-suç-gerilim dizi senaryoları ayarında güzel bir hikayeydi. Gerekli motivasyon-sebep-olanak karakterde bulunuyordu.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz