Öğle vakti, dünya çok karanlıktı. Nefesler zehirli, sesler hipnotikti. İnsanoğlu mezardaydı. Geriye kalan kadavralar arasında yaşamak zordu. Haziran ortası, dünya çok soğuktu. Apartmanlar birer morg, ölülere tecavüz etmeyi gurur sayan iskeletlerin yatakları birer tabuttu. Tabutların çoğu, hâlâ doluydu. Gül bahçelerinde çürük et yetişiyordu, dünya insan eti yanığı kokuyordu. Yirmi birinci yüzyılda, yaşayan son insan olmak zordu.
Kadavranın biri, kangren eliyle, sol cebinden bir sigara çıkardı. Dudaklarını büzerek arasına koyduğu sigarayı tüm dünya rüzgârından korudu ve bunun karşılığı onu tutuşturabilme hakkı kazandı. Manidardı, modern insanın tüm özeti sigarayla ilişkisindeydi. Modern olmayan yani yaşayan insan-kız, hemen yanındaydı kadavranın. Kadavra onda bir yanlışlık olduğunu fark ediyor ancak buna bir isim koyamıyordu. Kızı öylece bırakıp caddenin karşısına geçti. Bir başka kadavrayı öldürdü. Arka cebindeki paslı bıçağı, artık çalışmayan böbreklerine geçirip iyice çevirdi. Diğer kadavra yere yığıldı.
İnsan-kızın bu cinayete tanık olmasından rahatsızlık duydu kadavra. Kadavralar birbirlerini öldürürlerdi. Bunu birbirlerinin gözü önünde yapmaktan da çekinmezlerdi. Ama kızda bir tuhaflık vardı. Yine de buna aldırmadı ve diğer kadavrayı öldürdüğü esnada hâlâ dudaklarında olan sigarasından son nefesini çekip yere attı. Üzerine basmadı.
İnsan-kız soğukkanlılıkla arkasındaki duvarın üstüne oturdu. Duvarın üzerinde, bir kitaptan kopardığı sayfaya renkli bir kalemle bir şeyler yazdı, sonra çantasındaki bir kutudan esrar çıkardı ve onu sayfaya sardı. Tuttuğu takımın baskısı olan çakmağıyla ucunu tutuşturdu. Boynundaki muskayı tuttu. Muskanın içinde insanlığın sonunu getirecek tohum vardı. Şükretti. Tanrı onu duydu mu, düşünmedi.
Kadavraların hepsi satanistti. Bununla beraber farklı mezheplere mensuptular, şeytan konusunda anlaşmazlıkları vardı. Bazılarıysa İblis’in gerçek tanrı olduğuna inanırdı. İnsan-kız, onların tanrılarına lanet ediyordu. İnsanlığın sonunu getirmeliydi ki kendi tanrısının yanına gidebilsin.
İnsan-kız yola çıktı, akşam olmuştu. Yirmi birinci yüzyılın başında, kadavralar ve hız güreş tutmuştu. Hız, kadavraların sırtını yere getirmişti. O zamandan beri zaman, takip edemeyecekleri kadar hızlı akıyordu. İnsan-kız, hızla batmakta olan güneşin önünde otostop çekti. Bir arabaya bindi. Araba onu bir yere götürdü. Bir ağacın altına yattı. Yapraklar her mevsim dökülürken o gün ağaçlar tatildi. Örtüsüz uyudu. İnsan-kız basitti. Hayatta bir amacı yoktu. Bir hataydı. Doğduğunda onu gömmeyi unutmuşlardı. O da hayatına insan olarak devam etmek zorunda kalmış, birer kadavra olan anne ve babasını diri diri gömüp evi terk etmişti. O bir katil sayılmazdı. Ama kadavralar, onlar caniydi. Dünya, düzeni karışık bir yerdi. Ölmek, komplike bir işti. Kavram karmaşaları her yerdeydi. Sanki bilerek anlaşılmamak üzere kurulmuş bir distopyada, neyin ne olduğunu kendisi de bilmeden yaşıyordu.
Boynundaki muskanın içinde ölmüş bir tanrıya bir dua ve bir de ölümcül bir tohum vardı. Ona bu muskayı bir zamanlar inandığı biri vermişti. Sonra onun da bir kadavraya dönüşümünü izlemek zorunda kalmıştı. Bu yüzden bu tohumu ekmeli, duayı okumalıydı. Kız, mahvolmak istiyordu. Aramadığı şeyler vardı, aramadığı için bulacaktı. İstemediği şeyler vardı, istemediği için olacaktı. Bunlar onu mahvedecekti, bunu da biliyordu. Ama yok olmaktansa mahvolmak isterdi. Bu yüzden hayatının amacı değil, zorunluluğuydu insanlığın sonunu getirmek. Ama bilmediği, mahvolmanın ne olduğuydu. Basitliğin ağırlığında ezildiği için ölümünü süsleyecekti. Kaybettiği şeyler dünyaya dağılmış olsa da içine aitti. Böyle birini kimse kurtaramazdı. Tek yapması gereken kendini bulmaktı. Dönüşü olmayan bir yoldaydı. Bu yol ya mahvolmaya ya da kaybolmaya çıkacaktı. Kendini bulduğunda mahvolacak, bulamazsa yok olacaktı. Kuralı hem biliyor hem de bilmiyordu.
Bir mezarlığın arka duvarından atladı. Duvar dibine, diğer mezarlardan epeyce uzağa bir mezar çukuru kazdı. Bir tohum için haddinden büyük bir çukurdu bu. Tohum için değildi.
Öldürülen kadavra, mezarlığın uzak kapısında göründü. Kendi kendine, yürüyerek gelmişti. Yalnızdı. İnsan-kız, bu düzene de alışamamıştı. Bu dünyanın sorularını cevaplayamıyordu ve bu onu tüketmişti. Tükenmiş-kız, ölü kadavranın kendini gömüşünü seyretti. Onun mezarının başına gitti. Öylece ölünün üstündeki toprağı izledi. Orada uyudu. Ona acımadı, ona kızmadı. İkinci kez dünyadan el etek çeken birine kızılmazdı. Toprak her şeyi soğuturdu.
Uyandı. Şehrin daha önce hiç gezmediği yerlerinde, tohumu ekecek yer aradı. Yoruldu. Çünkü birkaç mezar çukuru daha kazmıştı. Diğerleri, onun insan olduğunu bilmeseler de farklılığını seziyorlardı. Güpegündüz, öylesine mezar çukurları kazmak ve sonra da bunları kaderlerine terk etmek alışıldık şey değildi. Ama kız, denemeden bilemezdi. O, yanılgıları sırtlanmıştı.
Bir binaya girdi, terk edilmiş bir okula. Karşısındaki ilk sınıfın kapısını açtı, cam kenarına gitti. Pencereye yaslanıp karşı çatıdaki kargayı seyretmeye başladı. Karga başını eğdi, gagasını kaldırdı, kendi etrafında döndü ve kıza çarparcasına havalandı. Karganın arkasında kalan çatının teneke kaplaması kızın gözlerini kamaştırdı. Kadavralar neden evlerini yıldızlara kapatıyor, ölülerini eğitiyor ya da morarmış bedenlerini süslüyorlardı ki? Karganın gidişi kızı üzdü. Anın tüm çirkinliği onun üzerine kalmıştı. Dönüp gidecekken kız, tenekenin göz kamaştıran yansımasında bir silüet gördü. Bir adam. Camdan sarktı, yukarı baktı, kimse yoktu. Oysa gördüğüne çok emindi. Daha da önemlisi, onu hissetmişti. Kadavralar hissetmez ve hissedilmezdi.
Koştu. Bodruma indi, bir taşınabilir merdiven buldu. Orada olacağını sanki önceden biliyor gibiydi. Merdiveni güç bela yukarı, dışarı taşıdı. İnsan-kız güçsüzdü, çabuk yorulurdu. Yine de yaptı bunu. Binanın en tepesine, çatısına dayadı merdiveni. Çıktı. Silüetini gördüğünü sandığı adam orada değildi. Gün bitti. Çatıda yattı.
Gün doğdu. O gün güneş daha parlaktı.
Kız, bütün gününü karşı çatıdaki tenekeyi ve onun yansımasını izleyerek geçirdi. Adamı bir daha görmedi.
İnsan-kız çabuk yorulduğu gibi çabuk vazgeçerdi. Vazgeçti ve mezarlığa döndü. Vazgeçmesiyle bulması bir oldu. Adam mezarlıktaydı. Mezarlığın duvarına yaslanıp yere oturdu. Adamı izlemeye başladı. Adam mezarların arasında dolaşıyor, yanlarına oturuyor, kalkıyor, eğiliyor, elleri ve kollarını da kullanarak şevkle bir şeyler anlatıyordu. Adam yaşıyordu. Kız, başta mezarlarla konuştuğu ve ölülere seslendiği için ondan nefret etti. Birkaç gece ve gün geçti. Kız adama ve mezarlığa sırtını dönüyor ama kalkıp da gitmiyordu. Adam yaşıyordu. Bu, o kadar gerçekdışı bir şeydi ki kızın bunu kabullenmesi çok zaman aldı.
Bazen uzaktan adamı dinledi. Bazen mezarlarda ne bulduğunu anlamaya çalıştı. Bazen tavşanın dağa küstüğü gibi adama küsüyor, mezarların onu anlamayacağını bir türlü anlamadığına sinirleniyordu. Her hâlükarda adam oradaydı, gittiğini fark etmeyeceği kadar oraya aitti. Bir gün kız, bir mezarın yanına oturdu ve adam ona da sanki canlanabilecek mezarlardan biriymiş gibi davrandı. Yaşadığını bilmiyor muydu? Galiba biliyordu, hayır bilmiyordu, bilmiyorsa neden bildiğini zannettiriyordu, yoksa onu da mı yapmıyordu? Kız deliriyordu. Bu böyle olmazdı. Bir gece uyumadı. Adamın hangi mezarın kenarına kıvrılıp yattığını bulmak için gezindi ve sonunda onu buldu.
Muskasını özenle çözdü, içini açtı ve tohumu adamın başucuna gömdü. Adamın gözlerinden akan yaşlar can suyu oldu. Kız, hiç durmadan duayı okudu. Adam gündüzleri kalktı, mezarlığa konuşmaya devam etti ve geceleri de kendinden habersiz akan gözyaşlarıyla tohumun filizlenmesini, büyümesini, gelişmesini ve koca bir ağaç olmasını sağladı.
Kız anladı. Vakit gelmişti. O gece adam uyumadı. Kız, adamın özüyle büyümüş ağaçta kendini astı. Başaramadı. Adam yaşadığı sürece insanlığın sonu gelmeyecekti.
Tohum, sıradan bir tohumdu. Kız, kendini insanlığın temsilcisi sanmıştı. Son, basit bir ölümdü. Ve adam, kızı yaşatmayı hiç düşünmedi. Basit doğmuş, basit yaşamış kız, basitçe öldüğüyle kaldı. Ama dünyada bir daha hiçbir ağaç, tohum üretmedi. Doğa adama küstü. Dünya adamı dışladı. Kız öldü, adam yaşamak zorunda kaldı. Bunların hepsi, basit bir tohuma hiç de basit olmayan bir anlam yüklendiği için oldu. Dünyadan anlaşılmamış biri daha geçti, anlaşılmayacak bir şeyler daha değişti dünyada.
Adam, yaşarken üzerine hiç düşünmediği kız hakkında düşündü, kaç insan anlaşılmadan ölmüştü de dünya böylesine anlaşılmaz olmuştu?
- İnsanlar, İnsanlıklar, Ölüler, Ölümler - 1 Haziran 2026
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.