Tanrı’nın alevleri sarsın bedenimi!
Oh Ülgen başını eğ de beni de gör!
Gör beni gör! Kanımı, ruhumu, yüreğimi gör!
Elindeki defi parçalarcasına vururken ayakları aynı ritimde toprağı dövüyordu. Yüzünü sarmalayan o uğursuz maskeyi tutmak için keyfi pek yerindeydi. Yaktığı ateş gözlerini kamaştırıyor, ruhunu körüklüyordu. Çın çın sallanan bakır zillerinin sesi ardı ardına tekrar ettiği duasından boğuklaşmıştı. Bileklerindeki zincirler bir camı sarmalayan sarmaşıklar gibi özgürce salınıyordu.
Kendini öyle kaptırmıştı ki ateşin üstünden atlamaya başlamıştı. Belini çevreleyen alevler define yeni bir melodi katıyordu. Ruhunu iyice parçalayabilmek adına dizlerini yerlerde sürüklerken çarpan çakıl taşlarını umursamadı. İnce derisinin parçalanmasına izin verdi. O acıyı hissedebiliyordu. İliklerine kadar hissedebiliyordu.
Bu gece o geceydi.
Parmaklarını sarmalayan pis kumaşı çözerek alevlerin arasına fırlattı. Yalnızca gözlerini ve ağzını açıkta bırakan maskesini ovuşturdu. Definin parmaklarına yapışan kokusunu derin derin içine çekti. Kanı kazana atılmış sığır kemiği misali titriyor, bir an önce damarlarından boşalmak için can atıyordu. Ah bu tutku, bu keder! Onlar olmasa ne yapardı?
“Gözlerim önünde aksın,
İki kolum sana kul olsun!
Ah Yüce Ülgen!
Gör beni gör!”
Avucuna bastırdığı kemiğin bileklerini kırmızıya boyamasına müsaade ederken göğsü bambaşka bir arzuyla dolmuştu.
Tanrı’ya daha yakın olmalıydı.
Daha da yakın…
Her şeyden yakın…
Pabuçları ateşin sıcak dalgasına çarparken püsküllerinin yanıp kendisini kavurmaması için başka bir dua mırıldanmaya başladı. Kuruluktan çatlamış dudakları itaatkâr bir tavırla kelimesi kelimesine fısıldarken avuçlarını birbirine bastırmış, Gök Tanrı’yı arıyordu. Dizleri yanmış çalıların üzerine değdiğinde ateş, başından yukarı fırlarcasına yükseldi. Maskesini yakacak kadar vahşileşen kızıl denizi birkaç kelimeyle dindirdi. Bütün geceyi bu ateş çemberinde, sabaha kül olup olmayacağını merak ederek geçirebilirdi.
Geçirdi de.
Omzuna attığı koyun postu tamamıyla yanmış olsa da umurunda değildi. Daha genç hissediyordu. Daha dinç, güçlü…inançlı. Aradığı buydu.
Tanrısının avucunda geçirdiği bu geceyi gururla zihnine kazımıştı bile. Hiç yorulmadan koca bir geceyi atlatıvermişti. Ve bu onun gündelik hayatının bir parçasıydı.
Tanrı’na kendini kanıtla.
Sonra güç senin.
Akıllı bir şamanın yapacağı gibi kendini Ülgen’e kanıtlamak istiyordu. Elbette bunun kolay olmadığını biliyordu. Hele bir de kendisi gibi genç, toy birinin kanıtlaması yıllar isterdi. Maskesini ne kadar özenle boyarsa boyasın ne kadar dua ederse etsin yetersiz olacağını biliyordu.
Ama bu onun kanında vardı.
Kolay kolay pes edemezdi.
Kesik eli akşamdan kalma yanık taşlarını toplarken yanmamak için aklını düşüncelerden uzak tuttu. İpek kesesi çeşitli motifle işlendiğinden önce dudaklarına değdirdi, dayanma gücü istedi. Göğsünde patlayacak gibi çarpan kalbini susturmaya çalışmak kolay değildi nasıl olsa!
İrili ufaklı taşlarını kesesine özenle koyduktan sonra ormanın içinde kaybolmaya karar verdi. Sabahın bu saatleri henüz kimsenin kendisinin varlığını hissedemeyeceği uğursuz, erken saatlerdi. Dilediğince etrafta dolanabilir, geyiklerle kovalamaca oynayabilirdi. Yine de çocuksu oyunlar için yeterince büyüdüğünden sadece sabah yürüyüşü yapmakla yetinecekti.
Boyundan birkaç santimle kısa kalan asasını toprağın yumuşak yerlerine saplayıp çıkararak arazinin bereketini ölçüyordu. Gözleri gökyüzünde uçuşan kuşların dolgunluğundan etrafta ne kadar besin ve böcek olabileceğini kestirmeye çalışıyordu.
Kuşlar dolgundu. İhtişamla açtıkları tüyleri ona Şaman Efendi’yi hatırlatıyordu. Onun da uzun bir pelerini ve pelerinini kaplayan akbaba tüyleri vardı. Gerçi onun kanatları, kuşlarınki kadar yumuşak değildi. Çamurla kaplı olduğundan keçe gibi sertti. Bu yüzdendir ki kendi pelerinindeki beyaz lekeli tüyler daha çok hoşuna gidiyordu.
Asası daha da derinlere batmaya başladıkça su kıyısına yakınlaştığını anlamıştı. Biraz dinlenmek, belki de uyuyabilmek için iyi bir fırsattı. İstemsize hızlanan adımları sayesinde güneş tepeye varmadan kendini serin ırmağın sularına bıraktı. Bir şaman her ne kadar alevlerle dans edebiliyorsa suyun içinde de huzuru bulabilmesi gerekiyordu.
Ateş haykırmaktı.
Su sükunetti.
Asasını yaşlı bir huş ağacının dalına yasladı. Yosun tutmuş taşların üzerini okşayıp enerjilerini tattıktan sonra bileklerinin soğuk suyla buluşmasına izin verdi. Bir ayağını dizine kadar kaldırdı, ellerini göğsünün üstünde birleştirdi. Gözleri kapalıyken yeniden dua etmeye başladı.
“Kulaklarım işitmez senin sesini,
Ellerim dokunamaz narin bedenini.
Gözlerim yanıyor her şeye,
Bir sana yetiyor şuurum.”
Ağaçların yapraklarının hışırtıları kulaklarına çarparken dengesini kaybetmeden yavaşça ırmağın içine oturdu. Ellerini açmadan sırtını çamura yasladı. Kulakları tatlı suyun uğultusuyla dolarken aynı duayı defalarca tekrar etti. Vücudu suya teslim olurken zihni berraklaşmaya başlamıştı. Her şey yolunda gidiyor gibiydi. Birazcık daha dayanırsa uçabileceğini bile düşündü. Bunu yapabilirdi. Günlerce aç karnına bir mağarada bile kalmıştı. Soğuk suda yatabilmek ondan küçük şamanların bile gündelik yapabileceği bir ritüeldi. Eh, tabii onun kadar uzun süre kalamazlardı. Ama o ayrı mesele.
Bütün dünyayı avucuna sığdırabilecekmiş gibi büyük ama bir karıncayı bile tutamayacak kadar küçüktü.
Elbette bu hissi tatmamış birine suyla konuşmanın nasıl bir his olduğunu anlatması pek mümkün değildi. Konuşmayı pek de sevmezdi zaten. Sessizlik onundu. Ses lanetti. Tek bir kelime bile bu anı mahvedebilirdi.
“Emris, yine mi suyun içine girdin? Hasta olacaksın sonunda”
Yüzündeki maskenin hiç beklemediği bir anda çekilmesiyle dibe battı. Bütün konsantrasyonu mahvolmuştu.
Üstelik maskesini kaldırıp da altını görmeye cüret eden bu hadsiz de kimdi?
Burnuna dolan suyun ciğerlerine dolmasıyla ani bir refleksle sudan başını kaldırdı. Öksürerek içini boşaltmaya çalıştı. Bir eli göğsünün üstünde, diğer eli ise maskesini tutana doğruydu. Açılmış gözleri suya çarpan yansımayı izledikçe midesi bulanıyordu.
“Geri…ver…”
Başını çevirdiğinde yine onu gördü. Kestane rengi uzun saçları lüle lüle beline çarpan, boncuk misali altın işlemeli içini delen bu mavi gözler… Ah, şımarık gülümsemesiyle onu mest eden bu pembe dudaklar! Zaten al al olmuş o yanaklarına sözü yoktu, her birine sayısız öpücük kondurmamak için kendini zor tutuyordu. Giydiği kahverengi kadife elbisesi belini sarmalarken bacaklarını korumaya ant içmişçesine kabarık duruyordu. Islanmamak için dizlerine kadar çekse de uçlarının ıslanmasına mâni olamamıştı. Bir ilkbahar kelebeği kadar zarif, çöl yılanı kadar acımasızdı.
“Vermem ki! Şu maskeyle kuşları bile ürkütüyorsun.”
Aelin bal gibi sesiyle kıkırdayarak “Hem böyle daha hoş duruyorsun.” dedi.
Utançtan kızaran yanaklarını saklamaya çalışarak başını çevirdi. Bu kızla uğraşacak vakti yoktu. Hele onun gibi evlilik çağında bir kızla hiç işi yoktu. Bir şaman olarak duygularına sahip çıkmalıydı. Sırf onun için kafayı yiyecek hale gelmesi sadece Tanrılarla olan bağını zedeliyordu.
“Neyse ne! Ver işte şunu.”
Kız arsızca dilini çıkararak “Anca rüyanda! Sürekli yüzünü kapatırsan yaran asla iyileşmez.”
“Sana yaramı kapattığımı kim söyledi?”
Yumruklarını suya vurarak kızın korkmuş suratına döndü. Sesi sandığından da yüksek çıkmıştı. Öyle ki asasını yasladığı ağaçtaki kuşlar semaya doğru titrek hareketlerle yükseldiler.
Aelin öfkeyle, sivri dişleri olan mavi-kırmızı boyalı maskeyi suya fırlattı.
“Aman be! Seninle konuşanda kabahat zaten.”
Emris dizlerini kendine çekerek maskesine uzandı. Üzerindeki boyanın aktığını görse de bir şey demedi. Şu kız, diye düşündü.
Neden her şeye burnunu sokmak zorundaydı?
“Ne istiyorsun yine? Eğer kasabaya şaklabanlık yapmamı istemeye geldiysen ağzını açmadan gitsen iyi edersin.”
Kaba biri değildi, hiç olmamıştı. Ama ne zaman Aelin yanına gelse içinde bir şeyler yer değiştiriyordu. Hiç olmadığı birine dönüşüyor, düşünceleri ve kelimeleri vahşileşiyordu. Tıpkı kasabalıların düşündüğü gibi dişlerini bileyen, geyikleri çiğ çiğ yiyen büyücülere dönüyordu. İstemeden de olsa ağzından çıkan keskin cümlelere çıkmadan engel olamıyordu.
Aelin artık doğasına alışmış gibi sessizce suyun içine oturdu. Gözlerine bakarak “Neden kasabaya gelmiyorsun? Burada tek başına-” dese de Emris, o bitirmeden lafını kesti.
“Önce onlara yamyamlıkla şamanlığın aynı şey olmadığını anlat da gel.”
Kendini bildi bileli kasabadan uzak yaşamış, kendinden olmayan insanlarla konuşmamıştı. Aelin bir istisnaydı. Şaman olmasa da konuşmaya izninin olduğu bir kadı kızıydı. Okumuş olduğundan şamanların sadece kendilerinden biraz farklı olan “insanlar” olduğunun farkındaydı. Ondan da ailesinden de nefret etmiyordu.
Tabii aynısı Emris için söylenemezdi.
Kasabalılardan nefret ediyordu. Eğer Ülgen onu izlemeseydi saniye durmaz, bildiği bütün duaları kasabayı lanetlemek için kullanırdı.
Düşünceler aleminden çıktığında Aelin’in hâlâ suyun içinde oturduğu gerçeği yüzüne çarpınca alel acele ayağı kalktı. “Asıl sen hasta olacaksın!”
Kızı kolundan tutup ayağı kaldırdı. Islanmış eteği vücuduna yapışıyordu. İçindeki utancı gizlemek için üzerindeki pelerinini çıkardı. Kızın omuzlarını çepeçevre sararak “Geri dönsen iyi edersin.” diye mırıldandı.
Aelin somurtarak “Daha yeni gelmiştim ama.” dedi.
Elbette dudaklarını büzmesi üzerinde işe yaramazdı. Gardını o kadar da düşürecek kadar aptal değildi.
Aelin homurdanarak “Hiç yoksa niye geldiğimi sorsan olmaz mı?” dedi.
“İyi peki madem. Yine nasıl bir saçmalıkla geldin?”
Kızın mavi gözleri bir anda aydınlandı. Neşeyle üstüne yürüdü.
“Ben evleniyorum.”
Emris’in de gözleri kocaman açıldı.
Ama mutluluktan değil.
Adını koyamadığı başka bir şeyden yüreği de sızlıyordu. Geçen gece fazla mı duman solumuştu?
Ben evleniyorum…
Neden ona söyleme gereği duymuştu? Bu bir davet miydi?
Farkında olmadan sıktığı dişleri sızlamaya başladığında konuşmayı başarabildi.
“Yani, benden ne bekliyorsun? Damat olmamı mı?”
“Bir tebrik etsen ya!”
“İyi iyi! Tebrik ederim.”
Tebrik edesi yoktu. Kim bilir hangi para babası aptala başlık parası adı altında satılmıştı! Aelin’in ne kadar özgür ruhlu olduğunu bildiğinden evliliğin ona yakışmayacağını biliyordu. O halde gözlerini bu denli parlatan o adam kimdi? Nakış dikmeyi bile yarım yamalak beceren bir kızı alacak kadar gözü pek bu adam kimdi?
“Şu ilerideki tarlayı biliyor musun? Hani meyve ağaçları olan.”
“He bildim. Ne olmuş ona?”
“İşte oranın sahibiyle evleneceğim.”
Meyve bahçesinin sahibiyle mi? Ağaçlarla konuşabilen biri varken neden ağaçlar üzerinden ticaret yapan bir sahtekarı seçiyordu? Ona ağaçları anlatabilirdi. Dalında yaşayan kuşların şarkısını çevirebilirdi. Ama bu kız sadece o ağaçları birer kütük olarak gören başka bir odunla evlenmek üzereydi. Elbette onu durdurmayacaktı. Ne de olsa bir şamandı. Kimse şamanları sevmezdi. Hele onun gibi adı geçen aileler hiç istemezdi.
Ne saçmalıyordu ya?
Bu kızı sevdiği falan yoktu. Kim evlenirse ona bir zararı olmazdı. Hem evlenirse belki yanına gelmeyi de keser, kafasını dinleyebilirdi.
Sessizliğinden rahatsız olduğunu düşünen Aelin son bir kez ona uzun uzun baktı. Irmağı taşıracak kadar gözyaşları biriktirmelerine rağmen tek kelime bile etmeden arkalarını döndüler. Burada bitmişti işte.
Her şeyin bittiği yerde yeniden başlayabilirlerdi.
Ama onlar sadece ayrılmayı seçtiler.
Emris içinde derin bir öfkeyle asasını bile almadan ormanın diğer ucuna koştu. Aelin’in yavaş adımlarının onu geride bırakması umurunda bile değildi. Yüzünü bir daha görmek bile istemiyordu. Yıllardır her sabah görmek için dua ettiği bu kızı hayatının sonuna kadar yanında dahi istemiyordu.
Güneşin altında uzunca bir süre yürüdükten sonra sonunda motifli, yamalı çadırına gelmişti. Ne bir selam verdi ne de bir iyi dilek diledi. Çadırdakileri görmezden gelerek maskesini çadırın diğer ucuna fırlattı. Yanına yaklaşmaya çalışanlara çemkirerek ayağını vurdu.
“Yaklaşmayın bana!”
Annesi elindeki kaşığı ona savuracaktı ki babası ayağı kalkarak “Terbiyeni takın! Yine ne halt ettin? Maskeni niye çıkardın?” diye bağırdı.
Emris hiçbir şey demeden yüzündeki yarayı gösterdi. Alnından başlayıp sol gözünün üstünden geçen, boynuna kadar uzanan yanık izine iğrenerek dokundu.
“Bu oldu! Şamanız diye herkes bizden nefret ediyor. Diğer insanlarla birlikte bile yaşayamıyoruz.”
“Bu şamanlığın doğası, oğlum. Biz buyuz.”
“Ben bu olmak istemiyorum.”
Babasının şaşkınlıktan tutulan çenesine aldırış etmeden sandığa koştu. Ne ararsa bulabileceği, bulduğu zamanda istediği gibi kullanabileceği sandığı açtı. İçindekileri etrafa saçarak en dipte duran keseyi aldı. Üzerinde o kadar mühür vardı ki kesenin asıl kırık rengi görünmüyordu bile.
Babası üzerine atılarak “Saçmalama, Emris! Bu kadar ileri gidemezsin. Onu hemen yerine koy!” diye kükredi.
Ama Emris’in gözü öyle dönmüştü ki dinlemeye değil aklı, kulağı bile ermiyordu.
“Akşam beni beklemeyin.”
“Emris!”
İkinciye düşünmeden çadırdan fırladı. Soluk bile almadan meyve tarlasına koşmaya başladı. Babasının arkasından gelme ihtimaline karşılık atların geçemeyeceği, dolambaçlı yollardan geçmeye karar vermişti. Bu gece işini halledecekti. Nefretini herkese gösterecekti.
Kafası o kadar dağılmıştı ki normalde bir saat çekmeyecek yolu anca gün batımında bulabilmişti. Çitlerin üzerinden atlayarak kukuletasını başına geçirdi. Maskesinin iplerini kontrol ettikten sonra kocaman bahçenin içine doğru ilerlemeye başladı. Rastgele bir ağacın altında işini halledemezdi.
Bahçenin yüreğini bulmalıydı.
Bütün ağaçların kökünün uzandığı o ağacı bulmalıydı.
Akşam olmasının da verdiği güvenle rahatlıkla yürüyordu. Bu saatte arazi sahipleri uyuyor olmalıydı. Etrafa asker diktiyse de onun gibi bir şamanı bulmaları da epey zaman alırdı. Hatta onu bulacakları bir şaibeliydi.
Mor yapraklı, gümüşi gövdeli parlak bir ağacı bulduğunda yüreği bulduğunu anlamıştı. Elindeki tuzu büyük bir çember olacak şekilde ağacın etrafına döktü. Köklerine yakın bir yerde diz çöktü. Cebindeki keseyi çıkardı. Mühürleri dua ederek tek tek söktü.
Nifak Tohumları…
Tek bir tanesi bile koca bir ormanı çürütmeye yeterdi.
Daha yüzünü bile görmediği bu adamın bahçesini yok etmek için yeterli olduğunu düşündüğü, iri bir kırmızı tohumu eline aldı. Tırnaklarıyla kazıyarak ağacın dibinde derin bir oyuk açtı. Buradan dönüş olmadığını biliyordu. Şamanlığın kurallarını hiçe saydığını biliyordu. Yine de durmayacaktı.
Tohumu oyuğun içine fırlattı.
Tohumun parmaklarından ayrılmasıyla vücudunda garip bir sıcaklık hissetti.
Geriye düşüyormuş gibi bir uyuşma kollarını keserken kafasının arkasında aldığı darbe gözlerini kararttı.
Beşerî bir darbe olmadığını bildiğinden kendi yüreği korkuyla ama inançla doldu. Ritüeli tamamlamak üzereydi. Bir Tanrı’nın huzuruna çıkmak üzereydi.
Kendini büyükçe bir mermerin üzerinde bulduğunda nerede olduğundan çok kiminle olduğunu merak etmişti. Bir kadınlaydı. Hem de daha önce hiç görmemiş olduğu kadar güzel bir kadınla.
Kızıl saçları aslan yelesi misali çevresini sararken yemyeşil gözleri ruhunun derinliklerine bakıyordu. Üzerindeki altın işlemeli, beyaz elbisesi yerleri süpürürken attığı ağır adımlar adamı mest ediyordu.
Bu Ülgen’di.
Doğanın, doğumun, yaşamın Tanrısı Ülgen.
Kadın gülümseyerek yüzüne baktı. Bileklerini sarmalayan güneş ve yıldız dövmeleri gerçek birer parıltıya dönüşüp karanlık gökyüzünü aydınlattı. Mermere çarparak Emris’in yüzünü sardı.
“Küçüğüm, ne oldu? Söyle bana!”
“Yak bu bahçeyi! Kasıp kavur her yeri! Ah Ülgen, bari yüreğimdeki yangını sen anla.”
Ağacın kurumaya başlayan gövdesine dokundu. Parmakları bir kediyi okşarmışçasına ağacı okşadı.
“Doğa benim çocuğum. Ona nasıl zarar vereyim ben?”
Buna verecek cevabı yoktu. Bir Tanrı’dan böylesine bir hadsizliği nasıl isteyebilirdi? Aklı neredeydi?
Yutkundu. Daha medeni, daha naif bir dil kullanmalıydı. Karşısında Aelin yoktu.
“Doğaya değil, bu adama zarar ver. Malını varlığını yok et.”
Ülgen bir süre düşündü. Sessizliği bile kulaklarını yırtıyordu.
“O halde beni değil Erlik’i çağır.”
Emris bir şey diyememişti ki Ülgen kayboldu. Onun yerine buruş buruş pul tenli, kıvrık boynuzlu, sivri dişli, uzunca bir adam geldi. Şeytanların babası karşısında dikilirken dili tutuldu.
Absürt derecede kalın sesi ağaçları titretti.
“Şuna da bak hele! Yıkımı benden değil de kardeşimden istemek ne büyük aptallık. Gerçekten şaman olduğuna emin misin sen?”
Emris başını salladı. Parmaklarını kırarcasına gererek “Eminim.” dedi.
Şeytanın yüzündeki gülümseme sırıtışa döndü.
“O halde söyle bana! Ne istiyorsun?”
“Yak bu bahçeyi. Yok et! Taş üstüne taş, bağ üstüne bağ bırakma!”
“Neden istiyorsun bunu? Bu ağaçlar, bu kuşlar ne yaptı sana?”
“Ağaçla kuşla bir derdim yok. Mal sahibini sevmem.”
“Derdini adamla çöz o zaman. Bahçeyle ne alıp veremediğin var.”
“Onu anlatan bahçesiyle tanır. Yüzünün şeklini, kalbinin sükunetini değil de bahçesini anlatır. Bahçesi de giderse kim onu adam yerine koyar? Yık bahçesini!”
Erlik bu cevaptan hoşnut olmuş olacaktı ki bütün bahçeyi titretecek bir kahkahayla güldü. Öylesine yanlarından geçen bir yılanı kaptığı gibi başını sıktı. Elinde asaya dönüşen yılanı ağacın dibine saplayarak “Sana son bir sorum olacak o halde. Cevaplayabilirsen sana istediğini vereceğim.” dedi.
“Yüzünü bile görmediğin bu adamdan neden nefret ediyorsun?”
Neden?
Neden nefret ediyordu?
Kendi bile kabul edemediği bir cevabı bir Tanrı’ya nasıl söylerdi?
Emris ufak bir tereddütle “Kötü bir adam da ondan. Senin bile aklının eremediği kötülükleri yapıyor.” dedi.
İleri gidip gitmediğini düşünürken hızlanan kalbini durdurabilmesi imkansızdı. Ne yapacaktı şimdi?
Erlik’in sapladığı asa göz açıp kapayıncaya kadar göğsüne fırladı. Yüreğini delip geçti. Dizlerini zorlukla kırarak yere çöktü.
“Korkma, Emris. Ritüelin bir parçası bu. Sabah uyandığında bahçe darmadağın olacak.”
Erlik’in korkunç sesi o anda kulağına ninni gibi gelmişti. Daha fazla dayanamayarak kendini uykuya teslim etti.
Sabah olup da uyandığında duyduğu cıvıltılar kulaklarını tırmaladı.
Neredeydi?
Etrafa baktı. Bahçedeki ağaçlar, çalılar, kuşlar her zamankinden daha neşeliydi. Ne bir duman ne de bir feryat vardı.
Kendisiyse yüreğin oradaydı. Yerinden kalkmak istedi.
Kalkamadı.
Sağa dönmeye kalktı.
Dönemedi.
Bağıramadı bile.
Karşısında duran kahverengi buklelerin ihtişamına kapıldığındaysa iş işten çoktan geçmişti. O bukleleri okşayan sarışın adamın elleri kadının belini bulduğunda yapabildiği tek şey dallarındaki renkli kumaşları sallayabilmekti.
- Nifak - 1 Haziran 2026
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.