Yarattığım hiçbir şeyin… Ya da aslında her şeyin yok olmaya bu kadar yaklaştığı bir sonu, hiçbir zaman hayal etmemiştim. Koca bir dünyayı, asırlarla bile ölçülemeyecek kadar uzun zaman önce cennetten farksız bir hale getirmeyi başarmış zihnim ve düş gücüm, tüm yer ve gökyüzünün koca bir hiçliğe dönüşeceği bu adeta kıyamet gününe dair hep sessiz kalmıştı. Irmaklarımda su yerine kan nasıl çağıldardı? Yarılan göğümden yağmur yerine ateş nasıl yağardı? Güneş’im ısıtmak yerine nasıl yakardı?
İnsanların hepsine yaşam vermiştim; fakat birbirlerine nasıl düşeceklerini öngörememiştim. Gezegenin her bir yanına dağıttığım insanlık için, Dünya’nın her bir karış toprağını ayrı bir cennet gibi süslemiştim. Akılla şereflendirilmiş bu en yüce varlıkların, kendilerine bahşettiğim eşsiz hayatlar karşısında birbirlerinin boğazına bıçak dayayacaklarına nasıl da kör kalmıştım!
Bugün burada, var ettiğim dünyanın nasıl vahşice, nasıl barbarca yok edildiğini görmek için yeryüzündeyim. Uzun zaman sonra göklerdeki yerimi terk edip yarattığım her şeyin –ya da aslında hiçbir şeyin– yanına indim. Her şey ya da hiçbir şey… Evet, ikisi de aynı kapıya çıkıyor artık nezdimde. Zira benim yoktan ve hiçlikten var ettiğim bu topraklarda ilkellik hâlâ diri, vahşet hâlâ nefes almaya devam ediyor. Kanın döküldüğü, birinin canının diğerine hak görüldüğü bu gezegenin en çıplak hali de o cennetten farksız eski görüntüsü de aynı artık gözümde.
Yavaşça bir adım ilerliyorum. Burası hayallerimin damla damla can verdiği hangi toprak, bilmiyorum; fakat geçen her saniye daha çok yakıyor canımı. İçimdeki son ümit kırıntısının üstüne parça parça korlar fırlatılıyor sanki.
Hâlbuki ben her şeye rağmen yeniden düzeltmek hevesiyle yaşıyordum bugüne dek. Onların biricik Yaşam Tanrıçası olarak var ediyordum hayallerimi. Umutsuz ve çaresiz bakışlarını gökyüzüne dikerek benden yardım istemelerinde buluyordum kendimi. Yaratmak benim için nefes almakla eşdeğerken, insanlığa verdiğim ikinci şansların haddi hesabı yoktu. Onların aksine had bildirip hesap sormak benim doğamda yoktu. Sitem etmiyordum hiçbirine; ağzına kadar hayal kırıklığıyla dolu bir öfkeyle paramparça etmiyordum kalplerini.
Fakat şimdi hissedebiliyorum; göğsümü bir asit misali yakıp eriten boşa gitmiş çabalarımın açtığı yaraları… Sonsuz bir zevkle kurduğum düşlerimin kırılan ellerindeki acıyı… Korkularıma rağmen denediğim ne varsa, hepsinin aslında koca bir hiçten ibaret oluşunun getirdiği o derin sızıyı…
Yalnızlık. Hissedebildiğim tek şey, karmakarışık duyguların çalkalandığı zihnimin duvarlarını en çok aşındıran o delirtici his: Yalnızlık.
Parmaklarım yerden bir avuç toprağa dalıyor. Kim bilir hangi masumun canını içti bundan günler öncesine dek? Boğazıma koca bir taş bağlanıyor sanki, öyle ki bir an nefes alamayacağımı zannediyorum. Yürümeye devam ederken, avucumun içinden pare pare dökülen kirli çamuru ait olduğu yere bırakıyorum. Bu değil aradığım. Daha fazla yıkım, savaşın getirdiği o çaresizlik ya da o dehşet verici sessizlik değil…
Dünya’yı yarattığım ilk gün, gezegenin tam da kalbine yerleştirdiğim o kutsal özü arıyorum ben; sevgi tohumunu. Nimetlerin en büyüğüne nail olan bu insanlar da yaratsınlar istedim. Zaman geçtikçe dünyamı daha da güzel kılsınlar; iyiliğe değil, kötülüğe karşı savaşsınlar. Düşmanlığı bitirip nefreti kesip atsınlar ve bunu yaparken onlara bahşettiğim bu eşsiz hediyeden güç alsınlar istedim.
Fakat hiçbir şey hayal ettiğim gibi olmadı. Diğer Tanrı ve Tanrıçalara heves içinde anlattığım düşlerimin tamamen aksi gerçekleşti gözlerimin önünde. Bir şey daha güzel olsun diye ben göklerde uğraşırken, insanlar kendi küçük amaçları ve hırsları uğruna kurduğum düşler tiyatrosunu bir nefeste söndürüp darmadağın ettiler.
Bu sefer ikinci bir şans vermiyorum insanlığa. Bu sefer hayallerimin gerçekleştiği bir dünyayı altın tepside sunmuyorum onlara. Bir kez daha iyi olabileceklerine, bir kefaret ödeyebileceklerine inanarak yeni dünyalar inşa etmiyorum. İnsanlık hak etmedi; ne bu gezegeni ne de benim rengârenk umutlarımı…
Yere eğilip alıyorum bıraktığım o eşsiz armağanı. Başka bir alemin, bambaşka bir toprağına gömeceğim onu. İnsanların ayak basmadığı bir gezegenin kalbinde olacak artık; biraz su, ışık ve şefkatle büyüyecek. Kılıçlar altında, namlu ucunda kalmasına, kanla yeşertilmeye çalışılmasına bir daha asla izin vermeyeceğim.
İnsanlar sadece bir tohum kaybettiklerini sanacaklar; onlara yeniden böyle bir nimeti bahşedeceğimi umup yanılacaklar. Belki de bu kutsal özü sonsuza dek kaybettiklerini anladıklarında, aç gözlerini bambaşka dünyalara dikecekler. Oraya ulaşmaya, orada yeniden filizlenmeye uğraşacaklar. Gökyüzünde fark ettikleri bir damla suyla, uzak bir yaşam belirtisiyle heyecanlanıp orayı da kirletmek için hazırlanacaklar.
Buna izin vermeyeceğim.
- Tohum - 1 Haziran 2026
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.