Öykü

Düşünce Tohumu

Gazetedeki ilanı gördüğüm o andan itibaren yaklaşık on gün kadar, tohum meselesi üzerine düşündüm. Konusu “tohum” olan bir hikaye yarışması ilanı verilmişti ve kazanana yüklü bir miktar para ödülü verilecekti, ikinci olana bir tablet, üçüncü olana ise bir kahve makinesi. Hangisi olursa diyerek, konusu tohum olan bir hikaye üzerine düşünmeye başladım. Ama tabii ki hangi konuya odaklanırsam, o konuda aklıma bir fikir gelmesi imkansızdı. Bu adeta kronik hastalığımdı ve durumu keşfettiğimden beri kendimi, “zaten böyle olmasa şimdiye büyük bir yazar olmuştum” diye kandırmayı adet edinmiştim.

On gün geçmişti ve zihnimde halen herhangi bir düşünce tomurcuğu açmış değildi. Konuyla alakasız kitaplar okuyor, serbest çağrışım denemeleri yapıyor, akşamları yarım şişe viski deviriyor, ama hiçbir şekilde konusu tohum olan bir hikaye yazamıyordum. Kafayı yemek üzereydim. Eğitim sistemi, ebeveynimin beni yetiştirme tarzı, üniversitedeyken bana yüz vermeyen o kız, GDO’lu gıdalar… suçlamadık hiçbir şey bırakmadım neredeyse. Tüm bu düşünceler beni tohum konusundan daha da uzaklaştırdı ve sonunda pes ettim. Kahve makinem vardı zaten.

Vazgeçtiğim gün akşamüstü, her zaman kahve içtiğim üçüncü nesil kahveciden çıkmış, evime doğru giderken, bir antikacı dükkanı gördüm. Sahi, bu tip dükkanlar hep işe yarar. Ne ilham perileri beni böyle dükkanlarda yakalamıştır. Birbiriyle alakasız onca cisim, yaşanmışlık barındıran eşyalar, bazen de artık mevta olmuş kadın ve adamların birbirine yazdıkları mektuplar… Hepsi de böyle dükkanlarda bir arada bulunur, buralar serbest çağrışımın vücut bulmuş halleridir.

Bu düşünceyle içeri girdim, biraz bakındım ve tam “Bir şey bulamadım, bu kez de nafile, aklımda hâlâ hiçbir fikir yok. Hepsi ilkokul öğretmenim hayal gücümü, kafamı matematikle doldurarak katlettiği için” diye düşünerek dışarı çıkıyordum ki, karşımda o kutu belirdi. Tahta, eski, küçük bir kutu, üzerine bantla yapıştırılmış kağıtta el yazısıyla “düşünce tohumu” yazıyordu. “Ne ola ki bu?” diye düşünerek, antikacının sahibi olan orta yaşlı hanımefendiye yöneldim. “Bu nedir hanımefendi? diye sordum. “Ha bu mu, düşünce tohumu, bunu toprağa ekiyorsun, aynı fasulye gibi. O da sana bir düşünce veriyor,” dedi. Yarışmanın son teslim tarihi bir ay sonrasındaydı. “Bir ay içinde çiçek açar mı?” dedim. O da cevaben, “Eğer doğru şekilde sularsan açar,” dedi. “Günde iki kere az suyla sula, başında otur, uzun uzun düşün”. Kaç para dedim, bin lira dedi. Sudan ucuz, ödül elli bin lira, değer, diye düşünerek pazarlığa tenezzül etmeden “düşünce tohumu”nun kutusunu aldım. Poşete bile gerek yoktu, zaten küçücük bir kutuydu. Parayı nakit olarak verip, fiş de almadan, kutuyu cebime atıp çıktım.

Eve geldim, hemen tohumu çıkardım, baktım, mor-yeşil-mavi arası bir renkte, küçük bir fasulye ebadında bir tohumcuktu. Onu ilkokulda fasulye ektiğimiz zamanlardan hatırladığım usulle önce pamuklara sardım, birkaç gün pamuk içinde suladım. Sonra toprağa aktardım. On gün içinde yavaş yavaş çiçek açmaya başladı. İçinden bir ilham perisi çıkacağını ve bana tarihin en unutulmaz, en anlamlı öyküsünü anlatacağını umarak bekliyordum. Bekledim, bekledim, yirmi gün geçti, bu da demek ki teslim tarihine on gün kalmıştı. Hâlâ ne bir peri, ne bir cin, ne de ilham verici herhangi bir görünür-görünmez cisim belirmişti. Aklımın içi de hâlâ bomboştu, belli ki bin lirayı boşuna vermiştim. En azından fena görünmeyen, renkli bir çiçeğim olacak gibi görünüyor, diye düşündüm. Umudumu kesmedim. Masallarda sabır erdemdir ve genelde ilham perileri, son gün son anda, tüm umutlar tükenmişken belirirler.

Sonuncu gün geldi. Çiçek açmıştı açmasına ama hâlâ benimle konuşan bir ses, bana anlatılan bir hikaye yoktu. Derken şunu düşündüm: bu bir düşünce tohumu, hikaye tohumu değil, yani tamamen soyut, anlatısal değeri olmayan, bilimsel-felsefi formda bir düşünce de gelebilir aklıma, ya da çiçeğin içinden fırlayacak peri, bana pi sayısının son rakamını fısıldayabilir, ben de artık emekliye ayrılmış ilkokul öğretmenimi bulur, ona söylerim, iftihar eder benimle.

Belli ki çiçekten hayır yoktu. İhtiyacım olan bir hikaye, sadece birkaç satırlık bile olsa yeter. Gönderirim, gerisi kısmet! Klavyeyi açtım ve şu satıra kadar okuduklarınızı işte o sırada, yaklaşık yarım saatlik bir zaman aralığında yazdım. Tam bunları söyleyip bitirecek, sonra da adrese gönderecektim ki, birden bire çiçek konuşmaya başladı.

Şu en sevimli çizgi filmlerde bile bizi korkutmayı başaran etçil bitkiler gibiydi. Sesi de dolgun, tok bir kadın sesiydi. İlkokul öğretmenimin sesine benziyordu. Tahmin ettiğim gibi bana güzel bir hikaye, içinde dramatik bir olay örgüsü olan bir şey anlatmadı. Onun yerine, amfibiklerle sürüngenler arasındaki ara türlerle ilgili çok sıkıcı bir konferans verdi. Başta sinirim öylesine bozuldu ki, onu köklerinden kesip dışarı atmak istedim. Ama sonra vazgeçtim. Büyülü çiçek şimdi bu, başıma musallat olur, kafamın içine girer, ne bileyim, başka o tarz şeyler olur. Hiç riske girmeye değmez, uslu uslu dersimizi dinleyelim.

Dersin ortasında elbette uyuyakaldım, anlattığı konuya dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece rüyamda bol bol kaplumbağa gördüm. Uyandığımda susmuştu, belli ki o da uyumuştu. Havanın karardığını fark edince saate baktım ve Bingo! Öykü yarışmasının son teslim saatini ninni formatında bir zooloji dersi dinlerken kaçırmış, hayatta heba edilmiş fırsatlar koleksiyonuma bir yenisini eklemiştim. Neyse, ben hikayeyi bitireyim, belki başka bir fırsat olur, orada yayınlarım.

Umarım çiçek uyanmaz, bu yaşımdan sonra evimde ilgimi çekmeyen konular anlatan, bir yandan da fotosentez yapan bir öğretmen teyzeye katlanamam. Altına tuz ruhu da dökemeyeceğime göre, en kötü ihtimalle onu bir müzayedede satışa çıkarmam gerekecek. Belki antikacı kadına geri götürürüm, o bir çaresini bulur.

Pamir Şen

Adım Pamir Şen. Sabancı Üniversitesi'nde Kültürel Çalışmalar lisansımı tamamlayıp, Padova Üniversitesi'nde Tarihi Bilimler yüksek lisansımı Yeniçağ Osmanlı-Avrupa ilişkileri üzerine yaptım. Türkiye'ye döndüm. Kültür Hafiyesi isimli platformda tarih, edebiyat ve popüler kültür üzerine içerikler üretiyorum ve Bellek İstanbul isimli İstanbul'un tarihini ve kültürel mirasını araştırma ve yaşatma projesinin direktörlüğünü yapıyorum.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *