Gözlerini açtığında kendini yukarıda buldu. Gerçek anlamda. En tepede, bulutların arasında. Sanki gökyüzündeydi. Gerçeklik algısının hangi boyutundaydı bilmiyordu ama çok yukarıda olduğunu biliyordu. Eviyle birlikte uzamış uzamış ve bulutlara ermişti. Nasıl ve ne ara olmuştu hatırlamıyordu. Bunu nasıl açıklayacağını, hangi kelimenin daha uygun düştüğünü bilmiyordu.
Sadece belirsiz bir beyazlık hakimdi etrafında. İnsanı çıldırtacak derecede temiz, beyaz ve belirsiz. Zaten insanı çıldırtan da buydu. Yukarıda olmanın nasıl bir duygu olduğunu idrak edemiyordu, çünkü boşlukta asılıydı. Boşluktu her bir yanı. İçindeki dolduramadığı boşluklar yetmezmiş gibi dış dünyasını da boşluklar kaplamıştı. Yeryüzünde kendi boşluklarına tahammül edemiyorken şimdi hiçbir yerin ortasında, boşluklarla çevriliydi. Bu onun için katlanılamaz bir şeydi.
Çünkü yıllarca savaşmıştı boşluklarıyla. Yıllarca onları pek de anlamaya çalışmadan doldurmaya zorlamıştı. Hem de öylece doldurmaya değil; her bir boşluğun, her bir santimine derin manalar yüklemek suretiyle yapmaya çalışmıştı. Aksi taktirde varlığını tam olarak anlamlandıramıyor, varlığının herhangi bir zemine oturmadığını düşünüyordu. Şimdiyse boşluğun ve hiçliğin ortasındaydı. Tüm manalar yitirilmişti. Anlam yüklenecek ya da aranacak hiçbir şey yoktu ortada. Ve bilmiyordu. Bilmemek onu delirtiyordu. Ne yapması gerektiğini, nasıl geri aşağı inebileceğini ve çok daha fazlasını bilmiyordu.
Fakat çok yukarıda olmasına rağmen herhangi bir rahatsızlık da duymuyordu sanki.
“Bir kez olsun hiçbir şey yapmayacağım. Bu kez anlamaya çalışmayacağım, bu kez boşlukları doldurmaya çalışmayacağım. Bu derin, bembeyaz boşlukları öylece bırakacağım. Anlamlar arayıp anlamlar yüklemeyeceğim. Vazgeçiyorum, boşlukları doldurma hazzımdan ve belirsizliklere tahammül edememe sanrımdan.” dedi kendi kendine.
Bunu demek onun için kolay değildi ama demesi sindirmesinden daha kolaydı. Aslında şunu fark etmişti: bunu kabul edip içselleştirmeden hiçbir şey yapamayacaktı. Yenemeyeceği boşluklarla savaşırken yok oluyordu. Var olma çabasıyla doldururken parça parça yok oluyordu. Zaten ömrü boyunca böyle yapmıştı. Daha nereye kadar yok edecekti kendini? Bu yukarıda olma hali onun kırılma noktası olmalıydı. Yoksa neden birdenbire kendini boşluğun en tepesinde buluverdiydi ki? Böyle düşünürken bile anlam yüklüyordu evet ama…
Bir çıkış bulmalıydı, bir yol, bir harita, bir kapı, ne olursa. Kurtulmalıydı boşluktan. Onu yutmaya gelen boşluktan. Ceplerine bakındı, şu ana kadar neler koymuştu cebine. Cebinde bir kağıt buldu. Kağıtta şöyle yazıyordu:
“Her şey bir emirle başladı. ‘Ol.’ Ve boşluk, ilk defa bir anlam kazandı. Sessizlik paramparça oldu, karanlığın içinden ışık doğdu. Toz ve gaz bulutları savruldu, yıldızlar kıvılcımlar gibi ateşlendi, galaksiler birbirine düğümlendi. Zaman, bu büyük senfoninin ritminde akmaya başladı. Evrenin derinliklerinde, mavi gezegenin kollarında, bir varlık gözlerini açtı. Topraktan yaratıldı ama ruhu göğe uzanıyordu. Ellerini göğe çevirdi, onun dilini anlamaya çalıştı. Bilmiyordu ki, her şeyin sırrı zaten yazılmıştı. İnsan planlar yaptı, hayaller kurdu, yollar çizdi. Ama her yol, görünmeyen bir el tarafından çoktan belirlenmiş gibiydi. Bazen bir adım attı, ama rüzgâr aksi yöne esti. Bazen bir şey için direndi ama zaman onu bambaşka bir yere sürükledi. Çünkü kader, insanın avuçlarında değil, göğü var eden kudretin ellerindeydi. Yine de insan, her defasında göğe baktı. Baktı ve sordu: ‘Ben nereye gidiyorum?’ Ve cevabı yıldızların arasında, derin bir fısıltı gibi yankılandı: ‘Olması gereken yere.'”
Kağıdı okuduktan sonra tekrar cebine kattı. Okuduğu yazının etkisi ile kafasını yukarı kaldırıp göğe bakmak istedi. Yukarı baktığında elini uzatsa dokunabilecek yakınlıkta bir dağ ile karşılaştı. Aslında şaşırması gerekiyordu, şaşılacak şeydi çünkü. Az önce hiçliğin ortasında iken birdenbire bir dağ belirivermişti dibinde. Ne kadar yüksekte olursa olsun dağ bulunduğu yerden daha da yüksekteydi. Besbelli ki dağ yeryüzündeki herhangi bir dağ gibi değildi. Çünkü kendisinin gökyüzünde asılı olmasına rağmen daha da yukarıda duran ve çok uzaktaymış gibi görünüp aynı zamanda elini kaldırsa ona dokunabilecek mesafedeydi.
Bu yaşadığı illüzyonlarından biri miydi? Gerçekliğinden şüphe yoktu. İçinde bulunduğu durumun gerçekliğini iliklerine kadar hissediyordu çünkü. Dağın dokusu, tepesindeki karlara çarpan ışığın parlaklığı, gökyüzünün rahatsız edici beyaz tonu hepsi zihninde çok fazla uyaran oluşturuyordu. Her görüntünün dokusu, yapısı ve ruhunda uyandırdığı bir yankısı vardı. Bununla beraber ortalığın sessizliği insanı çileden çıkartacak biçimdeydi. Buna rağmen çok rahat ve herhangi bir günün sıradanlığındaymış gibi hissediyordu. Yani rahatsız edici garipliğin farkında fakat bu garipliğin içinde değildi.
Dağın tepesi ile burun burunaydı. Dağın tepe kısmı iç içe geçmiş üçgenimsi biçimlerden oluşuyordu ve her bir üçgenimsi yapının uç noktasında kar birikintileri vardı. Bununla beraber dağ, sanki bir yaşam alanıydı, alternatif bir yeryüzünü andırıyordu. Belki de dağın yüzeyine ulaşabilse herhangi bir yaşam izine rastlayabilecekti. Fakat yüzeye ulaşmak mümkün değildi, dağ çok uzaktaydı. Yapılacak tek şey aşağı inmenin bir yolunu bulmaktı.
Bulunduğu yerle dağın arasında belli belirsiz bir çizgi var gibiydi. Ama her şey birbirine o kadar yakın, aynı zamanda gerçeklik zemininde o kadar uzak ve devasaydı ki, o çizginin ne olduğunu ya da oraya erişip erişemeyeceğini kestiremiyordu. İlerledikçe onun bir çizgi değil ince ve çok uzun, aşağı kadar ulaşan bir merdiven olduğunu fark etti. İşler gitgide tuhaflaşıyordu. Merdiveni nasıl oldu da bu kadar yakınındayken daha önce görmemişti? “Olması gereken her şey oluyor zaten” diye düşündü, ona düşen tek şey akmaya devam etmekti.
Merdivenden inmeye başladı, merdiven çok ince olduğu için oldukça tehlikeliydi fakat endişelenmeden rahatlıkla indi. Yukarıdan aşağı doğru indikçe yaşam belirtilerinin arttığını fark etti. İndikçe gökyüzünün rengi o sonsuz beyazlıktan daha gerçekçi bir hale bürünüyordu. Aşağı doğru indikçe yeryüzüne yakın fakat gökyüzünde asılı olan bir zemine denk geldiğini fark etti. Ve indikçe anlaşılmayan sesler duyuyordu.
Merdivenin sonu düzlüğe ulaşmıştı. Aslında indiği yerde her şey havada gibiydi ama aynı zamanda da değildi. Açık hava müzesi gibi bir ortamdı burası. Dağın sergilendiği ve dağın etrafında, dağı incelemek için patikalardan oluşan bir açık hava müzesiydi burası. Patika yoldan ilerledi. Patika, yukarıya nazaran yaşama daha elverişli bir ortamdı. Az ileride üç kişi seçiliyordu. Üç insan. Tüm bu sanrının içinde ilk defa insan gördüğüne şaşırmıştı. İnsanlara doğru ilerledi, çünkü merakını epey çekmişlerdi. Bunlar bir anne baba ve çocuklarıydı. Bu aile, olanca normalliğiyle etrafı geziyorlardı. İyice yaklaştı aileye. Fakat onlar tarafından görünmediğini fark etti. Bu insanlar onu görmüyordu. Çokça dolandı etraflarında kendini göstermek için, türlü türlü hareketler yapıp bağırdı ama nafile, bilmediği bir sebepten dolayı görünmüyordu.
Daha sonra onlardan biriymiş gibi ilerledi patikada. Bu insanlarda bir gariplik olduğu kesindi. Hiç konuşmuyorlardı. Yüzlerinde sakin ve huzurlu bir tebessüm, davranışları dengeli ve kontrollü öylece patikayı geziyorlardı. Gördüğü bu aileyi çok garip bulmuştu. Bu kez garipliğin içindeydi işte. Onlarla beraber yeterince dolaştıktan sonra geri dönmeye karar verdi. Aşağı inemezdi çünkü merdiven buraya kadardı. Mecburen yukarı tekrar çıkacaktı.
Aslında hiç de tereddüt etmeden yukarı çıkmayı düşünmüştü, olması gereken buymuş gibi. İnce merdivenden çıkmaya başladı. Bu sefer inerkenki kolaylık yoktu. Merdiven çok daha ince ve sallantılı olmuştu. Yukarı çıkarken düşmek kaçınılmazdı. Olanca dikkatiyle adım çıkmaya çalışıyordu. Birkaç adım zar zor çıkmıştı ki bir bağırış duydu. Yavaşça arkasını döndüğünde sesin o anne ve babadan geldiğini gördü. Çocuklarına sesleniyor, aşağı yanlarına gelmesini istiyorlardı tam da kendisinin bulunduğu yere doğru bakıp tüm güçleriyle bağırarak.
Fakat çocuğun yukarıda ne işi vardı ki zaten? Başını merdivenin yukarısına çevirdiğinde çocuğun da merdivenden çıkmakta olduğunu gördü. Tüm hücrelerine işleyen bir şaşkınlık yaşadı. Onu sarsan bir şaşkınlık. Bir aşağı anne babaya bakıyor, bir yukarı merdivenden çıkmaya çalışan çocuğa bakıyordu. Neler olup bittiğini asla anlamamış olduğu yere çakılıp kalmıştı. Bir yandan düşme tehlikesi yaşıyor, diğer yandan olup biteni anlamak istiyordu.
Bu ikilemde bir an kafasını kaldırıp burnunun dibinde olan dağa baktı. Dağ ona daha da yakınlaşmış ve tepetaklak olmuş vaziyette gökte asılı duruyordu. Dağın tepesindeki üçgenimsi kısımlar iç içe geçmiş bir örüntü gibi baş aşağı asılı bir şekilde gözlerinin önündeydi. Ve daha da heybetlenmişti. İmgeleri, dokusu, şekli, renkleri ve somutluğu belirginleşmişti. Bu görüntü onun hayal gücünün bile üretemeyeceği tarzda bir nadirlikteydi.
Anlamaya çalışmak imkansızdı, anlamaya çalışmak yersizdi, anlamaya çalışmak boşunaydı… Bu gibi durumları anlamaya çalışamazsınız, anlamaya çalışmayıp bırakarak, anlamlandırmaları bırakarak, vazgeçerek tüm boşlukları doldurma isteğinden, kabul edip bakmak gerekir sadece. Bakmak… Seni içine alıncaya dek bakmak. Burnunun dibindeki gerçekliğe erişebilmek çabalamaktan vazgeçmekten geçiyor.
Dağın hayret verici haline bakmaya devam ederken hayat sanki aktı, aktı ve aktı… Sanki zamanda bir yırtılma oluştu da bir anlığına oradan içeri girdi. Milyonlarca yıl geçti, çağlar açılıp kapandı, savaşlar kazanıldı, savaşlar kaybedildi, insanlar doğdu ve insanlar öldü. Boşluklar büyüdü, büyüdü… Manalar küçüldü, küçüldü… Bir türlü denk gelemedi manalar ve boşluklar. Boşluk öylece kaldı. Çünkü doldurmak için yaratılmamışlardı, mana yüklenmek için yaratılmamışlardı, insanı yok edip yutmak için yaratılmamışlardı… Sadece var olmak için vardılar. Bunu kabul etmek ve katlanmak gerekiyordu. Onlardan korkmayı, kaçmayı bırakıp teslim olmaktı yaşamanın adı.
Harita buydu zaten: Boşluklarımız! Boşluklarımız bizim varlığımızı sömüren kara delikler değil, bize varlığımızı kanıtlayan haritalarımız. Evet dayanması zor ve korku verici; evet kabul edip bırakarak, boşuna koşup helak olmaktan daha zor. Ama insan olmanın laneti ve marifeti de bu işte!
Bakmaktan yorgun düşen gözlerini önüne çevirdiğinde çocuğun hâlâ aynı yerde yukarı çıkmaya çalıştığını gördü. Aşağıda ise anne babasının hâlâ çocuğa seslendiğini.
Ve o an anladı. Anladı. Çocuk, oydu. O, çocuk.
- Cebimdeki Boşluklar - 1 Nisan 2026
- Evine Gömülmek - 1 Temmuz 2023
- Bir Mayıs Esintisi - 1 Mayıs 2023
- Gölgesiz Kız Çocukları Diyarı - 1 Nisan 2023
- Unuttuğum Hatıralarım Ruhu - 1 Şubat 2023
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.