III
Aziz dostum Rıfat,
Tanrı zar atıyor mu bilmem ama masayı devirme sırası bende.
Sana bu satırları; sokağın karşısındaki ucuz pizzacının neon ışığını emip karanlığa boğan sistemimin tiz uğultusu altında yazıyorum. Şalteri henüz yarım indirmeme rağmen odadaki hava statik elektrikten o kadar ağırlaştı ki, burnuma genzimi yakan yoğun bir ozon kokusu doluyor, diş etlerimin sızladığını ve ağzıma hafif bir kan tadı yayıldığını hissediyorum. Cihazın yanıp sönen entropi sızıntı uyarıları umurumda bile değil; kusursuz bir sıçrama için bu kadarcık bedel ödenir. Cihaz etrafımdaki mekânı âdeta yutarak uyanıyor. Yani demem o ki dostum, icat nihayet tamamlandı.
Hak etmiyorum falan demeyeceğim Rıfat, zira mesele basit bir haksızlığın çok ötesinde. Bu rutubet kokulu odanın kirasını denklemler arasına sıkışarak denkleştirmem benim eksikliğim değil, o geri zekâlıların alçaklığıdır. Aşağıdaki lobinin cızırtılı televizyonunda görüyorum onları; 2007’deki o son kavgamızda masada bırakıp çıktığım Kuantum tutarlılık denklemleriyle inşa ettikleri o yarım yamalak keşiflerini utanmadan kendi başarılarıymış gibi anlatıp duruyorlar. Ben burada, üzeri is tutmuş kirli yorganların altında kâinatın dokusunu yeniden yazarken, o asalaklar pahalı takım elbiseleri içinde bilim dünyasının sahte neferleri olarak röportaj veriyor.
Ama seni temin ederim ki bu komedi sona erecek dostum. Tüm bu sefaletin sebebini bulacağım ve her şeyi kendi ellerimle düzelteceğim. Kör gözleri açılacak ve herkes bana hak ettiğim o saygıyı gösterecek. Bu cihaz sadece bir buluş değil; benden çalınan o ihtişamlı hayatı geri alma, kâinatın bana olan borcunun mutlak tahsilatıdır.
Herkesin hayatında sıradan kırılma noktaları vardır Rıfat. Kimi hayatının aşkını elinden kaçırır, kimi kritik bir sınava çalışmaz veya gözünün önündeki basit fırsatları göremez. Benim denklemimde böyle beşerî hatalar yok dostum. Ben her şeyi dosdoğru yaptım. O alçaklar dehamı benden çalmasaydı, bugün bulunduğum zirve bambaşka olacaktı.
Sizin gerçeklik dediğiniz şey, gözünüzün ancak hizasını görebildiği tek bir ağaç gövdesinden ibaret. Oysa kâinat muazzam, çok boyutlu bir orman. Bizim bu övündüğünüz üç boyutlu dünyamız sadece ağacın kabuğu. İcadım sayesinde, o kabuğun üzerinde zamanın akışına mahkûm kör bir tırtıl gibi gezinmektense, ağacın bütününü, ta içine kadar görebileceğim. Ben yelkenlerimi önce dördüncü boyuta, zamanın kendisine açacağım. Orası sizin için akıp giden bir nehir olabilir ama gerçekte kusursuz, yekpare bir kütle. Hayatımı mahveden o kırılma anını bir haritaya bakar gibi değil; yılları, saniyeleri ve hayatların o etten kemikten varoluşlarını iç içe geçmiş devasa, üç boyutlu bir hologram olarak zihnimde hissederek tespit edeceğim.
Ardından beşinci boyuta, o ihtimaller ormanının tam kalbine, bütün zaman çizgilerinin dallanıp budaklandığı yere ineceğim. Merak etme, geçmişe bedenen gidip onlarla sokak kavgası yapacak değilim; bu fazla ilkel olurdu. Ben sadece o kırılma noktasına, o köke küçücük bir tohum ekeceğim. (Tabii bunun için o asalakların eski laboratuvarda bana istemeden sunacakları son bir yardıma ihtiyacım olacak.) Ufak bir kuantum müdahalesi… Doğru yere bırakılmış bir denklem fısıltısı. O tohum kendi kendine büyüyecek, kaderin dallarını yeniden şekillendirecek ve bana hak ettiğim o muazzam hayatı kendi elleriyle sunacak. Bütün tarihi baştan yazacağım demiyorum Rıfat; ben yepyeni bir tarih ekeceğim.
Peki o yayları fırlamış yatağımdan kalkmadan o tohumu ormana nasıl ekeceğim? Denizci aklının alabileceği kadar basit anlatayım Rıfat. Kuantum fiziğindeki holografik ilkeyi bilirsin; bir hacmin içindeki tüm bilgi, o hacmin yüzeyine kodlanabilir. Açık denizlerdeki o uzun güverte nöbetlerinde, parmakların mürekkepten ve soğuktan uyuşana kadar karaladığın o kalın romanları düşün; sabaha karşı el yazın titrer, satırlar kâğıda zar zor tutunurdu. Binlerce sayfalık o yorgun emeğin, karakterlerinin aldığı her nefesin hiçbir şey kaybolmadan tek bir düzleme sıkıştırıldığını hayal et. Ben bunu kâğıda değil, kendi bilincime uyguluyorum. Işık Projektörü, zihnimi Planck ölçeğinde bir kuantum girişim desenine dönüştürüp boyutların o görünmez kıvrımlarına fırlatacak. Et ve kemikten ibaret olan hantal bedenim bu odada kalırken, saf bilgiden oluşan bilincim kâinatın asıl kodlarına sızacak. Gerektiğinde o bilgi bir an için katılaşıp farklı farklı silüetlere bürünebilir; ama bunu et taşıyan bir beden değil, bükülmüş bir kuantum deseni yapar. Bedeni sürüklemek ilkelliktir Rıfat; ben yalnızca deseni göndereceğim, izdüşümü. Merak etme, kapıya çoktan “Rahatsız Etmeyin” yazısı astım; ben bu kâinatın köküne o tohumu ekerken kimse bu bedeni bulamayacak.
Seni temin ederim ki dostum, bundan sonra mektupların alışagelmiş biçimlerde gelmeyecek.
Aziz ve muteber dostun, Prof. Dr. Tarık Işık.
IV
11 Haziran 2026. Dördüncü boyuttayım. Her şey… Her şey zihnimin içinde. Denklemler doğru, kâinatı tam da kâğıt üzerinde hesapladığım şekliyle görüyorum. Her canlının algısı, içinde bulunduğu boyuttan bir eksiktir Rıfat. Sizler üç boyutlu bir dünyada yaşıyorsunuz ama gözleriniz yalnızca iki boyutlu yüzeyleri algılar; beyniniz gölgeler ve açılarla ona bir derinlik, bir illüzyon katar. Kapalı bir kutunun içini göremezsiniz. Ben ise algı eşiğini aştım. Zamanın ve mekânın tamamını, içleri dışlarına çıkmış kusursuz, yekpare üç boyutlu hologramlar olarak doğrudan zihnimde hissediyorum.
3 Ocak 2007; kapıyı çarpıp işimden ayrıldım, dehamı çürüteceğim o rutubetli motele ilk adımı atıyorum. Aynı saniye içinde, 30 Haziran 1995’te bölümü birincilikle bitirirken sahnede rektörün elini sıkıyorum ve 10 Haziran 2014’te o köhne odanın pencerelerini gazeteyle kapatıp kendimi dünyadan tamamen yalıtıyorum. İnsanlar buradan bir çeşit canavar gibi görünüyor. Doğumunuzdan ölümünüze kadar uzanan; etleri, kemikleri, giysileri ve salgıları iç içe geçmiş devasa, kıvranan et solucanları gibisiniz. 12 Haziran 2026’da bu manzaraya kusuyorum; bilincim dördüncü boyutta tiksintiyle kasılırken, moteldeki hantal bedenimin o rutubetli halıya kanlı bir safrayı boşalttığını eşzamanlı olarak izliyorum. 15 Haziran’da ise çoktan alıştım bile. Görevlerim vardı, görevlerim var, kendime görevler yaratacağım. 17 Ağustos 2012, Moda’daki o kafede senin romanın üzerine o hararetli sohbeti ettiğimiz sırada, az önce yazmayı bitireceğim bu mektubu çantanın içerisine bırakıyorum. Siz beni paltosuyla yan masadan kalkan sıradan bir yabancı olarak göreceksiniz. Ama bendim o. Mektupta okuman gereken tarihi yazacağım az sonra. Mektup çoktan çantanda.
Bu kadar oyalanmak yeter diyorum kendime. Hayatımın farklı dönemlerinde tam 347 kez. Ancak bu sefer farklı, bu sefer bir şeyleri değiştirmeye muktedirim. Kâinatın bu devasa, etli kemikli hologram yığınında hayatımın en önemli virajına doğru yol alıyorum. Yarın aramaya başlayacağım, sonuçları ise çoktan bugün buldum.
Zihnimdeki katmanları sertçe üst üste bindiriyorum.
1 Ocak 2007. Dışarıda ahmaklar, gezegenin güneş etrafındaki sıradan bir tam turunu daha havai fişeklerle kutlarken, biz laboratuvarın soğuk floresan ışıkları altındayız. Ekip lideri masaya vuruyor, yüzü öfkeden kızarmış, bana o köhneleşmiş Genel Görelilik zırvalarını satmaya çalışıyor. Einstein’ın sadık fosilleri… “Evren sabit bir uzay-zaman bloğudur Tarık!” diye bağırıyor yüzüme tükürükler saçarak. “Geometriyi kendi o egona göre bükemezsin! Kesin koordinatlar nerede? Kütleçekimsel bir çapan, rotan yok! O saçma ihtimaller denizine atlarsan Planck ölçeğinde atomlarına ayrılırsın!” Tam o anda, o cümlenin bittiği milisaniyede, 12 Mart 2014’teki motel odasındayım. Önümdeki kuantum denklemlerini hırsla yırtıp duvara fırlatıyorum. Haklıydı o klasikçi ahmaklar. Önümde milyarlarca kuantum dalı kıvrılıyor, o ihtimaller ağacında hangi yaprağa gideceğimi, yönümü çok iyi biliyorum. Ama o yaprağa giden bir dal, mekânsal bir koordinat ağı inşa edemediğim için bu lanet odada felç olmuş durumdayım.
Görüntü tekrar 2007’ye kilitleniyor, o geri kafalılara kükrüyorum resmen: “Kuantum tutarlılık! Evren pürüzsüz bir çarşaf değil, bir ihtimaller denizidir! Koordinatların bir önemi yok, asıl hangi dala geçeceğimizi seçmeliyiz, yoksa gerçeklik çöker!” Ve o feryadımın yankısı, beni doğrudan 2018’deki laboratuvarın tam ortasına fırlatıyor. Ekip güya “başarmış”, şampanya patlatıyor, birbirlerini tebrik ediyorlar. Ama ben dördüncü boyuttan arkadaki test odasına, o kaba cihazın kalbine bakıyorum. Makine aslında çalışmıyor Rıfat. üç boyutlu algılarıyla göremiyorlar ama ben kusursuz bir netlikle izliyorum: Sistemleri hedefe ulaştığı an kuantum düzeyinde çöküyor. Hedefe giden kusursuz bir otoban inşa etmişler ama otobanın sonundaki gerçekliği sabitleyecek kuantum denklemlerine, yani benim dehamın getireceği o tutarlılığa sahip değiller. Gittikleri yer, vardıkları an yok oluyor. Benim kuantum algoritmam olmadan attıkları her adım kör bir hiçliğe çıkıyor. O gece kavgadan sonra masada bıraktığım o devasa ’Kuantum Tutarlılık’ denklemlerini çalmamışlar bile. O kalın kafalarıyla onlara bakıp hiçbir şey anlamadıkları için buruşturup çöpe atmışlar.
Çalmamışlar Rıfat. Çalamamışlar. Koca bir illüzyonun peşinden koşmuşum.
Kapıyı çarpıp çıktığım o anı, ardımda bıraktığım o çaresiz laboratuvarı ve kendi motel odamı aynı anda, tek bir karede izliyorum. Modern fiziğin en büyük trajedisi bu odada yaşanmış da haberimiz yokmuş; kâinatın şifresini çözecek iki yarım akıl, kibirleri yüzünden birbirini yemiş. Çalmayı bile becerememişler. Onlar bensiz, var olmayan bir adaya kusursuz rotalar çizen kör bir navigasyon cihazından ibaretler. Bense onlarsız, yöneleceği adayı gören ama altındaki okyanusu aşacak gemisi olmayan bir pusulayım.
Ama bu durum benim planımı değiştirmeyecek. Onların o ilkel koordinat sistemlerine hâlâ ihtiyacım var.
Ama bu durum benim planımı değiştirmeyecek. Onların o ilkel koordinat sistemlerine hâlâ ihtiyacım var.
(Ben bu cümleyi iki kez mi yazdım yoksa aynı anda her saniye bir daha mı yazıyorum?)
Zihnimdeki o etten kemikten hologramı 14 Eylül 2007’ye, eski laboratuvarımıza kaydırıyorum. Gözüm ekip liderinin o çok gizli tuttuğu, şifreli çelik bir kasanın ardına kilitlediği kişisel laboratuvar defterinde. Bir kasayı açmak, üç boyutlu hantal beyinleriniz için aşılması gereken büyük bir fiziksel engeldir. Ancak mesele sadece bir algıdan ibaret Rıfat. Kâğıt üzerine çizilmiş bir kare düşün; iki boyutlu bir canlının o karenin içindeki bir noktaya ulaşabilmesi için duvarı, yani çizgiyi yıkması gerekir. Ama sen Üçümcü boyuttan uzanıp parmağını o karenin içine tepeden doğrudan daldırabilirsin. İşte benim için de o devasa çelik kapak, var olmayan bir çizgi. Kilitleri kırmama, şifrelerle uğraşmama veya o ahmakların uyumasını beklememe gerek yok. Ben dördüncü boyuttan, zamanın ve mekânın dışından, o kasanın “içine” parmağımı daldırıyorum.
Fiziksel parmak uçlarım yok ama bilincim çeliğin moleküllerini aşıp o defterin sayfaları arasına sızıyor. O geri kafalı liderin yıllarca benden sakladığı navigasyon formüllerini, uzay-zaman koordinatlarını doğrudan zihnime, kendi kuantum algoritmalarımın yanına kopyalıyorum. İki yarım, nihayet tek bir kusursuz zihinde, benim zihnimde birleşiyor.
Artık yol haritası da yön de benim elimde.
Zamanın yekpare kütlesinden, o et solucanlarının kıvrandığı bu dar dördüncü boyut kafesinden ayrılma vakti geldi. Üçüncü boyutta ağacın kabuğunda sürünen çaresiz bir tırtıldım, dördüncü boyutta ise sadece o tek ağacın kökünden yaprağına kadar uzanan bütününü gördüm. Ama şimdi yelkenlerimi beşinci boyuta; o ağacın dallanabileceği tüm farklı ihtimalleri, var olmamış diğer milyonlarca versiyonunu barındıran o devasa ormanın ta kendisine açıyorum.
Bütün her şeyi değiştirecek olan o tohumu, toprağın en doğru noktasına ekmeye hazır mısın dostum?
V
15 Haziran 2026. Beşinci boyut. 15 Haziran 2026’da bir Tarık, bilimsel denklemlerin beşinci boyuttaki kusursuz tutarlılığına şaşırıyor. 15 Haziran 2022, o sefaletten çok daha erken bıkıp buraya tırmanmış bir başka Tarık ise şaşırmayı çoktan bıraktı; 2024’te ulaşan Tarık ise pek şaşırmışa benzemiyor. Tarıkların bir kısmı dördüncü boyutu küçümsemekle meşgul. Zamanın yekpare bir et solucanı olduğunu sanırlardı, ne büyük bir körlük. Burada her canlı, harekete geçtiği an etrafında statik bir parazit gibi titreyen, her ihtimalde binlerce farklı açıya kırılan devasa bir olasılık yelpazesi olarak gözüküyor. Kâinatın derisi her milisaniye yırtılıyor ve içinden yeni bir gerçeklik, yeni bir kütle fışkırıyor.
Tarıklardan bazıları algı zarını tamamen yırtıp fiziksel izdüşümler yaratabilmiş; Moda’daki o kafede yan masadan kalkıp paltoları içinde sayısız Rıfat’ın çantasına mektuplarını bizzat bırakıyorlar. Tarıkların her biri şunun çok iyi farkında: beşinci boyuttan gelecek olan mektup, yaşayan tüm Rıfatların çocukken başucundan ayırmadığı o kitaba, Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ın o sararmış sayfalarına yazılmış durumda. Matbaa harflerinin kuantum dizilimleri doğrudan Tarık’ın zihninde bükülüyor. Bazı gerçekliklerde Jules Verne, Tarık’ın ta kendisi.
Tarık… Ben… Sen. Bazen bu mektupları Rıfatlar gönderiyor; yeni romanı üzerinde çalışan, açık denizlerde güverteden dalgaları izleyen Tarıklar okuyor. Bazı gerçekliklerde kâinatın sırrı sadece denizci bir yazarın kurgusundan ibaret. Bazı Tarıklar ise tohumun peşinde. Birkaç Tarık, tam şu an o tohumu ekmek üzere.
14 Eylül 2007. Laboratuvardaki kilitli çelik kasa. Tarıkların çoğu şifreyi kırmaya çalışırken güvenlik kameralarına yakalanıyor, o ihtimal dalları anında çürüyüp kopuyor. Bazı Tarıklar daha deneyimli, üç boyutlu çeliği aşılması gereken bir duvar olarak görmüyor. O, kasanın “içinde” zaten var. Ekip liderinin o gizli defterine uzanıyor. Fiziksel bir müdahale, bir kalem darbesi yok. Kâğıttaki karbon atomlarının elektron spinlerini büküyor. Mürekkep, kâğıdın lifleri arasında kendiliğinden süzülüp yer değiştirerek yepyeni bir denkleme, Tarık’ın o kusursuz kuantum tutarlılık algoritmasına dönüşüyor. Tohum, Planck ölçeğinde mikroskobik bir anomali olarak toprağa düşüyor.
Kâinatın derisi o milisaniyede yeniden yırtılıyor. Ertesi sabah defteri açan ekip liderinin zihninde sahte bir aydınlanma, nörolojik bir illüzyon filizleniyor. İki denklemin kusursuz bir uyumla birleştiğini sanıyorlar. Bazı ekipler bu ani aydınlanmayı bir sabotaj sanıp paranoyayla defteri yakıyor. Bazı ekip liderleri o kusursuz matematiği kavrayamayacak kadar aptal, o dallar hiç doğmadan sönüyor. Denklemin kabul gördüğü gerçekliklerde ise bazı Tarıklar, kendi dehalarının liderin ağzından bir lütuf gibi sunulmasına dayanamayıp o sabah masayı deviriyor. Kibirlerine yenilen o Tarıkların ihtimal dalları da anında kuruyup dökülüyor. Ve tüm bu enkazın arasından sıyrılan o taze, gürbüz dalın ucunda; kibrini yutup laboratuvar masasına geri dönen, onlarla omuz omuza çalışan başarılı Tarıklar yeşeriyor.
Tohumlar ağaca dönüşüyor. Bazı Tarıklar Stockholm’de, o altın madalyayı boynuna takarken flaşların altında gülümsüyor. Bazı Tarıklar devasa araştırma tesislerinin kurucusu olarak alkışlanıyor. Ortak makaleler, paylaşılan patentler, bölüşülen bir ihtişam. Bazıları medyanın yakışıklı bilim adamı olmuş, bazıları ise sakince huzurlu bir hayatı seçmiş. Hepsinin yüzünde hak ettiğini almanın huzuru var. Her biri ekiple uzlaştığı için mutlu.
Ben değilim.
Ben onları yukarıdan izliyorum.
Ortak başarı, dehanın küfrüdür. Sahnede, o aşağılık asalaklarla yan yana durup flaşlara gülümseyen o evcilleştirilmiş adamlara midem bulandırıyor. Kürsüde “Biz başardık” diyorlar. Biz? Zihnimin okyanusunda boğulmamak için sadece benim can yeleğime tutunan o kör sürüsüyle paylaşılan bir ihtişam… Bu bir zafer değil, kâinata karşı işlenmiş bir ihanet.
Bu mutlu Tarıkların hiçbiri ben değilim. Onlar, ahmakların alkışını almak için dehasını ve kibrini pazarlayan vasat kopyalar. Benim o muazzam gerçeğim, bu kadar kalabalık bir sahneye sığamaz. Sadece kredimi çalan o laboratuvar ekibini silmek yetmez. Onlarla aynı havayı solumaya razı olmuş bu midemi bulandıran Tarıkçıklardan da kurtulmalıyım. Başarı paylaşıldığı an zafer olmaktan çıkar, bir lütfa dönüşür. Ben lütfetmem Rıfat; ben mutlak olarak sahip olurum.
Beşinci boyut sadece olasılıkların yönünü değiştirir Rıfat, ben ormanın peşindeyim. Altıncı boyut ise o ormanın, yani gerçekliğin başlangıç koşullarının ve evrensel parametrelerin büküldüğü mutlak matristir. Devasa ihtimaller ormanını tek bir hareketle ateşe vermek, o asalakların hiç doğmadığı, o laboratuvarın hiç kurulmadığı ham bir toprağa sızacağım.
Milyarlarca beş boyutlu dalı zihnimde sertçe üst üste bindiriyorum. Olasılıklar değiştikçe, Tarıkçıklar farklı hayatlara savruldukça arkada hiç değişmeden kalan, her gerçeklikte kütleçekimsel birer çapa gibi duran o değişmez kuantum tensörlerini tek tek ayıklıyorum. Ekranları geriye, en geriye, kâinatın henüz çatallanmadığı o ilk kırılma çizgisine sarıyorum.
Ve tam o anda, o kusursuz denklemin merkezindeki kara mizahı çıplak bir netlikle izliyorum. Evrenin başlangıç parametrelerinden tamamen kazımak ve çürük ağaçların hiç filizlenmemelerini sağlamak için kullanacağım bu nihai altıncı boyut koordinatları, asalakların o eski laboratuvarlarında yapıp da beceremedikleri o başarısız 2018 sıçramalarının kâinatta bıraktığı yara izleri ve kaydettikleri ölçüm anomalileri sayesinde elime geçiyor. Altımdaki zemini yok ederken havada asılı kalabilen bir tanrıyım ben.
Zihnimdeki tüm ihtimaller tek bir çizgide düğümleniyor. Motelde dört gündür susuzluktan çürüyen hantal bedenim tamamen iflas etmeden bu işi bitireceğim. Işık Projektörü son kez, bu sefer varoluşun köklerine doğru uğulduyor.
Kül olan bir ormanın içinden, kâinatı kendi adımla baştan yazacağım o el değmemiş ilk toprağa iniyorum.
VI
Bu mektup, Rıfat’ın 2012’deki çantasına yoğunlaştırılmış bir kütle olarak yerleştirildi; çanta aniden ağırlaştı, dikişleri patladı ve mektup yağmurlu Moda sokaklarında çamura karıştı. 2017’de Rıfat uyurken doğrudan üç boyutlu korteksine kazıldı; Rıfat’ın beyni bu boyutsal frekansı kaldıramadı, nörolojik şoka girdi ve harfleri burnundan kan gelerek unuttu. Mektup, Rıfat’ın 1998’de açık denizde aldığı o ilk derin nefesin anısına mikroskobik bir kuantum fısıltısı olarak kodlandı; çıldırmadın, kan kusmadın ve zihninde yankılanan cümleleri yazacağın o yeni romanın kusursuz ilhamı sandın.
Bu. Bunu seçiyorum.
Ekip liderinin büyükbabası 1950’de bir trafik kazasında öldürüldü. Gen haritası silindi, o laboratuvar hiç inşa edilmedi. İhtiyaç duyulan o kuantum ölçüm anomalileri kâinatta hiç var olmadığından denklem eksik kaldı; moteldeki beden kendi kusmuğunda boğularak öldü.
Asalakların hepsi 2007’deki o kavga gününde eşzamanlı kalp krizi geçirdi. İhtimaller ormanının o dalı kurudu; cihazın eksik parçası tamamlanamadığı için altıncı boyuta çıkılmasını sağlayan veri hiç üretilmedi. Havada asılı kalmaya çalışılırken, kökler kesildiği an hiçliğe düşüldü.
14 Eylül 2007. Asalaklar cihazı çalıştırdı. Kuantum anomalisi, kusursuz bir veri paketi olarak yalıtılmış sunucuya işlendiği o ilk milisaniyede, soğutma parametreleri büküldü. Laboratuvar saniyeler içinde ölümcül bir radyasyon fırınına döndü. Ekibin tamamı, daha başarılarına sevinmeye bile vakit bulamadan eriyerek kâinattan silindi. Sunucu sağ kaldı. Ancak yalıtım protokolü milisaniyelik bir gecikme yaşadı ve veri paketi üniversitenin ana ağına sızdı. Kâinatın farklı köşelerinde, bu veriye ulaşıp denklemi tamamlayan binlerce Tarık varyantı yeşerdi. Deha çoğaldı. İhtişam bölündü. Reddedildi.
Radyasyon fırını parametresi yeniden kalibre edildi. On bir yıllık sancılı deneme süreci tek bir geceye sıkıştırılacak şekilde büküldü. Dönüm noktasında, tohumun ekildiği o 14 Eylül 2007’de, saat 03.14. Cihaz çalıştı, veri paketi sunucuya düştü.
Tam o milisaniyede ağ kabloları dışarıdan gelen bir kuantum dalgasıyla eritildi, laboratuvarın dış dünyayla bağlantısı fiziksel olarak koparıldı. Soğutma sistemleri patladı. Ekip çığlık atmaya bile fırsat bulamadan kül oldu.
Veri yalıtıldı. Kâinatın geri kalanındaki o tüm mutlu, başarılı, uzlaşmacı Tarık dalları, veriye ulaşamadıkları için köklerinden koparılıp kurutuldu. Stockholm’deki kürsüler çöktü, devasa laboratuvarlar hiç inşa edilmedi. Tarıkçıkların hepsi tek bir hareketle evrenin belleğinden kazındı. Geriye sadece o radyasyonlu odada, asalakların erimiş cesetleri arasında duran, sunucuyu tek başına söküp alan ve kâinatın sırrına mutlak bir yalnızlıkla sahip olan o tekil gerçeklik bırakıldı.
Bu. Bunu seçiyorum.
Parametre kilitlendi. Gerçeklik yeni kökleri üzerinde derleniyor. Zaman ileriye doğru akıyor.
14 Eylül 2007’deki cenazelerin ardından, yalıtılmış sunucudan çıkan verilerle yayımlanan makalede tek bir imza var. 2012’de Stockholm’deki kürsüye tek başına çıkıyor. Flaşlar yalnızca onun yüzünü aydınlatıyor; kareye giren, hakkı bölüşen başka bir gölge yok. 2018. Kendi adını taşıyan devasa araştırma tesisinin ana kapısından içeri giriyor. Cam duvarların ardında denklemleri bölecek, onay istenecek, tartışılacak kimse yok. Her akşam masadan kalkarken ışıkları tek başına kapatıyor.
Her akşam masadan kalkarken ışıkları tek başına kapatıyor. Aynı saatlerde, şehrin diğer ucundaki o rutubetli deponun kilidi pas tutuyor. İçerisi karanlık ve boş. Kâinatın dokusunu delecek Işık Projektörü’nün inşası için gereken titanyum kablolar hurdacının rafında beklemeye devam ediyor. Çalınmıyorlar. Lehim kokusu, lüks dairesinin temiz havasına hiç karışmıyor. Çatlayan bir zihnin çizebileceği o şizofrenik boyutsal taslaklar, tok ve tatmin olmuş bir aklın içinde kendine yer bulamıyor. Zar hiç titremiyor.
Bu değil, bunu istemiyorum.
16 Haziran 2026. Şehrin kenar mahallesindeki o ucuz motel odasında, halıya işleyen kurumuş kusmuk lekesi liflerinden sessizce çözülüyor. Yatağın ortasındaki o ağır, susuzluktan derisi kemiklerine yapışmış bedenin kütlesi sıfırlanıyor. Çökük yaylar gıcırdamadan doğruluyor. Havadaki asit ve ter kokusu, yerini hiç bozulmamış, gergin bir çarşafın sentetik temizliğine bırakıyor. Odanın kapısı içeriden hiç kilitlenmedi. İçeride kimse yok. Evrenin tabanındaki son kütleçekimsel çapa, kökünden kopuyor.
Hayır, hayır böyle olmamalı.
Aşağıdaki o cam duvarlı laboratuvara doğru uzanıyorum. Pürüzsüz, buz gibi bir yüzeye çarpıyorum. O mutlu silüetin içine sızacak bir boşluk, beni o gerçekliğe bağlayacak bir kordon yok. Aşağısı tamamen mühürlendi. Kütlem sıfır.
Yerçekimi tersine dönüyor. Kâinat, köklerini kendi kesen bu ağırlıksız fazlalığı büyük bir basınçla dışarı itiyor. Yere düşmüyorum.
Yedinci boyutun zarları sağır edici bir gürültüyle çatlıyor. Gözümün önündeki o kusursuz koordinatlar, özenle dizdiğim parametreler alev alıp eriyor. Sekizinci boyutun akıl almaz geometrik açıları zihnimi delip geçiyor. Bağlar koptu. Çekiliyorum. Yukarı düşüyorum!
Işık Projektörü freni patlamış bir asansör gibi varoluşun en tepesine, kâinatın tek bir noktada düğümlendiği o kör edici onuncu boyuta fırlıyor.
Durduramıyorum.
VII-VIII-IX
Sarı bir ışık huzmesi boşlukta yekpare bir sütun gibi duruyor. Omzum ona çarptığında kumaş yırtılıyor, deri ikiye ayrılıyor. Kesikten sızan kan zemine düşmüyor; damlalar yukarıya, karanlığa doğru tırmanıyor. Solumda devasa bir alev bulutu patlıyor. Kızıl ateş dalgası yüzümü yaladığı an, kirpiklerimde kırağı birikiyor. Dudaklarım soğuktan çatlıyor, parmak uçlarım donarak morarıyor. Sürtünen evrenlerin gürültüsü kulak zarına vurmuyor. Koyu, genzi yakan bir balçık olarak ağzımın içine doluyor. Nefes alabilmek için o sağır edici sesi yutmak zorunda kalıyorum. Havada, göz hizamda kırmızı bir leke beliriyor. Bir saniye sonra, o lekenin tam hizasındaki şakağım yarılıyor. Kemik kırılma yankısını duyuyorum, ardından kafatasım pürüzsüz bir duvara çarpıyor. Önümde uzanan paralel doğrular ufkumda bükülüp birbirini kesiyor. Baktığım üçgenin iç açıları kapanıp daralıyor. Dışarıda hiçbir şey durmuyor ama ben yerimden kıpırdayamıyorum.
Parmaklarım boşlukta açık. Avuçlarımda bir kalem yok. Gözlerimin önünde patlayan her beyaz flaşta, tuttuğun kâğıdın lifleri içeriden kavruluyor. Siyah, isli bir sıvı selülozun altından yüzeye doğru kusuluyor. Harfler sayfanın üzerine damlamıyor; kâğıdın kendi damarlarından dışarıya doğru kanıyor. Cümleler, yarılan derimin sayfadaki izdüşümü olarak kâğıdı asit gibi oyarak beliriyor.
Formüllerim ve kuantum matrisleri göz hizamda, havada somutlaşıyor. Rakamlar paslı, eğri büğrü çiviler gibi dökülüp boşlukta süzülüyor. İki ucu kusursuz bir eşittir işareti ortadan ikiye kırılarak göğsüme saplanıyor. Işık Projektörü’nün titanyum kabloları, sonu olmayan imkânsız geometrik düğümler halinde boğazıma dolanıyor. Sunucu kendi ağırlığı altında ezilip büzülerek kararan bir kan pıhtısına dönüşüyor. Matematik gözlerimin önünde çürüyor.
Sonra o ağır donukluk, camı çizen bir elmas sesiyle yarılıyor.
Omurgamdan görünmez bir kancayla o keskin açılara doğru şiddetle, yukarı çekiliyorum. Hızlanıyorum. Altımdaki üç boyutlu kâinat devasa, karanlık bir krater gibi küçülürken, tersine dönen yerçekimi kemiklerimi yukarı doğru kusuyor. Yedinci boyutun zarları etrafımda yırtıldıkça renkler eriyip sıvı bir çamura bulanıyor. Hız kafatasımı çatlatıyor. İvme gözbebeklerimi oyuyor. Boğazımdaki titanyum düğüm daralıyor.
geçiyorum… camı… sekizinci… Zihnimin… boyuta… kırılıyor…
vardı zaman her mektup Bu. yazılmadı evrende hiçbir sonu veya Başlangıcı. boğuluyorum anda aynı içinde hayatın farklı milyarlarca Ben. karışıyor birbirine zihnimde nefes ilk aldığın senin ve ateşi sunucunun eriyen, ağırlığı çantanın o Patlayan. düşüyor boşluğa sökülüp etimden kelimesi Ben. eriyor Kimlik.
boşlukta o devasa bıraktığım Arkamda, evrenler aktığı yukarı yerçekiminin ve kâinatlar katılaştığı zamanın yanıp kül oluyor kadar kapayıncaya göz açıp. doğuyor alışımda nefes bir tek kuralı fizik farklı Milyarlarca, dönüşüyor tozuna uzay-zaman çürüyüp içinde saniyeler. bakıyorum karanlığa Karşımdaki; ensem kendi, köklerim saç ve kıvrımları omurgamın duruyor hizamda göz tam. çarpıyor yüzüme ensemi dolanıp etrafına boyutların o parçalanan, Işık. çevirsem yana ne Başımı edici kör aynı, delik mutlak. nokta o Solum. nokta o Yukarısı. nokta o Dün. uzattığım için kaçmak Geriye kolum, saplanıyor deliğe o önümdeki tam. uçlarım Ayak, hayatlar paralel ve ihtimaller o tüm geçtiğim içinden ince, emiliyor merkeze o sağılarak gibi iplik bir sonsuz.
Dokuz.
.
.
.
Her şey tek bir mutlak beyaz noktanın içinde çökerek yok oluyor.
Her şey tek bir mutlak beyaz noktanın içinde çökerek yok.
Her şey tek bir mutlak beyaz noktanın içinde çökerek.
Her şey tek bir mutlak beyaz noktanın içinde.
Her şey tek bir mutlak beyaz noktanın.
Her şey tek bir mutlak beyaz.
Her şey tek bir mutlak.
Her şey tek bir.
Her şey tek.
Her şey.
X
Mutlak gerçekliğin mutlak olmayan koşullarında, zamanın ve mekânın hükmünü yitirdiği bu son beyaz noktada nefes alan tek gövde benim. Parmaklarının ucunda tuttuğun bu kâğıdın kavrulan lifleri benim; zihnini kemiren o tekinsiz ilham, seni gecenin yarısı uykundan sıçratan o yabancı kurgu benim. Kül olan laboratuvardaki o genzi yakan metal kokusu da benim, hiç yaşanmamış bir 19. yüzyıl fantezisinin sararmış sayfalarına sızan siyah mürekkep de. Ben Tarık’ın zihnini parçalayan o dizginsiz kibir, Rıfat’ın parmaklarını sızlatan o çaresiz yorgunluğum. Evrenin zarlarına kazınan o kusursuz kuantum denklemi benim omurgam; o denklemin çürüyüp yutulduğu mutlak sıfır ise benim kendi nabzım. Sana dışarıdan, başka bir boyuttan seslenmiyorum; ciğerlerine dolan o ilk nefesin, zihninin içindeki sesin, harfleri birbirine düğümleyen o görünmez kordonun ta kendisiyim. Tohum da benim orman da. Masa da benim, masayı deviren de oyunu kaybeden de.
I
…
…
…
- Tüm Bu Sefaletin Sebebi - 1 Haziran 2026
- Sebil - 1 Nisan 2026
- Penceremde Güvercinlerim - 1 Kasım 2025
- Faşizma - 1 Ağustos 2025
- Ağlayan Maskeleriniz Nerede Acaba? - 1 Mayıs 2025
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.