Öykü

Dersaadet’te Bir Hortlak Cevelan Ediyor

“Seni zayıf…

Bu olağanüstü şey karşısında aklına tek gelen onu ortadan kaldırmak mı oldu?

Devasa değişimin gerçekleşmesinden mi korktun?

Bunu durdurmak için yapabileceğin hiçbir şey yok.”

Blade Runner 2049 filminden.

1

Feylesof muallim- i evvel Aristo- teles’in Mâba’det Tabia nam eseri ve daha nicesi o dakka gözüne ilişiverdi bekçibaşı Ziver’in. Öyle sanıyordu ki yanındaki kızıl ciltli kitap da muallim- i sani Ebu Nasr Farabi’nin Mâba’det Tabia Şerhi idi. Ne hoş… Ne hoş… “Keşke benim de böyle sayısız kitabım olsa…” diye düşündü. Gayri ihtiyari İbni el’Nedim Efendi’nin Semalar Üzre tercümesine dokunmak için bir iki adım atmıştı ki mushafların arkasındaki diğer bazı kitapları fark etti. Aralarını hafifçe yarıp ilk gördüğü ecnebi telaffuzlu kitabın adını heceledi: Safoğlan Kandid Yahut Nikbiniyyet. Hemen yanında Mukavele- i Cemiyye Yahut Umde-i Hukuk-u Siyasi adlı bir başka kitap gördü. “Kim bilir hangi inkılapçının ne çeşit bir muzır neşriyatıdır…” diye geçirdi içinden. Sayfa imi olarak kullanılan Vatan Yahut Silistre temaşasının biletini görmesiyle iyice eli ayağına dolaştı. Üstelik bilette maliye pulu kesintisini belirtir ibare de vardı ki mevzu bahis suare Devlet- i Ali müsaadesiyle temaşa edilmiş demekti bu. Şaşırdı. Eskiden ne biçimmiş…

Ev sahibi Rauf Bey lacivert yelek ve ceketinin altındaki beyaz ve bol gömleğinin kollarını ilikleyerek odaya girdi. “Hazırım, gidebiliriz.” dedi. Arnavut zabit Ziver selam durup Rauf Bey’in gösterdiği yöne doğru yürüdü. Kelepçe kullanmayacaktı ve lafın özü Rauf Bey’e olan saygısı nedeniyle ne yapacağını şu an pek bilemiyordu. Muallimliği zarfında herhangi bir göze batar hatasını görmemişti. Sorsalar inkılapçı fikirleri hariç epey iyi bir adam derdi. Emir üzere vazifesinin başındaydı ve kafasındaki soruları kolay sustururdu Ziver. Yıldız’dan talimat almış ve derhal beyefendinin evine gelmişti. Onun mefuliyetinden, karakola alınmasından ve Sirkeci’deki Dersaadet Liman Dairesine götürülmesinden mesuldü. Akşam nişanlısının hasta annesini ziyarete gideceği geldi aklına sirke deyince. Belki Rauf Bey’i hemen teslim edemez de ekşi suratlı koca karıyı görecek olma yükünden kurtulurdu. Kolay değil, sonuçta adamı sürgün ediyorlardı. Taa Libya’ya… Çölün çölü, Cenub-u Trablus’un Fizan’ına… Tomar tomar vesika lazım gelir bakılıp incelenmesi gereken. Öyle tak diye mühür vurmayla geçiştirmezler. Hem Rauf Efendi sevilir sayılır zattı. Kim bilir muvazzaf kaç memur geçmiştir onun rahlesinden… Muallimlerine sahip çıkar bizim oğlanlar. Belki onların da kafasını meşgul eden akraba ziyaretleri vardır ve bu nedenle Rauf Efendi’nin durumu kafalarında fazla yer işgal etmez. İşin kötüsü, Rauf Bey’in sürgünden haberdar edilmemesi emredilmişti. Bu durum Ziver’i rahatsız ediyordu etmesine ama bu rahatsızlığı duyduğu an aklına başka ve daha büyük sıkıntı veren akşamki mecburi ziyaret geliyordu. Nasıl da kafalamıştı kızını ama… Beter ol kocakarı… Kayınbabası yakında nüfuzunu kullanıp düğün hediyesi babında iyi bir mevkie getirtirse damadını sen o zaman gör kaynanayı… Rauf Bey’in tevkifi gibi mühim bir vazifeyle terfiye liyakatın yolunu yapıyordu bey baba. Yoksa Teşkilat-ı Mahsusa’nın o kadar casusu, inzibatı varken kim niye bir bekçiyi inkılapçıya gönderir? İnkılapçı görüp arka kapıdan sıvışmaz mı? Ama Rauf Bey sıvışmazdı. Sıvışmadı da… Daha fazla düşünmek istemedi Ziver. Rauf Bey’in yanı sıra yürümeye devam etti.

2

Çalikzade Gürcü Yusuf yapılışını seyrederken her defasında kunduracı babasını anımsadığı işi yaptırmaktaydı: Tıfıl bekçilerden birine deri çizmelerini parlattırıyordu. Babası da aynı böyle kamburu sırtında paçavrası kucağında iskemleye kade-i ahire hali misal çöker, bir yahut iki seneye kalmaz varacağı ahireti tefekkür eder bir huşuyla sumsuğunun dışındaki potini anasını gevrettiği bilmem kaçıncı hınzır kılı hülb ile parlatırdı. Memura esvap kanunnamesi çıkıp deri potin şart koşulunca pederin işler iyi gitmiş; fersiz gözlü, kambur sırtlı, koca avrat götlü Gürcü Ecnef’in ecnefliği unutulmuş; yüksek engin fark etmez her nevi ökçeye Frenk işi parıl parıl demir bilye çakmayı da en iyi o becerince paraya para dememeye başlamış, Kunduracı Çalikzade olmuş veya oldurulmuş (orası muamma.) Kapı çaldı ve iki zebellahın kolunda kan revan içinde bir inkılapçı getirildi:

“Tevkif ediyorduk ki bir de ne görelim, sustalısını çekmiş bize efeleniyor ser komiserim…”

“Yüzünü gözünü temizleyin nezarete atın, yatsın üç dört gün… Ya da yıkamayın, katıksız üç gün kalsın da görsün ebesinin örekesini…”

“Baş üstüne…” Karayağız zebellahlar boş elleriyle selam çakıp adamı götürdüler.

Yeniden genç bekçiyle baş başa kaldılar. Göz ucuyla baktı oğlana, az önceki manzaradan olsa gerek gözleri koca koca açılmıştı zavallının.

“Adın neymiş senin?” diye sordu bekçiye.

“Ökkeş beyim.”

“Nerelisin Ökkeş?”

“Maraş beyim.”

“Aferin Ökkeş, fevkalade oldu çizmeler. Babam ayakkap boyardı. Tamir eder, pençe çakar, sıfırdan yapar… İyi yapardı haa… O elindekini o değil amma onun talebesi yaptı, pederin elinden çıktı say sen onu. Nazik ol ha! Deminki garibandan beter ederim…”

“Baş üstüne beyim.”

Bir halt yeme korkusu az önceki inkılapçının akıbetini düşünmekten de olsa gerek iyice artan ve Yusuf’tan Azrail gibi tırsan bekçi yavaşlar gibi oldu. Yusuf da fazla uzatmadı.

“Korkma lan, latife de mi etmeyelim astımıza? Sana hiç latife etmez miydi misal emmin dayın? Öyle tahayyül et…”

“Baş üstüne beyim.”

“Aferin… Peder diyordum. Peder zalim adamdı Ökkeş, Allah yarattı demez ne biçim döverdi beni bir bilsen… Anamı da anamı da… Rahmetli pek çirkin de bir herifti. Ağzında üç beş çiviyi hazır tutar, tükürüğünü tutamaz o haldeyken, arada akar salyası; akması değil köpürmesi fenaydı. Kambur muydu bir de bu, ağzının kefciyle iyice deveye dönerdi… Geviş getiren hecin develeri gibiydi namussuz. Ne döverdi be…” Sağ elindeki yamuk yumuk yüzük ve serçe parmağını kaldırdı havaya. “Aha bunları o kırdıydı. Yatsı okunurken leş gibi sarhoş geldi eve. Valideye bir tokat, hemşireye bir tepik, sıra geldi mi bana… Kaçtım tabi. Ben kaçınca bu iyice dellendi. Tuttu beni, yatırdı yere, bindi üstüme; eşek gibi anırıyorum, sözde ağlıyormuşum, cahil çocuk ne bilsin kendini acındırmayı… Koydu elimi taş duvara, diğer elinde çekiç… Vur ha vur, vur ha vur… İki, üç… Sarhoş, tutturamıyor önce. Tutturdu sonra pezevenk, iki parmak birden hem de. Çolak bırakacak beni zahir, iki tane daha vurmaya yeltendiydi de yine isabet ettiremediydi.” Bekçi kafasını kaldırmadan dinliyordu. Devam etti Yusuf:

“Alay ederlermiş bunla. Bu da içer içer bize gelir… Zengin oldu sonra, dükkan açtı Süleymaniye’de. Hemşireyi müftü Âti’yle nikahladı. 90 yaşında adam. Çükü kalksa kolu kalkmaz… Müftü dediysem, okuma yazması bile yok, muska yazar tefecilik yapar. O da bir paşaya muska yazmış, paşanın avratı gebe kalınca bunun yazdığı muskadan bilmişler hikmetini. Paraya para demez olmuş, paşanın işi görüldü kolay mı… Babam kadar olmasa da o da iyi içerdi. Nikahtan sonra kayınbaba damat gidiyor Galata’ya, demlene demlene sabahı ediyorlar. Kafalar bir dünya… Uç desen uçarlar. Galata’nın havasından mı suyundan mıdır? Dergahın orda dervişin biri bunlara acıyıp yardım etmeye kalkıyor, ona da okkalısından bir siktir çekiyorlar. Derviş bunları alttan almaya kalkınca bir de sille tokat dövüyorlar mı adamı… Tabi arkaları sağlam, paşanın sikini kaldıran adama kim ne karışabilir? Mabadında na bu kadar zıbıkla Fizan’a dek yürütürler adamı.” Kolunu dirsekten bileğine kadar sıyırıp utangaç bekçiye gösterdi. Bekçi yine kafasını kaldırmadan çizmeyi parlatmaya devam etti.

“Aha teminki herifler gibi iki çam yarmasının kolunda eve getirdiler bunu. Eski alışkanlık, çıkardı yine bir yerlerden çekicini; anama bir tokat atacakken düşüp kolunu yere vur, iyice asabileşip beni gözüne kestir… O asabiyetle bana saldırdı ama tabi hayvan terli. Çekici aldım bunun elinden, besmele görmüş şeytan gibi kalakaldı. Sen misin köpeklik eden… Vur Allah vur… Allah yarattı demeden… Çekiç de kesmez oldu, tabi birikmişlik var. Avrat gibi ağlıyor, böğüre böğüre feryat ediyor. Kurtarmaya gelen olursa onun da anasını avradını… Pedere birse ona iki… Kaptım mı ordan sandalyeyi… Eli para görünce Beyoğlu’ndan Frenk dükkanından getirtti, sağlam mı bir de gavurun levazımı, kırılmıyor… Zaten gözü görmez ayyaşın, yerdeki kanına bastı mı bu… TOK! Kafayı çarptı. Amma ne çarpma… Fesi bir yerde, kendisi bir yerde, kalakaldı. Valide koştu yetişti, kaldırdı. Az biraz ayağa kalkınca başı döndü zahir, kapaklandı yere domaldı kaldı öyle.” Tam o sırada kapı bir daha çaldı. Bu seferki daha küçümen bir tip, Arnavut Ziver. Selam durup Rauf Bey’in tevkifi hakkında malumat verdi. Yan odada akıbetini bekliyordu Rauf. Yusuf elinin tersi bir hareketle gönderdi Ziver’i.

Bekçiye döndü yine. Parlatma işinin son rötuşlarını yapıyordu. “Şu hale bak…” diye geçirdi içinden Yusuf. “Şu hale bak, aynı rahmetli…” Neyse der gibi kafasını sallayıp inceden güldü kendi kendine. Ne anlatıyordum diye düşündü. Babasını dövüyordu. En canhıraş andaydı. Bir daha doğrulamamıştı ihtiyar, kanı dinmemişti. Kan şekerinin fazlası böyle bir şeydi işte. Kanadı mı adamın bir yeri, bu illet kanın durmasına mani olur. O an aktıkça akan, durmak bilmeyen kan gibi bir türlü durmak bilmemişti Çalikzade’nin kini. Şeker gibi değil, ifrit gibi bir tattı ağızda bıraktığı, damarda sirayet ettirdiği. Derin bir nefes çekip dosdoğru bıraktı nefesini karşıda görünen kuleye doğru… Bundan bir asır evvel olsa Hezarfen’in kanatlarını doldurur, onu gerisin geri kulenin dibine indirirdi.

Ne garip… Kulenin tepesinde kamış iskeleli bez kanatlarıyla gözleri kapalı rüzgarı ve edevatını muvazene eden Hezarfen’i düşünmesinin nedeni tamamen o an yapmaya mecbur olduğu vazifeyi oldu bittiye getirme gayretiydi. Muallim Rauf… Demek o da ha? Belki Hezarfen de kulenin dibindeki meydanda onu zapt etmeye küfür kıyamet gelmiş çerileri göz ardı etmek için sahiden de bir vakit öylece beklemişti? Huşu içinde derler ya, işte öyle… Dokunsalar pür neşe kelebekler vücut bulup havaya karışacak gibi.

Bekçi çizmenin cilasını bitirip amirinin ayaklarına geçirmek için eşeğe ters biner gibi yerleşti Yusuf’un masaya uzattığı bacaklarına. İşi bitince kapkara avuç içiyle selam durup çıktı odadan.

3

Sirkeci Liman Dairesi’ndeki manzarası kadar net olmasa da Galata Kulesini karakoldan da görüyordu Rauf Efendi. Fizan’a sürülmek üzere olduğunu, buraya onun için getirildiğinden emindi artık. Gözlüklerini silip yeniden oturttu yüzüne. Bir daha baktı. Yahudi Espinoz Efendi’nin maharetli ellerinin imalatı mercekler silinince kuleyi daha net göstermeye başladılar. Zabit çizmelerinin tahta ökçeleri çatıdan ses veren leylekler gibi takırdıyordu ahşap zeminde. Bir çift leylek kanadıyla kulenin tepesinde olmak vardı ya şimdi… Firnas gibi uçmak mı, uçmak denirse eğer; yoksa Hezarfen gibi uçmak mı, ama ne uçmak… Rumeli’den Anadolu’ya, kayıkçı daha küreğini çekmeden inivermek varacağın yere… Şimdikinin zabitleri değil belki ama onun bilmem kaçıncı dedesi Sultan Murat’ın çerileri koşar gelir suçüstü yapardı bu sefer de ya neyse… Ha bir de, çelebiyi Cezayir’e muallimi Fizan’a… Mesele Sultan’ı hoşnut etmeyecek bir meseleyse ha kuş olup uçmuşsun ha baş kaldırıp inkılapçı olmuşsun, ikisi de aynı. Hakikatçi Beşir sümük ve gözyaşının aynı şey olduğunu belki kırkıncı izahında, aralarında Rauf Efendi’nin de olduğu Nallı Mescit ahalisinden birkaç mürekkep yalamış hevesli genç muharrire bir keresinde asabiyet üzerine çok enfes laflar etmişti. Sultan’ın midesi kazınıp bir lahza şekerinin düşmesi yahut işkembe-i kübrasına mübarek ağzından indirdiği lokmalarının ab-ı fışkı olup ceberrutluk yapması yahut binbir sebepten bir sebep şekerinin seyr-i illallah etmesi yeter kelleler almasına, misali cümlelerdi. Genç Rauf ne çok korkmuştu, birileri duyar Yıldız’a jurnallerse ne olurdu hali. Üstüne Sultan’ın romu fazla kaçırdığı bir saate denk gelirse… Belli belirsiz, zabitlerin dikkatini celbetmeyecek derecede bir tebessümle hatırlıyordu şimdi o seneleri. Hezarfen şimdi uçagelse Galata’dan, rüzgar onu Üsküdar’a değil de Sirkeci’ye getirmiş olsa… Ekürisi Meczup Lagari bindirse barutlu vesaitine, nihayeti vahim olacaksa da olsundu, alıp götürse Zühre’ye dek… Kim bilir kanatlı kaç Hezarfen vardır orda? Yahut Süryani Lüsyan’ın Masal- ı Hakikat’indeki mahlukat misali dev haşerat mıdırlar? Zühre Güneş’in dibi… Binbir Gece’nin Bulukiya’sının gidip de cinlerle, konuşan yılanlarla, akya kuyruklu derya perileriyle hemhal olduğu cehennem kuyusu gibidir belki ve sakinleri de o sebep fena cins mahlukattır?

Ser zabit Çalikzade Yusuf masanın öbür ardında pos bıyıklarını şişirmiş ona bakıyordu. Rauf Efendi henüz Güneş’in alevinden hallice fikriyatın cirit attığı zihninin bunlardan ırak kuytusunda bir dizi hülyanın hoş rayihasını teneffüs eder gibi hayran hayran Galata’daki kuleye bakmaktan kendini alamıyorken; hoş, Rauf Efendi’nin bizatihi kendisinin de bunun farkında olmaması ihtimal dâhilindedir, uzun uzun seyretti onu. Çok inkılâpçı görmüştü zabit Yusuf, şu sıralar inkılâpçıdan bol ne vardı; deryada kum, köhnede haşerat misal… Fakat Rauf Efendi de, sözün doğrusu Rauf Hocası da onlardandı. Şaşmamak ne mümkün… Hafifçe genzini temizledi Çalikzade:

“Hocam?”

Rauf irkildi ve kendisini Yusuf’un karşısında buldu.

“Sizi bekliyorduk, tedbirli misiniz?” Uzun yol için gerekli kıyafet, para, vs.yi soruyordu. Talebesinin bu işten bir an önce kurtulmak istediğini anladı Rauf. Ziver gerekli malumatı Rauf’a vermemişti ama Rauf elbette sürgüne mahkum edildiğini anlamıştı.

“Evet, epeydir bekliyordum bunu. Fazla battık göze değil mi?” Yusuf bu soruya fazla ilgili görünmek istemedi. Suali havada bırakmamak adına cevapladı sadece:

“İstidatlı muallimdiniz, herkes bilir tanır sizi.”

“Doğru. Zaten çık bir karakol avlusuna, sor beni; hepsi bilir. Bekçisi de, o gün ordan geçesi tutmuşsa dahiliye nazırı da… İfşa olmasaydık hata olurdu.”

“Az vakit bekleyin, Liman Dairesi’nde size tahsis olunan döşekli odada bu gece misafir olacaksınız, zatınıza oraya kadar nezaret edecekler. Bazı vekalet evrakları için imzanızı alacaklar. Usülen birtakım ıvır zıvır… Hallolunca onlara istirhamımı iletin sizi istirahatınız için yalnız bıraksınlar.” Kapı çaldı ve içeri badem bıyıklı orta yaşlı bir zabit girdi. Selam durup elindeki kağıt parçasını uzattı. Gözlerinde endişeli bir açılmışlıkla titriyor gibiydi. Rauf Bey şu an ne olup bittiğiyle pek alakadar olacak ruh halinde değildi. Ser komiser Yusuf de öyleydi öyle olmasına ama sorgu odasına apansız giriveren badem bıyığı haşlamaya yeltenecekti ki el kadar pusulayı okuyunca bundan vazgeçti. Sultan, hüviyeti belirsiz kişi ya da kişilerce Yıldız’dan alınıp Galata’ya getirilmiş; ensesinden kulenin en üst balkonuna asılmış… Gören eden kimse yok faili, bizzat sultanın hafiyelerinden bir yığın adam varmış mıntıkada ama akla mantığa sığacak gibi değil, hiçbiri asayişe mugayir en ufak bir hareket görmemiş. Semada süzülüp gelip Sultan’ın penceresine konmuş, yakasından tutup sultanı gerisin geri göğe mi kalkmış yani? Getirmiş kuleye… Tövbe bismillah… Esteizü billahi mineş şeytanirracim… Sultan asılı kaldığı yerde çırpındıkça çırpınmış, kolay mı ecel korkusu… Zaten rahmetli ağabeysi de onu hep “Vesveseli biraderim…” deyip alaya alırmış hani. Neyse ki hemen kurtarmışlar sağ salim, yoksa Frenk şalvarını tutan askısı koptu kopacakmış.

Kuş mudur ecinni midir her ne mahluk ise, o herife yahut heriflere ne oldu gören duyan yok. Sultanı kurtarmaya henüz gelen olmamışken uçmuş gitmiş yahut zaten hortlakmış da bir göz açıp kapamayla hava olup seraba dönüşmüş. Yerde olsa yer yarıldı içine girdi derler, bunun kayboluşu için gök yarıldı denirdi ancak. Fezaya vardı gitti zahir, ne iz ne söz… Ufacık kağıtta yazanlar nihayet bittiğinde birden pencereye baktı. Pervaza yaklaşıp gözlerini kıstı ve kulede bir hengame, bir telaş olup olmadığını görmeye çalıştı. Hiçbir şey göremedi. Belki birkaç karartının oradan oraya koşuşturmasını görürdü ama ne mümkün… Badem bıyıklı zabitle göz göze geldi. Anında gözlerini tavana çevirdi adam. Hala selamda duruyordu. Avucunun neminden mürekkebi kaybolmaya yüz tutmuş pusulaya baktı Yusuf. Pusulada sadece Han Sultan’ın kulenin tepesinde çırpınmakta iken bulunduğu yazılıydı. Bu inkılapçıyla yüz göz ola ola kendisi de mi hülyalara meftunluğu vazife bilir olmuştu? Yok uçan herifler, yok bilmem neler… Manasız hülyalar mıydı yani az evvel aklından süratle gelip geçen manzaralar? Ama başka ne türlü olacaktı ki bu derdest işi? Uçamayan adamın kimseye görünmeden böyle bir işi layıkıyla yerine getirebilmesi mümkün müydü? “Layıkıyla” kelimesinden bir miktar rahatsız oldu. Kendi kendine kafasını salladı ve başını kaldırınca Rauf Efendi’yle göz göze geldi. Kafamdaki sedayı işitmiş midir diye tereddüt etti. Boş bulunup Rauf Efendi’ye selam durdu ve müsaade isteyip alelacele odayı terk etti.

Rauf Efendi aralık kalan; ötesinde zabitlerin, serserilerin, biçarelerin, inkılapçıların, gurebanın, kulamparasından ap ak oğlanına, peçeli yosmasından peçesizine nicesinin bir anın binde biri müddetince zuhur edip kaybolduğu dar kanatlı uzun kapıdan sıvışıp sürgünden kurtulacak yahut kurtulmayı deneyecek biri değildi elbet ama çıplak kellesinin içi biliyor ya, kaçmayı denememek için zor tutuyordu bir müddet kendini. Tüm karakol biliyordur burada olduğunu, herhangi biri tarafından tanınabilirdi. Adı, kaçarken yakalandıya çıkmasındı şimdi. Kaçmayacaktı. Kahramanlık peşinde değildi hani, o yakalandıysa kendisiyle hemfikir sayısız insan da yakalanmadı ya… Elbet sultanı kulenin tepesinde pürtelaş çırpınırken gören daha nicesi olmuştur. Hem de onun o halini görüp hiç de öyle cengaver olmadığını; üflesen yıkılacak, korkusundan kendini kaybedip göstermelik sözde kuvvetinin züccacdaki buğunun kaybolması misali zuhur etmesiyle hayal olması bir olacaktı. Elbet bizlerle alay ettiğini herkes anlayacaktı. Değil yedi düvele, yedi karış etfale bile tasarrum edemezdi.

Dersaadet’te Bir Hortlak Cevelan Ediyor” için 4 Yorum Var

  1. Merhabalar,

    Farklı bir üslübunuz var. Kelimeler özenle seçilmiş, öykü boyunca güzel bir uyum yakalanmış. Öykünün tarihi atmosferi, diyaloglar çok gerçekçiydi. Sanki öykü o dönemde kaleme alınmış. Diyalogları biraz uzun buldum, bu biraz kafamın dağılmasına sebep oldu. Daha çok bir romanın belli kısmını okuyor gibi hissettim.

    Öyküyü genel olarak başarılı buldum. Emek harcandığı ve kafa yorulduğu belli. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Muazzam. Öyle büyük bir zevkle okudum ki anlatamam. Ellerinize, zihninize sağlık. Bu, bir uzun öykünün yahut romanın parçası, belli. Tamamını okumak istiyorum; bu su gibi akan dilden, bu ilginç karakterlerden nasibimi almak istiyorum.

    Ömer Bey, buraya bir iletişim bilgisi bırakın lütfen. Yahut özel mesaj yoluyla bana ulaşın. Yazdıklarınızı okumam lazım.

  3. Merhaba.
    Yorumunuzu çok geç gördüm. Beni oldukça memnun ettiniz, bu güzel iltifatlarınız için teşekkür ederim.

    Mail adresim oeakyol@gmail.com. Öykülerimi bir araya getirmedim henüz ama getirir getirmez sizi mutlaka haberdar ederim.

    Tekrar teşekkür ederim.
    Sağlıcakla :slight_smile:

  4. Çok teşekkür ederim bu değerli yorumunuz için.

    Diyalog yazmak sanırım kendimi alamadığım bir iş ama bu konuda bir miktar azaltmaya gitmem gerektiğini ben de düşünüyorum.

    Hezarfen, İstanbul Kanatlarımın Altında’yı izlediğimden beri kafamda yeri olan bir karakter. Kendisine dair bir üretimde bulunmak ve üstüne beğeni almak beni oldukça memnun etti.

    Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

    İyi günler dilerim :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!