Öykü

Adaletin Kanatları (Koruyucular)

Ben uçan insanların Kawingası Rolan. Galaktik imparatorluğa ilk karşı koyan ve sonrasında bir çığ gibi büyüyen isyanın tetikleyicisi. Seçilmiş, ayrıcalıklı bir halk olan bizler galaksinin en üst basamağında bulunan, koruyucular olarak adlandırılan halktık. Adalet getiren, savunan, onurdan başka hiçbir şeye hizmet etmeyen olmak için yüzyıllar boyu evrimleştik. Bizler devasa kanatlarımız, yenilmeyen bedenlerimiz ve kırılmayan irademizle galaksinin en kudretlileriyiz.

Başlangıçta bizde mükemmel değildik. İlk yapılanlar laboratuar ortamında üretilen birkaç cyborgtu. Titanyum bileşenli kanatlar ve yoğunluğu düşürülmüş özel alaşımlı iskelet gövdeye sahip bu yapay zeka takviyeli cyborglar, iyi birer muhafız olmak üzere tasarlanmış ve imparator IV. Leopold’ün hizmetine sunulmuştu. İmparator bu görkemli makinelerden oldukça etkilendi. Bu savaşçıların tek bir tanesi yüksek hızları ve zırhlı gövdeleriyle tam donanımlı bir tabur askere bedeldi. Ayrıca havadaki hareket kabiliyetleri sayesinde bir düzine avcı mekiğinden de daha tehlikeli…

İmparator bu askerlerin daha da geliştirilmeleri için araştırmalara yoğunluk verilmesini emretti ve bütçeyi artırdı. Daha sonraları titanyum kanatlar yerini genetik bir takım ayarlamalarla üretilen ve organik metal olarak adlandırılan bir bileşene bıraktı. Aynı madde iskelet yapısında da kullanılabilir hale getirildikten sonra vücudun kendisi tarafından üretilebilen ve onarılabilen bir yapı kazandırıldı. Böylece mekanik özellikleri aşan tamamen organik bir süper insan ürün oluşturuldu. Artık yeni nesil koruyucular bakım ve onarım uğraşları olmadan üretilebilecek ve seçkin birer asker olarak imparatorluğa hizmet edebilecekti. Ancak başlarda askeri bir araştırma üssünde çoğaltılmaya çalışılan bu suni askerler istenilen verimi sağlayamadılar. Yeter miktarda ve hızda üretim yapılamıyor ürün kalitesinde psikolojik ve teknik standardı yakalayamıyorlardı. Ayrıca eğitim masrafları, üretim maliyetini fazlasıyla aşıyordu. Elbette o dönem ki harcamaların miktarı tüm yüce divan lordlarının dikkatini çekmişti ve kimse durumdan hoşnut değildi . O güne kadar Devlet bütçesinden harcanan para 10 gelişmiş gezegenin bütçesini aşmıştı ve imparatorun fonun bir kısmını kendi şahsi hesabından karşılaması da hoşnutsuzlukları giderememişti. Aslında aynı hoşnutsuzluk İmparatorun kendisi içinde geçerliydi. Yüce divandakilerin haklılığının farkında olsa da bu muazzam askerlerden bir türlü vazgeçemiyordu. İmparator için onların gösterişi ve becerileri muazzam gücünün sonsuz temsilcisiydi.

Bir süre daha sesini kısmayı başarabilen yüce divan içerisindeki soylular, sonunda rahatsızlıklarını mırıltıların üzerine taşımaya başladı. Hatta divanda konu birkaç kez gündeme gelmiş ve ufak çapta tartışmalara neden olmuştu. Sorun oldukça ciddi bir hale geldiğinde ar-ge gezegeni sorumlusu ve bilim bakanı Aziz SUSSA bir çözüm sundu.

“Koruyucuları bir gezegene yerleştirerek onlardan yeni bir topluluk oluşturalım. Onlar evrenin doğal dengesinde ayakta kalacaktır.”

Zaten varoluşumuzla sarsılan biyoetik komitelerinde yer yerinden oynadı ciddi bir tartışma yaratan bu öneri sonunda imparatorunda baskısıyla kabul gördü. Maliyet avantajının yanında ürünsel kalitemizin arttırılabilmesi için yapay ortamda üretilmeyecek ve cam fanuslarda büyütülmeyecektik. Kolonileşecek tanrının her doğal yaratığı gibi bizde evlenecek üreyecek ve kendi çocuklarımızı eğitecektik. Böylece maliyetimiz neredeyse sıfıra inecek ve imparatora sadık birer kul olarak galaksinin her yerine dağılabilecektik. Tabi bunun için uygun yaşam koşullarını içeren ve gelişimimiz için gerekli bazı özel bileşenlerin tümünü bulabileceğimiz, sürdürülebilir yaşam içeren bir gezegen gerekiyordu. Uzun uğraşlar ve araştırmalar sonucunda öncülerin bulduğu K8Hezarfen gezegenine karar kılındı. Gezegene adını bilimde olduğu kadar kültürel açıdan da en üst seviyede olan SUSSA verdi. Eski yazıtlara meraklı olan SUSSA yapay kanatlarla ilk uçan insan olarak kayıtlara geçmiş Hezarfen Ahmet Çelebi adının gezegen için en uygun isim olacağını düşünmüş. Bunun yanında gezegenin ana dünyaya 3358 ışık yılı uzakta olması da tuhaf bir rastlantı çünkü bu sayı Hezarfenin o dönemki uzaklık birimiyle havada yol aldığı mesafeye denk geliyor. Bu efsanevi rastlantı gezegenimizle aramızdaki bağın ne kadar özel olduğunu hatırlamamız için nesilden nesile gururla taşınır. Gurur bizler için alışık olduğumuz, doğumumuzla birlikte atalarımızdan aldığımız yegane mirasımız. Evet gurur varlığımızın temelini oluşturuyor. Her hücremizi ayrı ayrı bir zırh gibi saran ve yüzyıllar boyu gözlerimizi kör eden bu duyguyu, kibirden ayrı tuttuğumuzu düşünürdük. Şimdiyse kibre kapılmadığımızı düşünürken tüm bedenimizin kibirle yoğurulduğunu anlıyorum. Şüphesiz ki buda imparatorluğun bizim üzerimize attığı görünmez prangalardan biriydi. Tamamen adil olduğunu adalet için savaştığını düşünürken adaletsiz davranmak çok da zor olmuyor, kapıldığın kibir gözlerini kör ediyor.

Gezegenimiz içerisinde daima uyum içinde olduk. Topluluk olarak birbirimize bağlı, bireysel olarak özgür bir hayat sürüyorduk. Elbette çekişmeler ve anlaşmazlıklar yaşanıyordu ancak hiçbir zaman kanunlarımızı çiğnemedik. Çiğneyemezdik çünkü adalet için yaratılmış olanın yaşamını yönlendiren kanunlardır. Çocukluğumuzdan itibaren varoluş amacımızla kodlandık. İmparatorluğun koruyucusu olarak varlık sürdük. Ağır eğitimlerden geçtik ve mükemmel birer asker olduk. Ama mükemmellik bizler için sıradan bir şeydi. Biz mükemmellik için değil daha öte bir şey için Kawinga olmak için yarışıyorduk. Kawinga olarak strateji, irade, savaş sanatları, zihinsel ve bedensel üstünlük gibi alanların biri yada birkaçından değil tamamı için en donanımlı kişi seçilirdi. Bir Kawinga kolay gelmezdi. Mevcut Kawinga gücünü yitirdiğinde bunu hisseder ve utanç içinde görevini bir Yeniye devrederdi. Bazen de Yeni, üstün yeteneklere sahipse Kawinga bunu içtenlikle kabul eder ve görevini Yeniye gururla devrederdi. Böyle zamanlar ırkımızın geleceği için en büyük onur olurdu. Tüm Kawingalar güçlerini yitirmeden önce görevlerini devredeceği bir Yeni hayal eder. Böylece ırkımızın sıçramasına katkıda bulunduğu kabul edilirdi ve tarihimize altın harflerle yazılırdı. Aksi taktirde unutulur giderdi.

Ben Kawingalığı ırkımızı en büyük sıçrayışla yükseğe taşıyan yüce Alkaidin görevini, gücünün zirvesinde olduğu bir dönemde devraldım. Bana bakıp ulu kılıcı verirken

“Böylesine bir gururu daha önce hiçbir Kawinga yaşamadı. Başka da hiç kimsenin yaşayabileceğini sanmıyorum” dedi. Alkaid Kawingaların en yücesi olarak bilinirdi. Şüphesiz ki sen bir gün dünyaya gelecektin ve ırkımız layık olduğu yükselişi yaşayacaktı bunu hep biliyordum. En büyük korkum ve umutsuzluğum seni tanımadan görevimden ayrılmaktı. Ne mutlu ki gücümün zirvesinde bu görevi artık sana bırakabiliyorum Yenilerin en yücesi” dedi.

“Sizden ulu kılcı alabilmenin onurunu hiçe sayıyorsunuz lordum” diye karşılık verdim ve böylece bu ağır yükü kanatlarıma yükledim.

* * *

Kawinga olduktan sonra imparatorun huzuruna çıkar ve ona 10 yıl hizmet edersiniz. Bu süre sona erdikten sonra Hezar’a döner ve imparator için kendi halkınıza hizmet edersiniz. Sizin yokluğunuzda eski Kawinga ilk idareci olarak yönetime geçer. Gezegene döndüğünüzde ise imparatorluk akademisinin başına geçer. Bu en büyük onurdur. En büyük mevki Kawingalık olsa da bizler için en yüce olan her zaman onurdur.

Kawinga olduktan sonra imparatorun yanına gönderildim. Huzura çıktığımda kanatlarım yerde ve başım önde bekliyordum. Beni inceleyen imparator ellerini hayranlıkla kanatlarımda gezdirdi. Heybetli vücudumu uzunca inceledi ve “Gerçektende muhteşem, yeni Kawinga” dedi. “Demek sen bitmeyecek olan gelişimin son ürünüsün”

Başımı kaldırmadan “Siz ne olduğumu söylerseniz ben oyum yüce yaratıcı”.

“Görevini biliyor musun?” dedi.

“Görevim size hizmet etmek yüce yaratıcı.”

Bedeninden yayılan tatminin kokusunu alabiliyordum. Yaratılışımıza kazandırılan özelliklerden biride insan bedeninin salgıladığı hormonların kokusunu alabilmekti. Böylece bir suikast yada planlanmamış ani tepkilere karşı önceden önlem alabiliyorduk. Saldırıların nereden geleceğine ya da ne şekilde geleceğini de hissedebiliyorduk.

Artık imparator beni yanından ayrmıyordu. Galaksinin her yerine onunla yolculuk ediyor, her durumdan haberdar ediliyordum. Hatta imparator uyurken bile beni yanından ayırmıyordu, kısa sürede daha güvende hissetmeye başlamıştı. Gün geçtikçe çok daha pervasız ve umursamaz davranmaya başlamıştı. Sanki ben onun yanındayken hiçbir şey ona dokunamazmış gibi davranıyordu. Böyle bir güven duygusu ile etrafında terör estiriyor, kimseyi gücendirmekten korkmuyordu.

Yıllar geçtikçe imparatorluğun işleyişini daha iyi kavradım. Adalet sembolü olarak öğrendiğimiz bu yapı halklarına hizmet etmek şöyle dursun, halkları arasında kurduğu bir kast sistemiyle birbirini ezen ve sömüren acımasız bir çarktı. Maden gezegenleri, köle gezegenleri, suç gezegenleri, genetiği değiştirilmiş ırklarla doldurulmuş yaradılışına uygun şekillerde hizmet veriyordu . İmparatorluk korsan trafiğini bile kendi kontrol ediyordu. Suç şebekesi liderleri özel yetiştirilmiş imparatorluk ajanlarıydı. İmparatora karşı işlenen suçlar hariç, tüm suçlar imparator adına işleniyordu. Tüm bu işlerden kazanılan krediler imparatorun kontrol ettiği bir fon aracılığıyla terör gruplarına kaçakçılık şebekelerine bağlanarak potansiyel riskler kontrol altında tutularak engellenmiş oluyordu. Bazı zamanlarda suç grafiğinin yükselişi askeri operasyonlarla engelleniyor. Dengedeli bir av avcı ilişkisi oluşturuluyordu. Oyunun iki tarafında da imparatorluk vardı.

* * *

Son birkaç yüzyıldır dünyalılar kendi yaptıkları yada androidlere yaptırdıkları zor işler için ürettikleri yapayları kullanmaya başladı. Artık akla gelebilecek tüm zor ve pis işleri yapaylar yapar hale geldi. Madenlerde sadece karanlıkta yaşayabilen, gözleri karanlıkta gören, beyni sadece verilen komutları eksiksizce yapabilecek kadar geliştirilmiş, sıcak soğuk dengesini ayarlayabilen kahverengi bir kürke sahip, kısa bacaklı, kalın ve uzun kollu, kazma gibi tırnakları olan Moraklar çalıştırılırken, su altında enerji incilerini yetiştirmek için şeffaf tenli, tek gözlü ve solungaçlarıyla süzdüğü su içerisindeki mikroorganizmalarla beslenen balıksılar olan Balglorlar kullanılıyordu. Ayrıca radyoaktif gezegenlerden değerli madenleri çıkarabilmek için geliştirilmiş Çernobil böceksileri ve bunun gibi gezegen türüne göre çeşitlilik gösteren pek çok yapay üretildi.

Tüm bu ırklar özel koşullar için tasarlanmış kendi gezegenleri haricinde üreyemeyen ve karşılıksız olarak imparatorluğa hizmet eden kölelerdi. Teknik işlevleri dışında eğitim verilmemiş bu zavallı köleler, yaşamlarını tamamen imparatorluğa adamıştı. Doğumlarından ölümlerine kadar kendilerine yaşam veren bu tanrılara minnetle hizmet ediyorlardı. Uzaylı ırkların hepsi kendileri için en şanslı ırk yakıştırmasını yapıyordu. Su altındakiler yukarıdakilere madenlerdekiler temiz havayı soluyanlara sürünenler uçanlara acıyarak bakıyordu. Bu ırkların hepsi sadece bize hayranlık duyuyordu. İlk yapılan bizlerdik ve bizim başarımız sayesinde onlar üretilmeye başlanmıştı. Bu onlarda bir minnet ve hayranlık duygusu oluşturuyordu fakat asıl hayranlıkları ana dünyalıların bize duyduğu saygıydı. Şimdi düşündüğümde o zamanlar onlarında insanlardan bekledikleri tek şeyin aynı saygı olduğunu anlayamamıştım. İnsanların tüm yaşamlarını sağladıkları bu ırklara tiksinir gibi bakmaları onlarda büyük bir hayal kırıklığı yaşatıyordu. Tıpkı babası tarafından sevilmeyen sürekli hırpalanan bir çocuk gibi derin acılar çekiyor ve bir gün sevilmeyi umut ediyorlardı. Peki bizim onlardan ne farkımız vardı. Bizde onlarla aynı amaca hizmet etmiyor muyduk doğumumuzla birlikte onlara sağladığımız güvenliğin bir rahatlatıcı baharattan, nükleer bir çekirdekten ya da bir enerji incisinden ne farkı vardı. Bizde onlar gibi imparatorluğa olan minnet borcumuzu ödemek için yaşıyor ve bu borcu ancak kanımızla ödeyince rahatlamıyor muyduk. İşte imparatora hizmet verdiğim 10 yıl boyunca farkında olmadan bu düşünceleri biriktirdim. Hizmetim sona erdiğindeyse imparatorun huzuruna çıktım.

* * *

“Demek sonunda görevini sonlandırdın koruyucu”

“Bu görevimin ilk aşamasıydı yüce yaratıcı. Bundan sonraki hizmetim imparatorluğa daha iyi koruyucular yetiştirmek olacak. İstemesem de hizmetinizden ayrılıp gezegenime imparatorluk adına daha faydalı olmak için gitmeliyim.” Yalan söylüyordum. Bu çürümüş düzeneğin içinden biran önce çıkıp gezegenime, onurlu olanların dünyasına dönmek istiyordum.

İmparator sanki ne düşündüğümü biliyordu. Kokusu hayal kırılığıyla doluydu benden vazgeçmek istemiyordu. O beni bir evcil hayvan gibi yanında gezdirmek ve etrafındakilerin beğenilerinden elde ettiği tatmini yaşamak istiyordu.

“Senin için özel bir yasa çıkarabilirim yüce Kawinga. Biliyorsun beni sınırlandırabilecek bir kanun yok.”

“Yüce yaratıcı o kadar ulu ve kudretlidir ki istediği zaman zamanı bile durdurabileceği söylenir. Ancak onun yüceliğinin sırrı fedakarlığıdır. O imparatorluğun imparatordan daha önemli olduğunu bilir. Ve bir Kawinga imparatorluğun iyiliği için görevinden sonra gezegenine dönmelidir. Üstelik benim yerime en az benim kadar iyi bir muhafızınız olacağından süpheniz olmasın.”

“Bunu göreceğiz” dedi. Memnuniyetsizliğini anlamak için kokuya gerek yoktu.

Alkaid’den yerime hezardaki en iyi koruyucuyu göndermesini istedim. Böylece yüce imparator beni uğurlarken memnuniyetsiz kalmayacaktı.

Hezara gitmeme iki standart galaksi günü vardı. Yerime gelen muhafızı tanıyordum akademiden mezun olduğum sene tanıştığım son derece zeki ve becerikli bir genç olan Ruyk. Görüntü itibarıyla benden bile gösterişli olan Ruyk’u gören imparator memnun olacaktı. Muhtemelen hem imparatorun muhafızı olarak hem de Hezar’ın yöneticisi olarak benden sonra görevi devralacak bu genci görünce halkıma olan gururum bir kez daha katlandı. Pırıl pırıl gümüş kanatları ve oyma heykellerimizi aratmayan bedeniyle bu Yeni, kanatları yerde önümde diz çökerek beni selamladı. O gün ve diğer günün öğlenine kadar Ruyk’la sohbet ettik. Bana Hezar hakkında pek çok şey anlattı ve gelecek hakkında konuşurken ben onu hayranlıkla dinliyordum. Irkımızın vardığı son noktanın temsilcisi bu genç konuştukça kendimden geçiyordum. Çocuk gelecek vaat ediyordu ve bana hayranlık duyuyordu.

Taht odasına girdiğimizde tüm divan nöbet devir töreni için oradaydı. Benim için gurur kaynağı olan Ruyk’u gören imparatorun memnuniyet kokusunu alınca gerginliğim geçti. Ruyk’un etrafında yavaşça dönen imparator bana bakmadan “Demek Kawinga… bana bu Yeniyi getirdin.”

“Size en iyi şekilde hizmet edeceğinden eminim yüce yaratıcı.“

“Bundan hiç şüphem yok Kawinga” dedi.

Memnuniyetinin artığını hissediyordum. Tören başlasın diye bağırdı aniden neşeyle. 10 yıldır taşıdığım muhafız kılıcını imparatora verdim. İmparator kılıcı aldı ve törensel sözleri söyledi.

“Kawinga Rolan seni nöbetinden azad ediyorum ve bu kılıcı bu Yeniye devrediyorum. Yeni bu kılıcı alıp ve benim için kanını dökmeye yemin ediyor musun.”

“Benim için onurdur yüce yaratıcı.”

“Benim için kanını dökmeye yemin ediyor musun”

“Tek arzum ve görevim budur yüce yaratıcı.”

“Benim için kanını dökmeye yemin ediyor musun”

“Yaşam amacım olan onurum üzerine yemin ediyorum yüce yaratıcı.”

“O halde bende seni hizmetime alıyorum” dedi. Ve muhafız kılıcını Ruykun göğsüne sapladı. Neler olduğunu anlayamadan donup kaldım. Ruyk hiç ses çıkarmadan bana acı bir tebessümle baktı ve oracığa yığıldı.

İmparatordan yayılan memnuyet kokusu dayanılamayacak kadar keskin bir hale geldi. Neşeyle bana bakan imparator

“Artık görevin bitti Kawinga. Gezegenine dön ve bana layık olabilecek başka bir koruyucu gönder. Cesedi alamazsın o benim ama istersen kanatlarını yanında götürebilirsin” dedi ve salonu terk etti. Bana verdiği dersin keyfiyle salonu terk ederken neşe dolu kahkahaları duvarlarda yankılanıyordu.

Ruyk’un kanatlarını alıp Hezar’a döndüm yol boyunca olanları düşündüm. Bunca asır gurur ve onur kandırmacalarıyla imparatorluğun uşaklığını yapmıştık ve kendimizi diğer ırklardan hatta saf kan insanlardan bile ayrı tutmuştuk ama şimdi görüyordum ki bizde birer oyuncaktan başka bir şey değildik.

Gezegene döndüğümüzde Ruyk’un yasını tutmak için inzivaya çekildim. Uzun uzun düşündüm imparatorluğun işleyişini, yapayların çektikleri eziyetleri, onur ve gurur kandırmacalarını, adalet yalanını… hissettiklerimi Alkaidle paylaştım ne yapmam gerektiğini sordum.

Bana “Kawinga olman bir rastlantı değil. Doğru olan içinde gizli ve cesurca içindekini kabullenmen gerek.”

“Bunun sonuçlarının ağır olacaktır.”

“Bir Hezarlı ne zaman sonuçlardan korktu. Biz imparatorluğun bize söylediği şey değiliz biz inandığımız şeyiz, biz olduğumuz şeyiz. Eğer biz adalet dağıtan olduğumuza inanıyorsak adalet dağıtmalıyız.”

“Peki bu isyan demekse”

“Eğer isyan demekse bizde isyan ederiz….”

Amacım sadece halkımı değil diğer tüm yapay halkları özgürlüğüne kavuşturmaktı. Artık imparatorun ve insanlığın değil, ezilmiş masum halkların koruyucusuyduk. Tüm galaksiye yayıldık, ezilenlere yanlarında olduğumuzu onların özgürlüğü için imparatora savaş açtığımızı gösterdik. Sadece kendi halkıma has olduğunu düşündüğüm onurun bu zavallı savunmasız ırklarda bizdekinden çok daha saf çok daha yüce bir hal aldığını gördüğümde duyduğum utancı tarif edemem. İsyan başladı yüzlerce yıllık barış boyunca yapay ırklarla refaha ulaşan insanlar yumuşamıştı. Hem savaş kabiliyetleri hem stratejik becerileri körelmiş, karşımızda kırılmaktan başka bir şey yapamamışlardı. Üstelik devamının geleceğinden yüzlerce yıl boyunca endişe duymayan insanlık ham madde stoklama gereği de duymamıştı. Bu süreç içerisinde yanımızda olan yapaylardan savaşabilecek olanları koruyucular tarafından eğitilmiş savaşamayacak olanlar greve gitmiş imparatorluğun hammadde sıkıntısına düşmesine neden olmuştu. Bu durum sonucunda imparator ne yapacağını şaşırmıştı. İçinde yüzdüğü kibir ve nefret duygusuyla gezegenlere saldırmaya başlamıştı. Ancak imparatoru ve generallerini 10 yıldır tanıyordum ve ne yapacaklarını daha onlar düşünmeden biliyordum. Saldırdığı gezegenler zaten destek kuvvetlerle donatılmıştı ve ardı ardına yaşanan başarısızlıklar sonucu yüce divan tarafından yapılan bir darbeyle görevinden alınmıştı. Binlerce yıl hüküm sürmüş Musk hanedanlığı artık son bulmuştu. Yeni imparator, yüksek lord Kavad tahta oturur oturmaz bir anlaşma için benimle görüşmek istedi. Kavad halkımızla yakından ilgilenen kültürümüzü sosyal yapımızı ve askeri-kültürel eğitimlerimizi ilgiyle gözlemleyen zeki, alçak gönüllü, sözüne güvenilir bir asilzadeydi. İmparatorluk hizmetinde olduğum dönemde dost olarak tanımlayabileceğim yakın ilişkilerimiz olmuştu. Ancak görevini her şeyin üstünde tutan bir muhafız olarak ben bu dostluğu belli sınırlarla korumayı yeğ tutmuştum. Görüşme talebini onayladım ve bir müfreze askerimle birlikte Aras4 gezegenine görüşmek için gittim. Görüşme yerine geldiğimde Lord Kavad beni saygıyla karşıladı. Bana koruyucuları azad etmeyi ve özgür bir halk olarak imparatorluğun yanında yer almamızı önerdi. Hatta askeri başarılarımızın takdiri niteliğinde yüce divan içerisinde bir koltuk bile teklif etti. Bunun karşılığında diğer halklar hizmetlerine devam edecek ve çalışmaları için gerekli kolaylıklar onlara sağlanacaktı.

“Peki çalışmak istemezlerse ne olacak” diye sordum.

“Böyle bir durum tabi ki söz konusu olamaz ancak onlara insanca muamele edileceğini garanti ederim”dedi.

“İnsanca…” diye tekrarladım.

“Bu kelimenin benim için nasıl bir anlam ifade ettiğinin farkında mısınız lordum?” dedim.

“Zaten bu zamana kadar yeterince insanca davrandınız. Beklide artık insan olmaktan vazgeçmelisiniz.”

Kavad gülümsedi.

“Korkarım dostum bu imkansız. Sizden kanatlarınızı kullanmamanızı istesem yapabilir misiniz.”

“O halde bize sunduğunuz koşulların tamamı tüm ırklar için geçerli olmadığı sürece isyan devam edecek.”

“Bunu görebiliyorum sevgili dostum ve buraya sana son bir şans vermek için gelmiştim. Bu cevabı vereceğini bilmeme rağmen kendimi bundan alıkoyamadım.”

“Anlıyorum lordum ve teşekkür ediyorum.”

“Bu gezegenden çıktıktan sonra güvenliğin için garanti veremeyeceğimi biliyorsun.”

“Biliyorum lord Kavad riskleri kabul ederek buraya geldim.” Kendime ve adamlarıma güvenim öylesine fazlaydı ki…

Gezegenden ayrıldıktan sonra Hezara gitmeden, bir saldırıya uğrama endişesiyle en yakındaki müttefiğimiz olan Zorga gezegenine yöneldik. Burası tulba enerji çekirdeklerinin çıkarıldığı yerdi. Bu çekirdekler uzay mekiklerinde ve mevzi torpidolarında kullanılıyordu. Stratejik açıdan çok önemli bu gezegende büyük bir tabur bulunduruyorduk. Gezegene giriş yapar yapmaz bir gariplik olduğu belliydi. Beni selamlamaya gelen bir bölük yoktu. Üstelik iniş alanı da boştu. İnişten sonra müfrezem ve ben temkinli bir şekilde mekikten indik. Etrafı kolaçan ederken askerlerimin tamamının katledilmiş olduğunu gördüm. Kanatları koparılmış, paramparça edilmiş kanlı vücutlar her yeri kaplıyordu. Gördüğüm manzara karşısında yaşadığım acının tarifi yoktu. Nasıl bir güç bu efsanevi askerleri yok edebilirdi. Birkaç saniye sonra cevapla karşılaştım. Siyah tüylü kızıl gözlü ve pençeli yaratıklar tarafından kuşatıldık. Bu yaratıklar herhangi bir stratejiyle saldırmıyorlar, gelişi güzel bir şiddet arzusuyla üzerimize atılıyorlardı. Aldıkları darbelerden hiçbir şekilde etkilenmeyen bu yaratıklar acı duymuyor sadece düşmanından akacak kana odaklanıyordu. Tamamen yok olana kadarda durmuyor sanki kodlanmış gibi üzerimize atılıyorlardı. Yetenekleri bizlerle kıyaslanamasa da sayısal üstünlükleri baskın geldi. Kayıplar göze alındığında bire on oranında bir üstünlüğümüz olmasına rağmen tüm müfrezem katledildi.

Tüm askerlerim yok edildikten bir süre sonra bende düştüm. Etrafımı kuşatmış bu askerlerden hala yüzlercesi vardı. Esir alındıktan sonra Kavad’ın karşısına çıkarıldım. Etrafımdaki yaratıklarına tiksintiyle göz gezdirdikten sonra hiçbir şey söylemeden uzun süre beni izledi

“Bana başka seçenek bırakmadın eski dostum.” dedi. Bunu kibirle söylememişti bedeninden yayılan kederin kokusunu hissedebiliyordum.

Ona nefretle cevap verdim “beni öldürsen de isyan sona ermeyecek koruyucular tüm ırkları özgürleştirene kadar durmayacak”

“Korkarım haklısın eski dostum. Bu nedenle seni öldürmeyeceğim, törelerinize göre bir Kawinga ölmeden veya görevini devretmeden yerine bir başkası geçemez. Öte yandan hayatta olursan seni kurtarmak için isyanı devam ettireceklerdir. İşte bu yüzden senden özür diledim eski dostum artık kanatların olmayacak ve sürgüne gönderileceksin.”

Neye uğradığımı şaşırmıştım kanatları olmayan bir Kawingayı kim takip ederdi. Bu utancı paylaşan koruyucular artık hiçbirşey yapamazdı. Bu bizim tarihimizin en büyük utancıydı.

* * *

Hapishane gezegeni Amis… Özgürlükleri engelleyen, adaletsizliğin muhafızı. Buradan kaçmanın imkansız olduğu söyleniyor. En azından bu düşünceyle buraya gönderildim. Bunu düşünmelerinin asıl sebebi gezegenin bir kafes şeklinde tasarlanmış olması değil. Tüm mahkumların birebir gözlenmesi ve her an kaçabileceklerinin hesap edilmesi. Hapishanenin asıl varlık amacı mahkumları burada tutmak, onların buradan kaçmasını engellemek değil. Burada asıl amaç mahkumların kaçma girişimlerini tespit etmek ve girişim daha planlama anındayken yakalayıp gerekli cezayı vermek.

Sürgündeki bu güruhun içinde politik suçlular, kaçakçılar, suikastçilerden oluşan bir ordu var. Kim olduklarını tamamen kabullenmiş, kendinden emin ama güvenilmez olan bu adamların bazıları insan bazıları da yapay ırklardan. Bu farklı suçlardaki farklı ırkların tek bir ortak özelliği var oda kendilerinden başka hiçbir şeye değer vermemeleri. İmparatorluğun onları sürgün etmesinin asıl sebebi de bu. Ne yapacakları asla kestirilemeyen bu insanlar kusursuz işleyen bu çarkta potansiyel risk teşkil ediyorlar.Aslında ironik şekilde buradaki düzeni sağlayan asıl unsur düzeni bozan bu güvenilmez karakterlerin kendi fıtratlarının aynının karşısındakinde de olduğunu bilmeleri. Böylece ortak çıkarlarda bile bir arada hareket edemiyorlar. Her biri kendi çıkarı doğrultusunda diğerinden bir şey istiyor ama bu istek sadece başka biri tarafından kullanayamayacak kadar zararsızsa dile getirilebiliyor.

Şimdi hepsi beni buradan bir çıkış kapısı olarak görüyor. Gezegene geldiğim gün mahkumlara bu durum açıkça bildirildi. Eğer herhangi bir kaçma girişimi gösterirsem bunu bildirene özgürlüğü verilecek. İlk başlarda yerli yersiz birçok hayali girişim ihbarı geldi. Tabi tamamı yalancı olan bu güvenilmez suçlular durumu ispatlayamayınca ağır cezalara çarptırıldı. Geldiğimden beri kaçma girişimimin ilk aşaması buydu, hiçbir şey yapmadan beklemek. Daha sonra biraz daha kurnaz olan bazıları kaçma planları ile bana yaklaştı kimi mantıklı, kimi saçma olan planlarını sonuna kadar dinledim ve hiç konuşmadan yürüyüp gittim. Bundan sağladığım çıkar, gezegen hakkında sormadan edindiğim bilgilerdi. Yıllarını burada geçirmiş bu zavallı mahkumlar gerçekçi olabilmek için gezegen hakkındaki tüm gözlemlerini benimle paylaştılar. Artık buradaki tüm güvenlik açıklarını tüm gardiyanların ve mahkumların zaaflarını biliyordum, adeta burada doğmuş gibiydim. Daha sonra bu güvenilmez yaratıkların gözlemlerinde haklı olup olmadıklarını incelemeye başaldım. Bazıları gerçek, bazıları abartılmış, bazıları da tamamen safsata olan bu bilgilerden damıttığım istihbaratlar sonucunda zaten sürekli bahsedileni gördüm. Burası galaksinin en korunaklı yeri. Buradan tek başına çıkmak imkansız bu özgürlük kapanından çıkabilmek için en az üç kişi gerekiyor. Üstelik benim kanatlarım bedenimden alındı. Kanatlarımızla dünyaya gelsek de kanatlarımız vücudumuzdan bağımsız yaşayabiliyor. Bu özellik tasarımımız sırasında kamuflaj ve suikast kabiliyetimizi arttırmak için geliştirilmişti. Kanatlarımızı çıkarıp normal bir insan gibi kalabalığa karışabilir hedefi ortadan kaldırdıktan sonra tekrar kanatlarımızı bir elbise gibi vücudumuza geçirip bölgeden uzaklaşabilirdik. Ancak kanatlar bedenden çok uzakta olursa ölüyordu ve kanatlar ölürse bir koruyucu yaşayamazdı. Bir Kawinga ölürse yerine bir yenisi gelirdi ve yeni Kawinga da isyanı benden devralarak onurumu kurtarmak için imparatorluğa savaş açardı. Bu nedenle benim hayatta kalmam imparatorluk için şarttı ve hayatta kalmam içinde kanatlarımda benimle birlikte buraya getirildi. Artık yapabileceğim tek bir şey kaldı kanatlarımı tek başıma geri almak ve bu esaretten kurtulmak. Ancak bu şekilde halkımı içine soktuğum bu utançtan kurtarabilirim.

Tek bilmediğim kanatlarımın nerede olduğuydu ve artık edindiğim istihbarat doğrultusunda saklanabileceği tek yeri de öğrenmiş oldum. Şimdi kanatlarımı alıp bana güvenmek zorunda bırakacağım 2 kişiyle buradan uzaklaşmalıyım.

* * *

Buradan çıkmak için gereken iki kişiden biri bir şifre kırıcı insan olan Zeha diğeri evrak işlerinde çalışan ve bir bataklık gezegeni gelişmiş anfibisi olan Aksolo. Bu iki kişiye güvenmememin sebeplerinden biri ikisinin de son haftalarda hayatta kalma konusunda sorun yaşamaları. İkisi de artık gardiyanların koruması altında değil. Güzel ve alımlı bir kadın olan Zeha kumar borcu nedeniyle sıkıntıya düştüğü bir anda baş gardiyanın cinsel birliktelik teklifini kibarca reddetmiş, ardından teklifinde ısrarcı olan adama sert bir kafa darbesiyle kararının kesin olduğunu açıkça belirtmişti. Hal böyle olunca birkaç hafta içerisinde cesedi radyasyon kazanlarında imha edilecekti. Politik bir suçlu olan Aksolo için ise burası dışarıdan daha güvenliydi en azından son 6 aya kadar. Anlatması uzun sürecek bir takım uğraşlar sonunda onu diğer mahkumlardan ayrı düşürdüm ve ona karşı uygulanan birkaç suikast girişimini bertaraf ettim. Ardından onu himayeme aldığımı anlayan diğerleri şimdilik ona ilişmiyor. Beni ele vermeyeceği inancınıysa minnet duygusuna değil hayatta kalma içgüdüsüne bağlıyorum. Çünkü buradan onsuz ayrıldığım anda korumam altından çıkacak bu mor tenli kurbağamsı tek başına özgürlüğüne kavuştuğu anda da bir takım düşmanları tarafından ölümcül karşılamalara maruz kalacaktı. Ayrıca benimle kaçtığı takdirde yaşamının sonuna kadar güvende ve refah içinde yaşayacaktı. Artık kaçış için her şey hazırdı.

Mahkumların bazı geceleri birbirlerinin hücrelerinde geçirmeleri alışılmadık bir durum değildi. Böyle zamanlarda ara bölmelerde kilit olmaz, gardiyanların izin verdiği hücrelerin kapıları açılır ve uygun görüşme ortamları hazırlanırdı. Tabi bu kolaylık aynı gece için sadece iki hücreye sağlanırdı. Hal böyle olunca her gün için ayrı bir açık artırma yapılır ve en yüksek meblağı ödeyen çift geceyi birlikte geçirirdi. Zeha gezegende sözü geçen bir kaçakçıyı ayartmış ve açık artırmada ödenen yüksek bir meblağla rezarvasyon işini ayarlamıştı. Durumu öğrenen baş gardiyan öfkeden deliye dönmüş ve kaçakçıyla zehaya bir ders vermeyi planlamıştı. Bu çöplükteki en yetkili kişi olan adamın vereceği tepkiyi öngörmek çokta zor değildi. Tam planlandığı gibi kaçakçıyı boğazladıktan sonra diğer gardiyanlarla birlikte Zeha’ya hak ettiği dersi vermek üzereyken hücrede beliren Aksolo daha önce bayılttığı bir gardiyanın silahıyla 4 gardiyanı basitçe etkisiz hale getirdikten sonra baş gardiyana yürümesini kibarca rica etti. Aksolo bazı akşamlar gardiyanların özel temizlik işleri için hücresinden çıkarılırdı ve o gecede hücrelerden biri kan gölüne dönecekti. Aksolo ve zeha tüm bölümlere giriş yetkisi olan adamla hücreme geldi ve beni dışarı çıkarttı. Ardından hep birlikte kontrol odasına gittik. İçeridekileri de etkisiz hale getirdikten sonra tüm hücre kapılarını açmasını söyledim. Kapıların açılmasıyla tüm mahkumlar etrafa saldırmaya başladı. Bu muazzam karışıklıkta herkesin düşündüğü şey bir kaçış mekiğiyle gezegeni terk etmekti. Ana hapishane binasındaki karışıklık diğer bölümlere de sıçramıştı. Tüm gardiyanlar isyanı bastırmaya çalışırken kanatlarımın bekçiliğini yapan katliamcılar hemen hücreme doğru yola çıkmışlardı. Kanatlarım merkez bölgedeki jeotermal su kaynağının altında bir fanusta saklanıyordu. Burayı bulmak çok zor olmadı. Edindiğim bilgilere göre Katliamcılar bu bölgede yoğunlaşmıştı ve kanatlarımın hayatta kalabilmesi için yüksek sıcaklıkta saklanması gerekiyordu. Su yatağının başına geldiğimde 3 katliamcının hala orada beklediğini gördüm. Yüksek sıcaklık altında ve yoğun basınçta hayatta kalabilecek biyolojik donanıma sahip Aksolo’ya kanatları getirmesi için işaret verdim. Zeha’nın daha önceden hazırlamış olduğu şifre bükücüyü de alan Aksolo hemen suya daldı. Katliamcılara karşı hiçbir şansı olmayan Zeha’ya saklanmasını emrettim. Tam bu sırada katliamcılar beni gördü. Nefret ve kana susamışçasına üzerime atıldılar. İlk ikisi aynı noktadan bana saldırdıkları için basit bir savunmayla kenara çekildim. Birinin kanadını yakalayıp bağlantı noktasından kırdım. Hızlıca atılıp diğerinin boynunu ters yönde büktüm. Hemen saldırmak yerine önce izlemeyi seçen üçüncü katliamcı bıçak kadar keskin kanatlarıyla üzerime saldırdı ve gögsümde derin bir yarık açtı. Bunu fırsat bilen kırık kanatlı zehirli pençeleriyle üzerime atıldı. Ancak üzerime atılmasıyla havadaki arkadaşının saldırısını bloke etti. Artık pençelerinden uzak durmaya çalışıyor ve onu havadaki ile aramda kalacak şekilde pozisyon alıyordum. Durumdan sıkılan üçüncü arkadaşının üzerine dalışa geçti ve tek bir kanat darbesiyle kafasını biçti. Aynı sonun benim başıma gelmemesi için sürekli hareket halinde bir o yana bir bu yana kaçıyordum. Sonunda köşeye sıkıştım ve artık benim için son gelmişti. Tam bu sırada Zeha’nın baş gardiyanın gövde delici tabancasıyla silah boşalana kadar yaratığa ateş ettiğini gördüm. Sinirlenen katliamcı bir an beni unutmuştu. Zehaya doğru dalışa geçti ve güçlü bir göğüs darbesiyle onu karşısındaki duvara yapıştırdı. Tam bu anda Aksolo’yu gördüm şifre bükücü işe yaramıştı. Kanatlarımı gördüğümde duyduğum özlemin tahminimden de fazla olduğunu anladım. Sırtıma yerleştirmemle birlikte havaya kalktım, iyice yükseldikten sonra katliamcının hizama gelmesini bekledim. Birkaç saniye birbirimizi nefretle süzdükten sonra ikimiz de birbirimize doğru atıldık kanatlarımız ileride tüm gücümüzle birbirimize saldırdık ve kanatlar çarpıştı benimkinin yanında zayıf kalan kanadı boynuyla birlikte katliyamcıdan ayrıldı.

Hemen Zehanın yanına gittim yaşıyordu. Onu ve Aksolo’yu alıp geldiğimiz mekiğe bindirdim. Zeha tüm güvenlik sistemini çökerttiği için gezegenden çıkışımız kolay oldu. Diğer katliamcıların bir kısmı gezegen içerisinde beni arıyordu bir kısmıda zaten kaçmakta olan mekiklere saldırıyordu. Yüzlerce mahkum gezegeni aynı anda terk ettiği için birazda şansımızın yaver gitmesiyle gezegeni terk ettik. Hezarlıların onuru kurtuldu ve beni yüce Kawingaları olarak karşıladılar. Dönüşümle birlikte daha önce isyana katılmayan ırklarda bize katıldı. Ve ben bugün tüm temsilcilere sesleniyorum.

Hezarın değil tüm ırkların Kawingası olarak kendimi hizmetinize sunuyorum. Artık Hezarın kanatları ezilenler için çırpacak. Tüm uzaylı ırkların özgürlüğü için dünyalılara savaş ilan ediyorum.

Adaletin Kanatları (Koruyucular)” için 5 Yorum Var

  1. Merhaba Mustafa, öykü için bayağı emek harcamışsın ama çok fazla detay, düzen, rütbe, işlev anlatmışsın. gezegene ve ırklara dair çok şey anlatmışsın. Önerim bu tarz bir şeyler yazarken bir olay içinde ufak ufak versen daha iyi olurdu. Yani okuyucu bir anda bu kadar detay ve işlev istemez. Olaydan kopar yani.
    Ufak tefek yazım hataları olmuş ama o hepimizde oluyor. Dikkat edersin.
    Kalemine sağlık. Daha iyilerinde görüşmek üzere

  2. Selam,
    Şimdi Erdoğan’ın yorumunu okuyunca “Evet, gerçekten bunlar doğru tespitler” desem de bu yorumu okumasaydım belki de farklı düşünürdüm diyerek sana kendi çapımda geniş bir kredi açıyorum.

    Bir kere hayalgücün muazzam. Onca ırk, gezegen, rütbe, tarih vs. kolay kolay uydurulabilecek şeyler değil. Olay örgüsü konusunda ise bir iki tespit yapmama izin ver.

    Bu pek edebi olmayacak daha çok bir sinemasal tabir olacak ama öykü sanki bir geniş plan bir yakın plan yapıyor öykün. Önce geniş bir betimleme, açıklama sonra yavaş yavaş yakın plana geçme ve en sonunda hapishaneden kaçış da artık ultra yakın plan. Burada ufak bir sallanma olabilir. Öykünün odağı açısından biraz zor eklemlenecek bir örgü bu.

    Bir de nacizane tavsiyem -ki ben de sonuçta nobel ödüllü bir yazar değilim- bir kişi, ırk, olgu veya materyalin işlevini o "şey kullanılmadan hemen önce tanımlama. Onu daha önce öyküye yedirir sonradan kullanırsan etkisi kat be kat artar diye düşünüyorum.

    Genel anlamda bu emek verilmiş ve çok zengince dekore edilmiş öyküyü keyifle okudum, söylediklerimi söyleme sebebim senin gelişmek isteyen bir yazar olduğunu bilmem. Ben de aman aman yazmıyorum lütfen öyle de anlama.

    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  3. DEREBEY dedi ki: dedi ki:

    Merhaba öncelikle okuma ve öneride bulunma nezaketi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim. Başta fark etmesem de şimdi yorumunuzu okuyunca gerçekten de tıkış tıkış bir yazı olduğunu fark ettim. Aslında yeni bir dünya oluşturmaya çalışırken hiçbir şey havada kalmasın istedim ama görüyorum ki her şeyi bir çırpıda vermeye çalışmak oldukça eğreti duruyor. Bundan sonraki denemelerimde daha dikkatli ve özenli yazacağım sağlıcakla kalın…

  4. DEREBEY dedi ki: dedi ki:

    Selam
    Üç yazımın hepsine yorum yaptın bunun için ayrıca teşekkür ederim. Yaptığın öneriler diğerlerinde olduğu gibi şimdide beni çok memnun etti. Ancak bu yazımda gerçekten kendimde bir gerilme hissettim. Yazdıklarımla her ne kadar kendime bir şeyler katsam da bu ilerlemenin çok yavaş olduğunu hissediyorum. Şimdi görüyorum ki içgüdüsel yazmak ve her seferinde kendi görüşümün direk okuyan kişiye aktarılacağını düşünmek körlemesine ilerlemek gibi bir şey ancak maalesef teknik açıdan sıfır noktasındayım. Bu alanda kendimi geliştirebileceğim yazı sırasında bahsettiğin eklemlemeleri yapabilecek seviyeye gelebileceğim ve bana daha geniş bir bakış açısı kazandırabilecek bildiğin yayınlar varsa tavsiye etmeni rica ediyorum. Görüşmek üzere…

  5. Bence bir iki ufak düzeltmeyle çok çok iyi işler çıkarabilirsin. Sıfır noktasında olmadığını çok rahat söyleyebilirim. Açıkçası bahsettiğin türde bir kitap okumadım o açıdan yardımcı olamayacağım. Ama tekrar edeyim sıfır noktasında falan değilsin. O açıdan gönlünü ferah tut.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!