Öykü

Nevada’nın Peri Bacaları

Göreme doğumlu Las Vegas’ta yaşayan bir Türküm. Bunu Las Vegas’ta kimse umursamaz. Burada herkes bir yerlerden gelmiş zaten. Filipinler’den, Meksika’dan, Çin’den… Ama Kapadokya denince insanlar bir an duruyor. Peri bacaları, balonlar, yeraltı şehri… Tarih dersi başlıyor karşımda hiç bilmiyormuşum gibi.

Kapadokya onlar için turistik bir cazibe merkezi, benim içinse, çocuklukta ayağıma yapışmış bir toz, beni her şeyden uzak bırakan bir taşra. Şimdi çok da farklı bir coğrafyada yaşıyor sayılmam. Cam bir gökdelenin on üçüncü katında yazılım işiyle uğraşıyorum. Bilgisayar ekranında kodlarla kurulmuş bir düzenim var. Hatasız satırlar, numaralı klasörler, planlanmış yarınlar… Gelecek vaat eden türden.

Bir de Amerikalı kız arkadaşım var. Emily. Sarı saçlı, idare eder bir güzellikte, hızlı konuşan, her şeye plan yapan bir kadın. Eski sevgilim Ceylin’e hiç benzemiyor. Onun da unutulmaz tarafları vardı tabi. Duygusal, kıskanç, anaç ve tutkulu. Bağ kurduğunda derinleşip kaybolan türden… Emily öyle değil. Rahat, özgürlüğüne düşkün, fazla açık sözlü, yüzeysel, anı yaşayan cinsten. Yani otuz altı yaşına gelmiş bir ben olarak tam istediğim rahat hayat bu.

Benimle ilgili en sevdiği şey “egzotik” olmam. Bunu her söylediğinde gülerim ama içimde şimdilik dışa yansıtmadığım bir öfke saklarım. Beni bu objeleştiren, arka planda sen normal değil farklı olansın, doğulusun vurgusu yapan, süs eşyası över gibi güzelleştirilen “egzotik” kavramından hiç hoşlanmıyorum. Egzotik dediği adam, sabah sekizde kahvesini alıp işe giden, akşam eve dönüp makarna pişiren sıradan bir yazılımcı.

Ama geceleri işler değişiyor. Normalliğin dışına savruluyorum. Büyülü müyüm, lanetli miyim bilmem. Tekrarlı rüyalarım var. Karşımda bir harita beliriyor, üzerinde belli rotalar… Rotalar sanki kaydedilmek istemez gibi, göründüğü anda, elektrik kesintisi hızında kayboluyor. Ama defalarca gördüğüm için artık orayı biliyorum. Hep aynı rüya. Çocukluğumun geçtiği vadide, bozkırın düzlüğünde, peri bacalarının gölgesinde. Elimde bir kazma, terin suyun içinde, güneşin alnında, kazdıkça kazıyorum. Derinlere iniyorum, mezar kazar gibi.

Sonra bir anda kazmaya taş denk geliyor. Daha nazik bir şekilde elimle kazmaya başlıyorum. Sanki bir şahesere rastlamış gibi. Taşı kaldırıyorum. Altında rengarenk bezlere sarılmış, kimden kaldığını bilmediğim bir çömlek çıkıyor. İçinde çil çil altın… Gerçek altın olup olmadığını anlamak için, altını ağzıma doğru götürürken uyanıyorum. Küçükken de olurdu bunlar. Bazen Güvercinlik Vadisi’nde kazı yaparken bulurdum kendimi, bazen yeraltı şehrine bağlantısı olduğu söylenen tıraz denen mağaralarda… Bunu hiçbir zaman umursamadım. Gerçek hayatta da oraya gidenler vardı. Define aşkına kapılıp lağım sularına karışan gömücüler oluyordu. Yani aslına bakarsanız bu rüyaları hiçbir zaman önemsemedim. Herkes saçma sapan rüyalar görür. Bu da benim payıma düşen rüyalar işte. Annem hâlâ orada yaşıyor, belki ondandır. Bilinçaltım özlemimi bir harita, bir çağrı gibi sunuyor, kim bilir…

Ama bu aralar rüyalarımın ardı arkası kesilmez oldu. Haftada bir, bazen iki kez. Aynı yer, aynı toprak, aynı çömlek ve altını ısırma sahnem… Emily’ye bunu bir akşam anlattım. “Define avcısı mı olacaksın?” dedi gülerek. Pek umursamadı ve makarna şarap eşliğinde bir günü devirdik. Emily çok sever bu ikiliyi. Mutfakta hep açık bir şarap olur. İtalyan kültürüne ayrı bir ilgisi var. İlk tanışmamızda beni İtalyan sanıp selam vermiş. Klasik. Ne zaman başka ülkeye gitsem İtalyan erkeklerine benzetilirim. Biriniz de Türk deseniz makbule geçer ama neerdee.

Bilinçaltımın bu oyunu beni yormaya başladı, uykularım kaçar oldu. Çocukluğumda köy kahvelerinde, bayramlarda akraba ziyaretlerinde konuşulan tek konuydu define hikâyeleri. Belki onun kalıntısıydı bu. “Şu ağacın altında gömü bulunmuş, Hüseyin Emmi’nin evinde yatır varmış, bilmem kimin torunu eski evlerde çil çil altın bulup yurt dışına kaçmış…” Bitmek bilmezdi bu hikâyeler. Hiçbirine inanmazdım ama bazen acırdım. Öyle hevesle anlatırlardı ki hem gözüme masum gelirler hem de engellenemez bir öfke duyardım. Her yer delik deşikti, kim ne duysa hemen kazmaya giderdi, ne bir izin, ne bir belge, evinin altında ya da o mahallede olması hatta duymuş olman yeterdi. Kültürel miras, doğa ya da kazma darbeleriyle parçalanan tarih kimsenin umurunda değildi.

Derken geçen hafta, sıradan bir salı günü, tuhaf bir şey oldu. Ofisteyim. Kulaklık takılı, kod yazıyorum. Öğle molasının bitmesine beş dakika var. Facebook’u açtım, boş boş kaydırdım. Bizim akrabalar genelde orada aktif. Akrabaların paylaşımları, düğün fotoğrafları, siyaset tartışmaları derken karşıma bir video düştü. “Kapadokyalılar Büyü Bozumu, Define, Gömü Paylaşım Grubu.” Memleketimin adı geçtiği için ve tabii ki anlamsız rüyalarımın etkisiyle, meraktan tıkladım. Videoda üç tane orta yaşlı adam vardı. Elde metal dedektörü. Biri kameraya dönmüş bağırıyordu: “Bulduk vallllla bulduk! Alet zanngııır zangııır titriyor!”

Arkada peri bacaları, tozlu bir yamaç, tam rüyalarımda gördüğüm, o eğri büğrü yol. Kamera biraz sağa kayınca kalbim duracak gibi oldu. Aynı yerdi. Evet, birebir aynı. Rüyamda kazdığım nokta. Adamlar heyecan içinde toprağı kazıyordu. Kazmayla toprağı kazdıklarında rengarenk bezlere sarılmış bir çömlek çıktı. Bir an midem bulandı. Kulaklığımı çıkardım. Ofisin boş uğultusu geri geldi. Ekrana boş boş baktım. Videoyu tekrar izledim. Sonra bir daha. Bir daha… Her seferinde aynı ürperti. Sanki rüyalarımın içinden biri çıkıp bana el sallıyordu. Sinirlendim. Üç tane defineci amca ellerinde dedektör, benim yıllardır yapmadığım şeyi yaptı. Ben akıllı geçinip toplantılar, projeler, kod hataları, gece gündüz uğraşıp maaş günü beklerken…

“Saçmalık,” dedim yüksek sesle. Ofistekiler göz ucuyla beni kestiler ama Türkçe bir şeyler konuştuğumu fark edip umursamadılar. O sırada telefonum çaldı. Ekranda gülümseyen fotoğrafıyla, Emily arıyordu. Aylardır ekranda duran fotoğraf bugün beni rahatsız etti ve o gülümseme sanki benimle dalga geçiyordu. Öyle hissettim. Normalde hemen açarım. O an açmak istemedim. İçimde anlamsız bir öfke vardı. Telefonu susturdum, masanın üstüne bıraktım. Kendi kendime mırıldandım: “Seni biz define diye aldık, asıl define memlekette çıktı.” Ne demek istediğimi ben de tam bilmiyordum. Ama, cümle ağzımdan çıkınca tuhaf bir rahatlama geldi.

Ceketimin cebinden bir sigara çıkardım. Normalde ofiste hiç içmem. O gün her şey normalin dışındaydı. Acil çıkış kapısına yöneldim. Merdiven boşluğunda sigarayı yaktım. Nikotin bana kendimi biraz olsun iyi hissettirmişti. Aşağıda Las Vegas ışıkları yanıp sönüyordu. Kumarhaneler, oteller, yapay şelaleler. Her şey sahte, her şey parlak…

Aklım binlerce kilometre ötede, yıllarca küçümsediğim o tozlu vadide ısırılmamış bir altın gibi bekliyordu.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *