Dünyanın düzenini değiştiren şey ne altın ne de petroldü. Bamyaydı. Bu kadar hızlı, bu kadar beklenmedik bir dönüşüm… Artık bamya hem yatırım aracı, hem de statü sembolüydü. Altın yerine herkes düğünlerde gelin ya da damada bamya takardı. Arkadaşlar ve uzak akrabaların takıları gram bamyayı geçmezdi. Yakın aile üyeleri gram takarsa, ayıplanırdı. Onlara bamya dizileri takmak yakışırdı. Sıra sıra dizilmiş kuru bamyalar…
Bamya bankaları kurulmuştu. Bamya yetiştiriciliğinde çalışanların kimlikleri gizlenir, dışarıya bilgi sızdırılmazdı. Bamya kartelleri vardı. Gizlice bamya yetiştirenler, onu yurt dışına kaçırmaya çalışanlar, sınırda yakalananlar…
Oysa bir zamanlar bamya, sofralara giren sıradan bir sebzeden ibaretti. Kimi bamyanın sünmesinden tiksinirdi, kimisi de limon tadından. Yine de pazarlarda satılır, derin dondurucularda saklanır, konservelere girerdi. Tezgâhlarda satılan yeşil bamyaların iri ve çekirdekli olanları daha ucuzdu. Pişince daha çok süner ve çekirdekleri rahatsız edici biçimde ağza gelirdi. Minik olanları ise daha pahalıydı. Parasına kıyan, damak zevkine düşkünler en yeşilinden, en körpesinden alırdı.
“Şuradan bana iki kilo ver.”
“Abla, beş kilo vereyim. Haftaya gelmem bak. Bunu biz yetiştirdik, hem doğal hem natürel.”
“Hadi ver bakalım.”
Kuru bamyanın bileni azdı. Onu olsa olsa köy yerinde yaşayanlar, eski usul yemek yapanlar bilirdi.
“100 gram bamya aldım. Bir çeyrek altına denk.” diye konuşurlardı aktarın önünde, evinde sıcak yemek pişirecek kadınlar.
“Ben de kuru severim. Yaş gibi sünme derdi yok. Daha lezzetli. Kaşığıma dolan küçük küçük taneler bile gözümü doyuruyor.”
“Kız, 100 gram kime yeter? Fazla alsana.”
“Yeter yeter. Yanına bir pilav yaptım mı, herkese yeter. Bizim adam sevmiyor bamyayı, benim kız pek sever. Her ay emekli maaşımı alınca 100’er gram alıp bir kenara koyarım. Misafirlere çıkarması pek güzel oluyor. Şehirden gelenler bayılıyor tadına. Ama güzel yağlı yapmak lazım, limonunu iyi ayarlamak lazım. Herkesin de bamyası yenmez.”
Herkes servet gözüyle bakıyordu artık bizim bamyaya. Yemek yapmak şöyle dursun, insanlar bamyalarını arabaya, yata, kata çevirmenin derdindeydi. Zengin sofralarında etli yemekler eşliğinde tadımlık mezeler olarak sunuluyordu. Onu yemek olarak yemek, zevk meselesiydi.
Dünyaya yayılan bir virüs sonucu yeni bir hastalık çıktı: Cantavirüs. Bu hastalık insanları öldürmekten çok değiştiriyordu; kimi hafızasını kaybediyor, kimi içine kapanıyor, kimisinin vücudunda daha önce görülmemiş yaralar çıkıyordu. Kontrol altına alınamıyor, kaynağı bulunamadığı gibi tedavisini bulmak da zaman alıyordu. Hâliyle önüne geçilemez sorunlar, intiharlar ve ölümler beraberinde geldi. Yıllarca tedavi arandı.
Çok sonra, bu hastalığa çarenin bamyanın içindeki bir maddede saklı olduğu keşfedildi. Bilim insanları bu maddeye “Substantia activa muci” adını verdi. Cantavirüs’e karşı geliştirilen ilk etkili tedavi buydu.
Bu keşfin ardından bamyaya olan talep bir anda patladı. Önceleri insanlar hastalıktan korunmak için sofralarından bamyayı eksik etmiyordu. Kısa süre sonra ilaç üreticileri, devletler ve yatırımcılar da devreye girdi. Tarlalar bamya ile dolup taşıyor, boş kalan her karış toprağa bamya ekiliyordu. Artan talebi karşılayabilmek için daha fazla ürün veren yeni yöntemler geliştiriliyor, tarım ilaçları yoğun biçimde kullanılıyordu.
Ancak yıllar içinde bamyanın yapısı değişmeye başladı. Eski bamyaların tadı, kokusu ve en önemlisi şifası giderek azalıyor, aynı etkiyi gösterebilmek için daha fazla bamya tüketmek gerekiyordu. Bilim insanları bu durumun aşırı üretim, toprağın nadasa bırakılmaması ve yoğun kimyasal kullanımıyla ilişkili olduğunu açıkladı. Bunun üzerine devletler üretimi sıkı denetime tabi tuttu. Bamya tarlaları stratejik bölgeler ilan edildi, tescilsiz tohumlar yasaklandı ve kaçak üretim ağır suç kapsamına girdi. Yine de insanlar, eski bamyaların şifasını taşıdığına inanılan atalık tohumların peşine düşmekten vazgeçmedi.
Yıllar önce Goncagül Teyze misafirlerine ikram etmek için, yani daha NYSE’de işlem gören değerli bir meta hâline gelmeden önce, her ay maaşından artırıp yüzer gram kuru bamya almış. Herkes onun pişirdiği bamyayı severmiş. Ama o özellikle kuru bamyaların bir kısmını kızına ayırır, özenle saklarmış. Yıllarca biriktirdiği bamyalar, kuru oldukları için hiç bozulmamış. Bu dünyadan göçeceğini hisseder gibi, vefat etmeden önce kızına bamyaların yerini söylemiş. Ne var ki kızı annesini kaybettikten sonra ne bamya umurunda olmuş ne de o eve dönmek. Oraya uzun yıllar adımını atmamış. Bir süre sonra annesinin emaneti aklına gelmiş. Oraya gitme kararı almış.
Yıllar sonra gittiğinde annesinin söylediği yerden bamyalar çıkmış.
“Ah annem ah… Seninle yaş bamya alıp kurutmayı denediğimiz günleri hatırlıyorum. Kimse bilmez, aramızda bunlar anı olarak kalacak, ben de ölünce hepsi yok olup gidecek. Kol kola girip çarşı pazar gezdiğimiz günleri hatırlıyorum. Babam ve abilerimin eve gelmediği günlerde ‘Hadi gel biraz taze bamya yiyelim.’ der, pişirirdin. Tabak tabak bamya yerdik. Onlar sevmezdi ama sen bamya hastasıydın. Sen sevince ben de sevdim işte. Bir keresinde öyle sünmüştü, o kadar yapış yapış olmuştu ki kusacaktım neredeyse. Bir daha yemem demiştim. Yemeye tövbe ettim ama kuru bamyayla beni geri çektin o dünyaya. Şimdi olsan da beraber yesek.” Bir süre sessiz kaldı.
“Ah annem ah… Senin gibi bamya seven birisi var hayatımda. Yıllardır doğru düzgün göremiyorum onu, sıkı güvenlik önlemleri nedeniyle. Ara sıra çok kısıtlı buluşabiliyoruz. Bamya tarlasında güvenlik görevlisi; sabah akşam çalışıyor. Mesai üstüne mesai, vardiya üstüne vardiya. Bazen sadece sesini duymakla yetiniyorum. Bamyayı senden daha çok seviyor. Bir gün olsun ona kendi ellerimle yemek yapıp yediremedim. Sıcak aş gördü mü, boğazından sıcak bir lokma geçti mi, onu bile bilmiyorum. Orada çalışanların ilişki kurması zor. Özlemiyor gibi yapıyorum hep ama içten içe özlüyorum, ah bir bilsen. Bir gün ona bamya yapmak istiyorum. Senin bana yaptığın gibi. Belki oradaki görevi biter, belki başka işe geçer. Belki biz de bir gün yuva kurarız.” Bamyaları oradan alıp evde birkaç saat vakit geçirdikten sonra yaşadığı şehre döndü. Bu ziyaret Ecrin’i alt üst etmişti. Ancak acının ilacı, zamandı. Bir süre sonra alıştı.
Hafta sonunu evinde geçiriyordu. Televizyonu açtı. Haberler saatiydi.
“Şok, şok, şok! Bamya hırsızları sınırdan yüzerken akıntıya kapılıp hayatını kaybetti. Niğde ilinin Kocali Köyü çobanının oğlu bamyaları, influencer sevgilisi ile çalıp kaçtı. Acaba çobanın oğlu Derin K. sınırdan geçen adamı bamya için mi öldürmüştü? Ölen adamın bamyalarını mı çalmıştı?”
Başka kanala geçti. Bir finansçı, tarihçi, manken ve jeoloji profesörü ateşli biçimde bamya fiyatındaki dalgalanmaları tartışıyorlardı. İlgisini çekmedi. Televizyonu kapattı Ecrin. O sırada birden telefon çaldı.
“Ecrin, benim… Haftaya geliyorum.”
“Şey… Geliyor musun? Gel. Nasıl geleceksin? Çok sevindim. Ben geleyim mi?”
“Ben gelirim… Sen o kadar yolu gelme, yorulma bir tanem. Bundan sonra hep beraber olacağız nasılsa. Şimdi kapatmalıyım, vaktim kısıtlı daha annemi arayacağım, sonra Bülent dayı ile konuşacağız. Haftaya Salı günü on iki de orada olurum. Hoşça kal, cici kuşum.”
“Hoşça kal,” ne diyeceğini bilemedi “sevgilim…”.
Doğru düzgün konuşamadan telefonu kapattılar.
Kız heyecanlıydı. Ne yapacaktı? Nasıl karşılayacaktı onu? İki kelimeyi bir araya getiremezse? Konuşacağı konuları, hayallerini düşündü.
Günler birbirini kovaladı.
Sonra evet, evet… Tam da o gün gelmişti artık. Ona elleriyle yemek yapma vakti gelmişti.
O gün, tarifi annesinden hatırladığı kadarıyla hazırlamaya koyuldu.
Kuru bamyaları bir bezin içine koydum. Dışındaki tüylerden kurtuldum. Limonlu suda beş-on dakika haşlıyorum. Arkada Neşet Ertaş’ın “Yolcu”su çalıyor, ben eşlik ediyorum biraz. Biraz utanıyor, sıkılıyorum şarkı sözlerini unuttuğum için. Biraz özlüyorum eski günleri, biraz da duygularımı bastırıyorum her zaman olduğu gibi.
Şimdi sudan çıkarıp süzdüm. Annem böyle mi yapardı? Sıcak sudan sonra soğuk suya koyuyor muydu, emin değilim. Ellerim yanmak üzere, çok sıcak. Soğuk suyun içine hemen sokup çıkardım ve ipten ayrılıyor bamyalar. Tam kıvamında. Ne çok haşlanmış ne de ipten çıkmayacak kadar sert. Yunus’un seveceği gibi olmalı. Nasıl sever bilmiyorum ki. Hay Allah… Umarım sevdiği gibi olur.
Bamyaları bir kenara aldım. Yemeği pişirme zamanı, asıl maharet şimdi başlıyor. Kuşbaşı olan etleri biraz daha küçültüyorum. İncecik küçük çiçek bamyaların içine daha küçük et parçaları yakışıyor. Etsiz severim aslında. O nasıl seviyor ki? Etli mi, etsiz mi, limonlu mu? Bence etli seviyordur. Hislerime güvenerek etli yapacağım.
Tencereye minik minik doğranmış etleri ekledim. Aaa, bundan güzel tantuni de olurdu. Orta ateşte kavurup şimdi de soğanlarımı ekliyorum. Pembeleşen soğanlardan sonra sıra salçaya geldi ve evet, domates eklemeyeceğim. Herkes domates sevmez. Şimdi kettle’da kaynattığım suyu üzerine ekliyorum ve harika bir rengi var. Biraz kaynamasını bekliyorum ve ipten çıkardığım bamyaları suya yavaşça bırakıyorum.
Görüntü güzel. Ben yaparım da kötü olur mu? Birazcık da limon… sünmesini engelleyelim. Kaç dakika pişecek, inanın bilmiyorum. Ara ara kontrol edeceğim ve çok heyecanlıyım. Sakin ol. Her şey güzel olacak. Alt tarafı bir yemek yapıyorsun. Yıllardır yapmadın ama olur. Güzel olur. Aşkla hazırlıyorum. Güzel olmama ihtimali yok. Hadi kızım yaparsın, bu kadarını da becerirsin.
Yarım saat sonra yemek hazırdı. Ocağın altını kapatıp içeri geçerken kapı çaldı.
Elim ayağım boşaldı. Saat daha 11:30 erkenden mi geldi? Hiç hazırlanmadım ki ben. Terli, pasaklı çıkacaktım, Yunusuma, sevdiğime…
Kendini sakinleştirmek için mutfaktaki musluktan buz gibi suyu suratına çarptı, koşar adımlarla yatak odasına geçip eline ilk gelen vanilya kokulu parfümünden bir fıs havaya sıkıp altından geçti. Yağ sıçramış bluzu ve eşofmanını değiştirme fırsatı olmadan, koşar adımlarla kapıyı açtı.
“Cici kuşum” ben geldim.
“Gel.. dedi gülümseyerek. “Heyecandan seni içeriye davet etmeyi bile unuttum.”
Ecrin’in, onu böyle sıradan karşılamış olmanın mahcubiyetiyle yüzü kızardı. Yıllardır görüşememiş gibi özlem dolu bir sohbete daldılar. Havadan sudan, taksitle aldıkları İskandinav Biliger Møbler marka oturma grubundan, iklim değişimden, asgari ücrete gelen beşinci zamdan, yeni vizyona girmiş Nora’nın Minik Benleri’nden… Daldan dala. Yunus, Ecrin’e öyle aşkla bakıyordu ki ne Ecrin’in umrundaydı bakımsız olmak, ne de adamın.
“Çok güzel yemek kokuları geliyor”, dedi. “Ne pişirmiş benim güzeller güzeli sevdiğim bu küçük elleriyle?”
“Bamya çorbası,” diye gülümsedi Ecrin.
Yunus tek bir kelime edemeden yutkunmuş, yıllar önce bir konuşma arasında söylediği yemeği Ecrin’in unutmamış olmasına şaşırmış ve mutlu olmuştu. Mutfağa geçtiler, Ecrin çeyizlik kasesine dumanı üstünde bamyasını servis etti. Yunus çorbadan bir kaşık aldı:
“Ellerine sağlık Ecrin’im yıllardır bu kadar lezzetlisini içmemiştim.”
“Afiyet olsun, bu daha başlangıç. Evlenince daha güzellerini yaparım.”
İkisi de gülümsedi. Yemekler yenmiş, çaylar içilmiş, mutfağı sessizlik denen huzur sarmıştı. 100 gram bamya ile sevdiği adamı doyurmuştu Ecrin.
Uzun sessizlik ve özlem dolu bakış sonrası: “Bana bir servet yedirdin,” derken gözleri doldu Yunus’un.
“Benim en büyük servetim sensin.”
Bamyaların hepsini yemek yapmamıştı Ecrin, bir kısmını Yunus’a vermeyi planlıyordu. İçeriden birkaç dizi ayırdığı kuru bamyaları getirdi. Sevdiği adama içi pır pır eden bir kuş sevinciyle onları uzattı.
“Belki evlenirken kullanırız, belki iş kurarsın. Al bak bunlar pişirmediklerim.” Ecrin hassas biçimde değer verdiğini ima edercesine avucundakileri adamın avucunun içine bıraktı.
Adam, bir kez daha şaşırdı, elindeki küçük kuru bamyalara baktı, gülümsedi, elindeki bamyalarla, şefkatle sardı sevdiği kadını.
“Bunlar bizim umut tohumlarımız,” dedi Yunus. Yemekten sonra bamyaları tek tek açıp içindeki tohumları çıkardılar. Onları, bamya tohumlarını, gizlice, bahçeye ektiler.
Yatırım olsun diye değil, en azından ayda yılda bir, küçüklüğünden beri sevdiği bu yemeği sevdiği kadınla yiyebilmek için.
En büyük servetleri olan aşkı yaşatmak için, dünyanın en büyük servetinden, bir kez daha vazgeçmişlerdi.
En büyük servetleri bamya değildi.
Aşktı.
- Aşkın Bamya Hâli - 1 Haziran 2026
- Nevada’nın Peri Bacaları - 1 Nisan 2026
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.