Öykü

Aşim Bey Köşkü

İstanbul’dan çıktıktan sonra geceden sabaha kadar önce güneye ardından batıya uzun bir yolculuk yaptım. Yol tabelalarından önce ili sonra ilçeyi buldum. Kasabayı ardından da köyü bulmam zor olmuştu. Gideceğim ev ise köyün dışarısında meyve ağaçlarıyla bezenmiş küçük bir tepenin üzerindeydi. Uzaktan bakan ve orada bir ev olduğunu bilmeyen biri asırlık çam ağaçlarının gölgesindeki iki katlı evi göremezdi. Geçen yıl aldığım arabamla hafif eğimli toprak yolu çıkmam zor olmadı. Karşımda eski ama sağlam görünen bir demir kapı görünce şaşırmadım desem yalan olur. Ama nereden çıktığını göremediğim yaşlı ve kasketli bir adam beni durdurdu.

“Zeynel Beyimizin söylediği Aziz Bey siz misiniz?” dedi. Başımı salladım. Arabadan inip kendimi tanıtmak istediğimde inmememi işaret etti. Yüksek kapıyı açtı, içeri girdim ve geniş avlunun bir yanına park ettim. İşte o zaman güzelliğini yitirmeden yaşlanan kadınlar gibi karşımda duran evi gördüm. Taştan yapılmıştı. Dar uzun pencereleri vardı. Üç basamak çıkıp iki kanatlı geniş üstü oval kesimli bir kapıdan giriliyordu. Yaşı adam kapının bir kanadını açıp yana çekildi, “buyurun” dedi. Gözüm kapının yanındaki mermer levhaya takıldı. “Aşim Bey Köşkü” Rüzgârlardan yağmurlardan etkilenmiş görünüyordu. Mermer levhayı okudum.

“Kim bu Aşim Bey” dedim “Buranın beylerinden biri mi?” Köşk, yerel beylerden birinin yaptırdığı köşklere benzemiyordu. Bir tarzı vardı. Yaşlı adamın dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi.

“Biraz daha dikkatli bakın” dedi. Adamın haklı olduğunu o dakika anladım. Uzun zaman önce düşmüş olan H harfinin izi duruyordu. Aynı soruyu tekrar sordum, “buranın beylerinden biri mi?” Yok dedi. Kendisi bizim Bey’in büyük dedesidir. Uzun yıllar İstanbul’da ikamet etmiş. Sonra buraya bu köşkü yaptırmış diye anlatıyorlardı. Benim aklıma bir tane Aşim yani Haşim geliyordu. Ama o olabilir miydi?

İçerisi serindi loştu. Yazın sıcağını hissettirmiyordu. Gözlerim karanlığa alışınca girişin oldukça geniş tutulduğunu gördüm. Sol yanda küçük bir mutfak vardı. Bir dolabı, bir eski usul ocağı birde buzdolabı olan bir mutfak. Raf yerine irili ufaklı nişler yapılmıştı. Burayı düzenleyen minimal düşünmüştü. Sağ yanda iki pencere önüne bir sedir konulmuştu Sedirin önünde eski bir kilim ve bir sehpa vardı. Sehpanın üzerindeki vazoda taze kır çiçekleri vardı. Bu da kulübenin yakın zamanda muhtemelen dün elden geçirildiğini belli ediyordu.

“Buzdolabında yiyecekler içecekler var. Size her gün hanımın yaptığı yemeklerden getireceğim. Yok istemem derseniz beş altı kilometre ileride kasaba var. Orada da yiyebilirsiniz.” Dedi Bir süre sessizce bekledi, sözlerimi itirazımı hepsi bu mu dememi duymak istediği belli oluyordu. Bakınmamın bittiğini görünce “yukarıyı da gezelim” dedi. Mutfağın yanındaki ahşap merdivenlerden üst kata çıktık.

Gördüklerime inanamadım. Böyle bir dağ başında bu kadar şirin bir ev nasıl dikkat çekmemişti hayret. Merdiven sahanlığından bakınca karşı duvarın önünde iki pencere arasında solda bir masa ve eski sandalye göze çarpıyordu. Masanın üzerindeyse es az ev kadar eski birkaç ciltli kitap duruyordu. Masanın biraz ötesinde geniş bir yatak vardı. Sağda ki iki pencere arasındaysa oldukça eski görünen bir sallanan sandalye yani okuma sandalyesi vardı. Bunlardan başka dar bir elbise dolabı, bir komodin bütün eşya bu saydıklarımdan ibaretti.

“Soracağınız veya yapmamı istediğiniz başkaca bir şey yoksa ben müsaadenizi istiyorum” dedi.

“Size nasıl hitap edeyim?” dedim yanımda duran adama.

“Köyde bana Kenan Kâhya derler” dedi. Merdivenlerden inmeye başladı. Bir an durdu.

“Yarın için istediğiniz bir yemek varsa söyleyin. Halime hanım hemen hazırlar” Gördüklerimi içime sindirmek için ağır ağır peşinden gittim. Dışarı adımımı atınca Ağustos güneşinin aydınlattığı tepe, üzerimizdeki çamlara rağmen gözlerimi yormuştu. Kenan Kâhya kapıdan çıktıktan sonra avluyu geçti, bahçe kapısından çıktı. Kapıyı kapatırken yüzüme soğuk bir şekilde gülümsedi. Sonra bir kere bile arkasına bakmadan yürüdü. Birkaç dakika sonra gözden kaybolmuştu.

Önce dolaptaki kahvaltılıklarla karnımı doyurdum. Ardından kahvemi içtim. Allahtan elimden geliyordu böyle işler. Ortama alışmak zor olacaktı. Beşiktaş’taki daireme göre ilkel sayılabilecek bir yerdeydim ama bir an önce işimi tamamlamalıydım. Bir önceki romandaki başarısızlığı tekrar yaşarsam yirmi yılı aşkın bir sürelik emeğim, marka olan ismim silinip gidecekti. O yüzden iyi bir tempo yakalamalıydım hem de hemen.

Yukarı çıktım, pencerelerden baktım bir süre Tepeyi kaplayan ağaçlar yüzünden pek bir şey görünmüyordu. Her yer zeytin ağaçlarıyla kaplıydı. Gözünüz ara sıra koyu yeşil bir serviye veya diğerlerine tepeden bakan iğne yapraklı çam ağacına takılabiliyordu. Aralarda kocaman el gibi yapraklarıyla incir ağaçları vardı tek tük de olsa. Biraz dikkatli bakınca köyü ve çok daha ötedeki Kasabayı görebildim. Araba altımdaydı. İstersem kente bile gidebilirdim. Meltem Hanım geldi aklıma. “Dosyanı eylüle kadar bu bitir ki kalan işleri biz halledebilelim” demişti. Aşağı indim arabadan çantamı aldım ve yukarı çıktım.

Bir sürü kullanmadığım belki de hiç kullanmayacağım ıvır zıvır vardı çantamda. Kurşun kalemler, silgiler, zarflar, kağıtlar, kalem açacakları falan. Göz bebeğim ve belleğim olan dizüstü bilgisayarımı çıkardım. “Umarım elektrik” vardır diye aklımdan geçti. Merdiven sahanlığının yanındaki düğmeyi yukarı kaldırdım. Tavandaki büyük kızaran telli lamba yandı. Ortalık sarı tonlu bir ışıkla aydınlandı. Piriz aradım bir tane elektrik düğmesinin yanında bir tane de masanın biraz ilerisinde vardı. Diz üstü bilgisayarımı kurdum.

Uzun zaman sürünceme de kalmıştı dosyam. Giriş tamam, gelişme, olay örgüleri, karakterler, zaman mekân hepsi yerindeydi de bir türlü konuyu bağlayamıyordum. İnsanı meşgul eden o kadar çok iş vardı ki fırsat bulup dosya üzerinde yoğunlaşamıyordum. Özellikle de eğlence mekânlarından kaçmak çok zor oluyordu. Bu yüzden bu kuytu köşedeki evi bulmuşlardı.

Yol yorgunu olmama rağmen verdiğim kısa kahve molalarını saymazsanız bilgisayar başından kalkmadım. İki defa uzaklardan köşke kadar gelen ezan sesi duymuştum. Yerinden kalkıp aşağıya indim. Buzdolabından bir parça kızarmış tavuk budu aldım. Kapıyı açıp basamaklara oturdum. Bir yandan gözlerimi ufka bakarak dinlendiriyordum diğer yandan açlığımı dindirmek için tavuk budunu kemiriyordum. Birden nereden geldiğini ilk anda fark edemediğim o sesi duydu.

“Hemşerim merhaba” Oturduğum yerden çevreme bakındım. İlk anda kimseyi göremedim. Merhaba yenilenince yüksek demir kapının ardında bir adam vardı.

“Hemşerim kör müsün kapıdan yana bak” dedi. O zaman boyu kısa, kareli gömlekli adamı fark ettim. Kasketini çıkarınca kafasının kel olduğunu gördüm. Elli yoktu yaşı belki ama kırkı geçtiği kesindi.

“Merhaba” dedim oturduğum yerden.

“Ne areyon bu köşkte baken” dedi. Aslında böyle tiplere yüz vermezdim. Ama saatlerdir başka bir insan yüzü görmemiştim. Bir de hırsız muamelesi görmemek için yerinden doğruldum. Yanına vardım. Tane tane konuşmaya çalışarak

“İstanbulluyum. Burada birkaç gün kafa dinleyeceğim” dedim.

“Köşkün sahibinin haberi var mı?” diye sorunca

“Köşkün sahibini bilmem. Bana burayı Kenan Kâhya açtı” dedim.

“Haaa” dedi şaşırmış bir sesle. “Tamam o zaman” Kolundaki küçük sepetin üzerindeki incir yapraklarını araladı. Altta duran dolgun incirlerden birkaç tanesini bana uzattı. Alsam olmaz, borçlu kalmayı hiç sevmem. Almasam yine olmaz bu defa büyüklenme yapmış olacağım. Neyse son verdiğim karar doğrultusunda elimi cebime attım ve para uzattım. Elinin tersiyle itti. “İnsan misafirinden para alır mı hiç?” İlgisiz davrandığımı fark etmiş olacak ki “Seni tutmayayım” dedi. Birkaç adım gittikten sonra geri döndü. Hızlı adımlarla yanıma geldi ve gizli bir şey söyler gibi.

“Gece bu çevrelerde dolanan iyi saatte olsunlar var aman dikkat et” dedi. İçten gelen bir kahkaha attım.

“O kadar derin bir uykum vardır ki top atsalar uyanmam” dedim.

“İyi birine benziyorsun seni uyarayım istedim.” Ses tonu ciddiydi. Acaba buraya gelen herkese aynı şakayı mı yapıyorlar diye aklımdan geçti. Uzaktan gelen motor sesi ikimizin de konuşmasını bölmüştü. Bir dakika sonra toprak yolda ilerleyen Jeep tarzı bir araç demir kapının önünde durdu. Sürücü koltuğunda oturan sarı saçlı gençten biri daha arabadan inmeden bağırdı.

“Çalçene Tahir, ne arıyon burada, tarlana bahçene yürü git.” Arabadan iki kişi indi. “Misafirimiz kafa dinlemeye geldi, senin boş muhabbetini değil” sesi sertti. Bana incir ikram edenin yanına hiddetle yürüyordu. Yanında olan kendisinden birkaç yaş büyük kişi araya girdi.

“Tahir, hadi hadi incirlerini topla” dedi. Tahir, süklüm püklüm oldu,

“Tamam Gürol Beyim, gidiyorum dedi. Bir dakika sonra ağaçların arasında kayboldu. Çaldığı ıslık sesi bir zaman daha havada asılı kaldı.

“Benim adım Gürol, Gürol Çiftçi, bu da kardeşim Birol.” Diğeri genç olanı

“Ayıptır söylemesi bu köşke adını veren Haşim Bey büyük dedemiz olur” Ağabey gene araya girdi.

“Hem bir hoş geldin diyelim hem de bir ihtiyacınız var mı diye soralım istedik.” Sesi saygılıydı kardeşinin gibi kaba saba değildi.

“Teşekkür ederim. Kenan Efendi yani sizin kâhyanız her halde her şeyi düşünmüş hazırlamış” dedi. Birol, araya girdi, “bizim kâhya candır” dedi. Aziz’e bıyık altından gülüyormuş gibi geldi. Ardından ağabey elini uzattı tanışmayı tamamlamak için. Tokalaştılar. Gürol Çiftçi

“Sizi daha fazla tutmayalım. Yarın sabah Kenan Kâhya gelecek ihtiyaçlarınızı ona söylersiniz” dedi. Ağabeyi ne kadar yakışıklıysa kardeşi Birol o kadar çirkindi. Uzun ve çiçek bozuğu delik deşik bir yüzü vardı. Kulakları kafasına göre büyüktü. Tıraş biçimi bu anormalliği açıkça ortaya koyuyordu. Uzun boyluydu ama ince yapılı olduğu için korkuluk gibi görünüyordu. Uzun bacaklarıyla uzun adımlar atarak arabamın yanına gitti. Çocuk sever gibi kaportaya vurarak

“Güzel araba” dedi. Ardından hemen ekledi. “Araba üreten tek bir millet vardır benim için Almanya.” Çevresinde dolandı “Kaç model?” dedi ama cevap vermemi beklemeden kendisi sözü tamamladı “Üç yaşından fazla olduğunu zannetmiyorum. Hakikatten arabam güzeldir, beyaz hatchback. Ağabeyinin araca bindiğini görünce hızlı adımlarla sürücü koltuğuna yerleşti. Kısa bir süre sonra arkalarında toz bulutu kaldı. Burası benim kendi evimden daha işlek bir hale geliyordu. Dosyamı bir an önce tamamlamalıydım. Başkaları gelmeden köşke girdim.

* * *

Gece geç vakitlere kadar çalıştım. Böyle sessiz bir ortamda çalışmak verimli oluyor. Dosyadaki temel sorunları halletmeye başlamıştım. Saati fark edince ne kadar yorulduğumu anlamıştım. İki adımda geçtiğim eski ama rahat yatakta iyi bir uyku çekiyordum. Bir gün önceki yol yorgunluğumdan olsa gerek derin bir uykuya dalmıştım. Karmakarışık rüyalar huzursuz etti uyuduğum süre boyunca. Gecenin bilmem hangi saatinde içeriden gelen tıkırtılarla uyandım. Mutfakta biri veya birileri yemek yiyordu sanki. Sessizce bekledim. Bir zaman ses olmadı taş köşkte. Tekrar gözlerim kapanmak üzereydi ki sesler yeniden başladı.

Evin girişini çıkışını tam olarak bilmesem de çift kanatlı dış kapıyı iyice kapadığıma ve o kalın demir sürgüyü sürdüğüme emindim. Dar uzun pencerelerden kimse giremezdi. Yataktan kalktım. Parmak uçlarımda merdivenlere yöneldim. Aşağı bakmaya çalıştım ama alt katta yanan gece lambasının soluk ışığında hiçbir şey görünmüyordu. Biraz daha eğildim küçük bir gölgeyi mutfak bankosunun önünde gördüğümü sandım. Bir adım daha yaklaşıp iyice görmek istiyordum. Üzerine bastığım ahşap ağustos sıcağında o kadar kuruydu ki her adımımda çıtırdıyordu. Aşağıdan gelen ses bir an kesildi. Birden fikrimi değiştirdim hızla ilerledim. Merdivenin basamaklarını çifter çifter indim.

Ben zemine vardığımda ortada kimse yoktu. Buzdolabının kapağının aralık olması ve mutfak masasının akşam bıraktığım gibi olmayışı beni haklı çıkarıyordu. Orada biri vardı beni duyunca kaçmıştı. Tavırlarına bakarsan hırsız olmadığını anlardınız. Çevreye bakındım ama buhar olup havaya karışmıştı sanki. Her yanı arandım bakındım kaçabileceği bir yer yoktu. Bu durumda hiç inanmasam da iyi saatte olsunları aklıma getirmişti. Kapının sürgüsünü açtım. Dışarıdaki serin sabah yeli beni kendime getirdi. Uzakta köyde horozlar ötüyordu. İçeri girdim kapıyı tekrar sürgüledim. Fırsatı değerlendirip çalışmalarına kaldığı yerden devam etmeliydim.

Ne havanın aydınlandığını ne de acıktığımı anlamadan uzun süre çalıştım. Romana dalınca bir tür transa geçmiş olmalıydım. Alt katta çalan kapının sesiyle kendime geldim. Kâhya gelmiş olmalıydı. Uzun uzun gerneşerek aşağı indiğimde adamın karşısına pejmürde bir halde çıkmıştım. Yanılmadığımı daha kapıyı açmadan Kenan Kâhyanın sesinden anlamıştım. İçeri girdi. “Size kahvaltı hazırlamak istiyorum” dedi. Hayır diyecek durumum yoktu. O yüzden “siz bilirsiniz” demekle yetindim. Çünkü gece olanları anlatabileceğim birine ihtiyacım vardı.

Kâhya elli yaşından fazla olamazdı. Yüzünde derin çizgiler göz altında belirgin halkalar oluşmuştu. Öyle çok konuşacak birine benzemiyordu ama güvendiği birine içindekileri dökmeye başlarsa saatlerce konuşsa da bitiremezdi. İyice yanmış ensesi sürekli dışarda çalışmaktan olmalıydı. Çok becerikliydi, hangi işe elini atsa altında kalkabileceği belliydi. Üstelikte Köşkün mutfağını iyi tanıyordu. Çayı demleyip sofra hazırlaması on dakika sürmemişti. Eski moda tahta sandalyeye oturduğumda ne kadar acıktığımı anlamıştım. Kendisine gülümseyerek teşekkür ettim. Ne kadar becerikli olduğu konusunda iltifatlarımı sıraladım. Maalesef yüzünde küçük bir kas bile harekete geçmemişti. Tüm ketumluğuna rağmen gece olanları anlatmaya karar verdim. Birkaç lokma yedikten sonra

“Dün akşam küçük davetsiz misafirim vardı” dedim. Masanın öte tarafında karşımda oturuyordu. Yiyeceklere elini sürmemişti sadece çayını içiyordu. Sözlerimi bitirince

“Mümkün değil, bu köşk taştan yapılmıştır ve içeriye bir yabancı hatta kedi bile giremez” dedi.

“Buradaydı, yemek yiyordu ve sesimi duyunca kayboldu” dedim. Yine inkâr etti. “Böyle bir şey olması mümkün değil” demekle yetindi. Ağzından başka kelime de çıkmadı.

Kapının önüne çıktım. Güneş iyice yükselmişti. Çevrede köşkün arkasında bir zaman yürüdüm. Avlu oldukça genişti avluyu çevreleyen duvarlar yüksekti. Yani her isteyen istediği gibi girmezdi. Kenan Kâhya’da işini bitirmiş yanıma gelmişti.

“Bu duvarı aşmış olabilirler mi?” dedim.

“Duvarlar, kapılar kilitler dostlar için var ama düşmanı durdurmaz.” Dedi. Ardından “Bu duvarlar olmasaydı bile kimse bu köşke girmeyi düşünmez.”

“Korkudan mı” dediğimde de

“Saygıdan, bu köyde hatta kasaba da Zeynel Beyi sevmeyen birini bulamazsınız” dedi. Söz oldukça iddialıydı. Uzun bir süre sessizce oturduktan sonra

“Benden başka bir isteğiniz yoksa müsaadenizi istiyorum” dedi. Eğer bu köşkte bir Fransız uşak çalışsaydı ancak bu kadar saygılı ve işine bağlı olurdu” diye aklımdan geçirdim.

“O zaman akşam görüşürüz” dedi. Ben

“Akşam kasabaya inmeyi düşünüyorum, yemeği orada yiyeceğim” dedim. Durdu. Yüzü daha bir ciddileşti.

“Kasabamız zannettiğinizden daha küçüktür. O saatte sıcak yemek bulmanız zor. Eğer bulamazsanız ‘Fethi’nin lokantasına’ gidin. Kendisi lezzetli yemek yapar” dedi. Selam vermek için elini hafifçe kaldırdı ve toprak yoldan yürümeye başladı. Muhtemelen ismi geçen kişiye haber gönderecekti.”

Kafam karışmıştı. Dosyama tekrar dönmeliydim ama gece duyduğum sesler ve kimseyi göremeyişim dosyaya yoğunlaşmama engeldi. Tam o anda aklıma editörüm Meltem geldi. Çıkardım cep telefonumu aradım ama hat yoktu maalesef. Avluyu dolaştım olmadı hiçbir yerde çekmedi. İçeri girdim ikinci katta her noktada denedim gene çekmiyordu. “Kasabaya gitmek için bir bahane daha” diye düşündüm. Tekrar Laptopu açtım. İşin de sonuna geliyordum artık. Sıkı bir çalışmayla bu gece dosya tamamlanmış konu güzel bir şekilde bağlanmış olacaktı. Sandalyeyi çektim harflerin kelimelerin içine bir daha gömüldüm.

 

Çalışmaktan boynum tutulmaya başlamıştı son noktayı koyduğumda. İşler Meltem’le anlaştığımız şekilde bitmişti. O’na kalsa bir hafta bitmezdi bu iş ama ben iki günde tamamlamıştım. Şimdi geri dönsem savsakladığımı düşünecekti. O yüzden kasabaya gitme zamanımın geldiğini düşünmüştüm. Laptopu kapadım. Tamam Kâhya kimse cesaret edemez falan demişti ama eli uzun biri için laptop her zaman cazip gelirdi. O yüzden bilgisayarı odada dekormuş gibi duran büyük küplerden birinin içine koydum. Artık içim biraz daha rahattı. Kıyafetimi değiştirip dışarı çıktım. Bu arada bu tür gezilerden aklımdan geçeni kaydetmek için yanında taşıdığım küçük ve pahalı ses kayıt cihazımı da yanıma aldım. İki gündür çalışmayan arabama atlayıp avludan çıktım.

Kenan Efendi haklı çıktı. Koca kasaba eğri büğrü giden tek bir cadde üzerinde kurulmuştu. Bir iki lokanta vardı ama bu saatte kapanmışlardı. Kasabanın lokantası azdı ama kahvehanesi boldu. Bir kenarına Atatürk büstünün yapıldığı bir meydanlıkta üç kahve ve bir cami vardı. Önünde asma çardağı olan ve kapısının önünü iyice sulamış olan kahveye oturdum. Bir çay içecektim. Garson olsa olsa orta okul son sınıfa giden bir delikanlıydı. Soru sormadan önce elimi iç cebime atıp kayıt cihazımı açıyordum.

“Buralarda kaçak veya kayıp bir çocuk var mı?” dediğimde yüzüme aval aval baktı. Bizi duyan ve babası olduğunu düşündüğüm kır saçlı adam yanımıza yaklaştı.

“Bizim kasabamızda öyle kaçak veya kayıp olmaz” dedi. Davranışlarıyla kalk git diyordu. Çayımı bitirdikten sonra oradan kalktım, bol bahşiş ödemeyi de unutmadım tabii. Biraz ötedeki cephesinde çeşitli plastik topların olduğu bakkala girdim. Kasaba ve kasaba ahalisi hakkında gönül alıcı sözlerden sonra onlara da sordum kayıp çocuk olup olmadığını. Bakkal biraz daha yumuşak yüzlü olsa da kahvecinin söylediklerinden başka bir söz söylemedi. Dükkândan çıkmak üzereyken “siz polis misiniz?” diye sordu. O zaman çok soru sorduğumu fark ettim. Bu defa Fethi’nin Lokantasını sordum.

Fethi diye bilmezler Nihan Lokantası” diye sormalısın” dedi bilgiççe. Ara sokaklardan birini tarif etti. Kapısı kapalı olsa da çal açarlar elbet diye ekledi.

Her şey aklıma gelirdi de Nihan Lokantasının iki yüzlü olabileceği aklıma gelmezdi. Ahşap doğramalı dar bir cephesi vardı. Kirli bir tül perde camın arkasını görmenize engel teşkil ediyordu. Çok sonra ‘Nihan’ kelimesinin gizli anlamına geleceğini öğrenecektim. Çevrede kimse var mı diye sağa sola bakındım. Camekânı hafifçe tıklattım.

İçerisi oldukça salaştı ama yemekler uzun zamandır yemediğim kadar lezzetliydi. Aslında var olmayan bir meyhane gibi çalışıyordu. Herkesin önündeki meyve sularının alkollü olduğunu düşünüyordum. Siparişimi almaya gelen bir gözü belirgin bir şekilde şaşı olan kirli beyaz önlüklü şişman adama “ne tavsiye edersin” dedim. Yüzüme bakıp sararmış dişlerini göstererek güldü. Refleks haline gelmiş esnaf gülüşüydü.

“Siz Aşim Bey Köşkünde kalan İstanbullu beyefendi olmalısınız. Size güzel bir masa donatacağım” dedi. Anlaşılan Köşkün tabelasındaki harf uzun zaman önce düşmüştü. Halkın dilinde de bu “h” harfi yoktu sanki hep Aşim Bey’miş gibi.

“İçecek olarak ne alırsınız güzel üzüm suyum var ister misiniz?” Böyle bir teklifin geleceğini biliyordum. “Teşekkür ederim dedim

“Üzüm suyu beni çarpıyor üstelik araba kullanacağım” dedim. O an aklıma köy meydanında bıraktığım arabam geldi. Başına bir fenalık gelmezdi her halde.

Bir yandan yemeğimi yiyor diğer yandan ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Doğrudan sorular sormak göze batacaktı elbet. Tabaklar boşalıp karnım şişmeye başladığı zaman mesleğimin ham maddesi aklıma geldi. Bir yazar veya yazar olmaya çalışan biri çevresini dikkatle gözlemlemelidir. Üstelik belli etmeden. Ama ben duvarın dibindeki masada oturanlara gereğinden fazla bakmış olacağım ki biri kalkıp yanıma geldi.

“Ne bakıyon bilader” dedi.

“Lütfen” dedim. “Öyle birine mi benziyorum. Yanlış anlaşılma var bakışlarım masanızdan tarafa olmuşsa bile…” diyesiye kadar iri yarı adam beni kollarımdan tutup kaldırdı.

“Ne lütfeni biraz erkek ol” dedi. Gözümün ortasına yumruğu yedim. Karşılığını aldı tabi. Arkadaşları geldi, bire karşı dört pek adil değildi. Yemek yiyenler, meyve sularını içenler araya girmek isteseler de iş çığırından çıkmıştı. Diğerleri de geldi ve beni yaka paça dışarı çıkardılar. Yediğim darbelerden sonra kendimden geçmişim.

* * *

Gözümü karanlık bir yerde açtım. Ağustos ayında olmamıza rağmen nemli toprak bir zemine basıyordu ayaklarım. Hemen dağılıverecekmiş gibi duran bir sandalye üzerinde oturuyordum ve ellerim kollarım bağlıydı. Gözlerim karanlığa alışınca kafamı kaldırıp baktım çatı ahşaptı üzerinde kiremit kaplıydı ama yer yer ışık lacivert gökyüzünü görebiliyordum. Sıvasız duvarlar da benzer durumdaydı. Yığma taş bir kulübede olduğum belliydi. Gördüğüm kadarıyla bu küçük kulübenin hiç penceresi yoktu. Gözlerim karanlığa alışınca içeride birkaç saman balyası, dirgenler, tırmıklar, çapalar olduğunu fark ettim. Sol tarafımdaysa uzunlu kısala tahtalar dallar istiflenmiş kalın odunlar vardı. Ya bir depoda ya da odunluktaydım. Üstelik her yanım dayanılmaz bir şekilde ağrıyordu. İyi bir dayak yediğim ortadaydı. Yaşı henüz kırka gelmiş yani henüz genç sayılacak birinin bu şikayetleri etmesi elbette hoş değildi. Bu badireyi atlatınca bir spor salonuna yazılmaya karar vermiştim.

Sol yanıma düşen ve karanlıkta fark edilmeyen bir kapı açıldı. İçeri dört adam girdi. Selam bile vermeden yanıma geldiler. İçlerinden biri iri yarı olanı yüzüme okkalı bir tokat attı. “Lütfen ha…” Cevap vermek üzereydim ki geride gölgede kalan biri

“Kimsin sen?” dedi. Nihan lokantasında üzerime yürüyen adamı sesinden tanımıştım. Yine de üzerime ne suç atmaya çalıştıklarını anlamamıştım.

“İstanbul’dan gelen bir misafirim” dedi. Öncekinden hafif bir tokat daha geldi “Yalan söylüyorsun” Ne tür bir işin içindeydim anlamamıştım.

“Adım Aziz …. Yazarım. Romanlar hikâyeler yazarım. Basılı çok kitabım var. Hatta bir iki senaryo bile yazmışlığım var.” dedim, dedim ama adamları ikna ettiğimi sanmıyordum.

“Ağam bu adam çok soru soruyor polis olmasın” dedi. Sesin sahibinin alkollü olduğu belliydi. İkinci gölge konuştu bu defa. “Eğer polisse ne yapacağız?” dedi. “Hiçbir şey. Baksanıza polis havası var mı? Sadece çok meraklı biri.”

“Tamam itiraf ediyorum, merakımdan sordum. Burada yeni yazmak istediğim roman için konu arıyordum o yüzden sorular sordum. Yoksa bana ne çoluk çocuktan. Üstelik işimi de tamamladım yarın İstanbul’a dönecektim zaten.”

“Demek konu istiyorsun romanına. Sana güzel bir konu vereceğim ama bakalım yazabilecek ömrün var mı?” dedi. Neyi kastettiğini anlayabilecek yaş ve olgunluktaydım. Yanındaki adama dönerek “feneri yak” dedi. Adamlardan biri çakmağı çaktı diğeri elindeki gemici fenerini uzattı. Kısık alevde etrafa göz attım. Tahminlerimin yerinde hatta eksik olduğunu gördüm. Kafamı kaldırıp baktığımda o çirkin yüzü gördüm. Bu işlerin başında Birol Çiftçi vardı. Köyün en zengini olan Zeynel beyin küçük oğlu.

“Şaşırmadığını biliyorum ama nedenini merak ediyorsun.” Adam elindeki feneri tavandan sarkan ve bu iş için uzatılmış olan kalın tele astı. Şimdi çevremde olan üç kişiyi daha iyi görüyordum.

“Sana söz veriyorum. Son duydukların bunlar olacak ama yine de anlatacağım. İçindeki meraklı hayvanı doyuracağım. Ama sen önce gördüğünü söylediğin çocuktan söz et.”

“Anlatırım anlatmasına da hep böyle bağlı mı olacağım. Elemanlarına söylesen de bir çözseler.” Adamın tereddütte kaldığını gördüm. “Bak her yer kapalı bir yere kaçamayacağım kollarıma biraz kan gitsin.” Adam yardımcılarına baktı sonra

“Yerinden kalkmak kaçmaya yeltenmek yok ama” dedi.

“Bu üç aslan iyi bir dayak attı bana sence bir daha dener miyim.” Çözdüler. Ayaklarımın üzerinde doğruldum. İyice gerindim o ara cebimdeki ses kayıt cihazını da açmıştım.

“Geçen gece yarısı köşkün alt katında sesler duydum. Sessizce baktığımda on iki on üç yaşlarında bir çocuk gördüm. Ben yanına gidesiye kadar sırra kadem bastı.”

“Biliyordum piç kurusunun ölmediğini” dedi. Anası öldü ama çocuğunun hayatta olması sorun.” dedi Birol Bey.

“Üzülme yakalarız patron”

“Yakalarız ama…” Biraz düşündü “Bir yardım eden olmasa nasıl hayatta kalacak. Önce yardım edeni bulmalıyız” Az önce konuşan “haklısın patron” dedi ve başını öne eğdi. Diğeri söze girdi.

“Senin çakma amcadır.” Birol Çiftçi bir şey demedi ama adamının söylediği aklına yatmıştı.

“Çakma amca da kim” dedim. Üçü birden kahkahayla güldü. Senin gibi zeki olduğunu söyleyen biri nasıl farkına varmaz” dedi. Zeki olduğumu hiçbir zaman dillendirmemiştim ne burada ne de başka yerde ve zamanda. Zaten akıllı biri akıllı olduğunu söylemez. Ama Bunları karşımdakilere söylesem muhtemelen bir şey anlamazlardı.

“Ben söyleyeyim patron” içlerinden biri. Onay beklemeden “Kenan Kâhya, Zeynel Beyin baba bir üvey kardeşi.” Bu durumun aklıma gelmemesine şaşırdığımı kendime itiraf ettim. Ardından “Anlatma sırası sende” dedim.

“Anlatılacak ahım şahım bir şey yok. Köyde geri zekalı bir kız vardı.”

“Geri zekalıydı ama güzel bir kızdı” dedi adamlardan biri.

“Kara kaşlı kara gözlü, enine boyuna alımlı biriydi. Allah özene bezene yaratmıştı.” dedi diğeri.

“Kesin sesinizi.” Birol Çiftçi kızmıştı. “Allah özenerek yaratmıştı ama aklını noksan vermişti.” Bir an durdu. Kendi kendine konuşur gibi “Sevmiştim kendisini ama evlenmemize ailem izin vermezdi. Doğruda olmazdı zaten. Bir gün Narlıkta gördüm kendisini. Aklı normal biriymiş gibi göründü gözüme. Sonra bir kereden bir şey olmaz diye aklımdan geçti.” Kendi kendine güler gibi. “Gel senin tarlaya tohum ekelim” dedim. Bir şey anlamamıştı ama sevinçle ellerini çırpmıştı. İyi zevk verdi ama. Eminim kendisinin bile çok hoşuna gitmiştir.” Kafasını kaldırıp yüzüme baktı ve pis pis sırıtarak “demek ki ektiğim tohum verimliymiş ki tutmuş” dedi.

“Tamam, başka bir şey duymak istemiyorum… YETER!!!” diye bağırdım.

“Bak gördün mü? Merak iyi bir şey değilmiş.” Sonra devam etti. “O haliyle bırakamazdım. Sağda solda konuşurdu. Zaten onun gibi yarım akıllı birinin yaşaması bile hataydı. O yüzden kendisine büyük bir iyilik yaptım ve oracıkta boğdum. Bir çukura attım ve üzerine toprak çalı çırpı yığdım. Demek ki bizim kâhya kendisini kurtarmış.”

“Peki kızı merak eden olmadı mı?”

“Olmaz mı? Uzun zaman aradılar ama bulamadılar. Kasabanın fahişesinin deli kızını kim ne yapsın.” kendi kendine konuşur gibi devam etti. “Bulamadılar tabii. Ne de olsa Kenan Efendi kendisini götürmüş. Bir zaman sonra da unutuldu gitti.” Durdu. Adamlarına işaret çaktı. Adamlar beni tekrar sandalyeye bağladılar.

“Şimdi sen üşümüşsündür. Seni biraz ısıtalım” dedi ve tavandaki tele asılı lambayı aldı, yere çaldı. Üçü birden kahkaha atarak dışarı çıktılar. “Babama o kadar da söyledim Konağın arkasındaki odunluğa bir çare bulalım bir kaza olabilir dedim ama dinletemedim” Dışarı çıktılar.

Önce gazyağı ardından alevler zemine yayıldı. Bir koldan kenarda duran saman kırıklarına ulaştı. Diğer koldan duvar dibine istiflenmiş odunlara yöneldi. Kulübeyi sarması çok zaman almayacaktı. Beni bağladıkları iplerden kurtulmaya çalıştım, mümkün değildi. Kapıya doğru zıplaya zıplaya kapıya varmaya çalıştım kapı sağlamdı ve sürgülüydü. İçerisi iyice duman dolmaya başlamıştı. Nefes almakta zorlanıyordum. Sonra öksürük krizleri başladı. Ciğerlerim bir çare üretmeye çalışıyordu. ‘Aziz Bey yolun sonu burasıymış’ dedim kendi kendime. Kuru odunlar, tahta parçaları iyice alev almıştı. Samanlardan çıkan dumanlar en kötüsüydü. Alevler çatıyı sarmaya başladığında nefes alacak durumda değildim. Sonra bayılmışım.

Gözümü açtığımda gökyüzüne bezenmiş yıldızları gördüm. Öksürmekten bitap düşmüştüm ve Kenan Kâhya omuzuma girmiş beni alevlerden uzaklaştırmaya çalışıyordu. “Geçmiş olsun” dedi. Diğer yanıma baktığımda o gece gördüğüm çocuk vardı. Alevler yavaş yavaş Köşkü de sarmaya başlamıştı. Demek beni sorguladıkları yer köşkün hemen arkasıymış.

Birden aklıma laptopum geldi. “Üst katta en büyük küpün içinde dizüstü bilgisayarım var onu almalıyım” dedim. Sözüm bitmeden çocuk fırladı. Kızıl alevler çam ağaçlarına sıçramıştı. İki üç dakika sonra bilgisayarım kucağımdaydı.

“Yürüyebilecek misiniz?” dedi Kenan Efendi. “Şurada toprak yolda benim külüstür duruyor oraya kadar ha gayret” dedi. Nefesim iyice düzelmişti ama vücudumdaki hafif yanıkların acısını hissetmeye başlamıştım. Yürürken “annesi ne oldu?” diye sordum. “Doğumdan bir yıl sonra vefat etti.” Gözleri nemlenmişti. “Yüce Rabbim birine eksik verdiğini diğerinde tamamlıyor. Bakmayın böyle zayıf olduğuna kafası zehir gibi çalışıyor.

“Bizde soğuk duş alınca kendinize gelirsiniz” dedi. Uzaktan itfaiyelerin siren sesleri duyulmaya başlamıştı. Elimi pantolonumun cebine attım. Küçük yardımcım oradaydı. Öncesinde bir yere uğramamız gerekiyor” dedim.

“Nereye gideceğiz” dedi. Birden aklıma gelmişti. “Kasabaya” dedim. Üstelik benim arabada orada kalmıştı. Önce arabamı aldım. Ardından kasabanın karakoluna vardığımızda hava aydınlanmaya başlamıştı. İfademi verdim. Delil olarak kayıt cihazımı gösterdim. Tepedeki yangın kontrol altına alındı dediler ama Aşim Bey Konağından geriye sadece taş duvarlar kalmıştı.

“Bize gidelim” dedi Kenan Kâhya. “Yok işlerimi tamamladım.” Elimle kucağımdaki laptopuma vuruyordum. “Götürüp patronuma teslim edeyim” dedim. Resmi işlemler tamamlandıktan sonra ayrılma zamanı gelmişti. Biz karakolun önündeyken Birol Çiftçi ve yanındaki üç adamı ellerinde kelepçelerle getirdiler. Ardından ağabey Gürol ve baba Zeynel’de gelmişti. Veda anında ufaklığı göremedim. İlk fırsatta geri döneceğim” dedim. “Ufaklığa selam söyleyin deyip yola koyuldum. “Umut” dedi yaşlı adam.

“Umut güzel bir isim iyi bulmuşsunuz.” İzmir yoluna çıktığımda dikiz aynasına bakıp “Umut, tehlike geçti çık.” Önce ürkek kocaman gözler ve simsiyah saçlar belirdi. “Gel yanıma otur.” Kıvrak hareketle öne geçti. Kömür karası gözleri için için gülüyordu.

“Geçen gece ben aşağıya inince nereye saklandın” dedim.

“Tavandaki kirişe sarılmıştım.” O gece her yere bakmıştım ama kafamı kaldırıp yukarıyı kontrol etmek aklıma gelmemişti. Kâhyanın dediği gibi “kafası zehir gibi çalışıyordu.”

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *