Öykü

Bir Garip Yol Haritası

Mutfaktayım. Saat muhtemelen gecenin biridir. Bir yandan kızım ve oğlumun beslenmelerini hazırlıyor diğer yandan yatıya kalan misafirler için hazırlık yapıyorum. Bunların bitmesi iki saati bulur. Sabah altıda eşimin kahvaltısını hazırlayıp iş yerine götürmesi için de öğle yemeği hazırlayacağım. Evdeki herkesin yeme alışkanlıkları farklı. Her seferinde üçüne de ayrı yemek çıkarıyorum. Ben ise hepsini yiyorum.

Madem bütün bunları yapıyorsun, neden daha erken başlamadın diyecekseniz de şöyle yanıtlayayım: Misafirlerim vardı. Geleceklerinden haberim yoktu, yatıya kalacaklarmış. Kahvaltımı etmeden gitmezlermiş. Akşam yemeğinden beri mutfaktayım anlayacağınız. Evde vaktimin çoğunu şu pencerenin önündeki iki kişilik yuvarlak masada geçiriyorum.

Hayatımın çoğu bu şekilde bu şekilde geçiyor. Kendimi hayatımın öznesi değil de nesnesi gibi hissediyorum. Çoğu zaman gençliğime dönmek her şeye baştan başlamak istiyorum. En son kendim için ne zaman yemek yaptığımı, süslendiğimi ya da arkadaşlarımla dışarı çıktığımı hatırlamıyorum. Ah anneciğim… Ne olurdu dediğini yapıp üniversiteyi bitirseydim de bir işe girseydim. Okulu yarıda bırakıp evlenirsem böyle olur işte. Sonra çocuklar… İyi ki varlar elbette… de, işte ben yokum artık. Çalışsaydım hayatım çok farklı olurdu demek istemiyorum. Belki birebir aynı olurdu üstelik hem ev hem iş ama en azından ben de kendi hayatıma katkı sunabilirdim. Yine de eşimi ve çocuklarımı çok seviyorum tabii ki.

Bunları kendi kendime düşünürken eşimin bilgisayarından açtığım “Çocukların hayır diyemeyeceği 10 tarif!” başlıklı yazının hemen altında yanıp sönen reklama ilişiyor gözüm: “Sizi gençliğinize götürecek yol haritası burada! Hemen tıkla, enerjin yerine gelsin!”

“Allah!” Dedim içimden, şu bilgisayarlar konuştuklarımızı dinliyor da içimizden geçenleri nasıl biliyor? “Acaba tıklasam mı, dolandırılır mıyım,” diye düşünürken bir ses duydum.

“Düşünmeden tıkla ve buraya gel.”

Reklam bu ses gelmesi normal değil mi? Evet, evet. Reklamdaki kadınlar bana bakıyor gibi hissediyorum. Daha neler! Bu kadınları tanıyorum ben. Üniversiteden bizim ekip bu!

“Sana diyoruz! Evet, haydi tıkla.”

Nedendir, bilmiyorum. İstemsizce arkama baktım.

“Arkana bakma da gel.”

Ne! Korkudan içim ürperiyor. Beni görüyor olabilirler mi? Yok be. Virüs bunlar, bir şeyler oldu. Eşim beni öldürecek. İş bilgisayarı bu. Kızları da benzettim herhalde.

“Amma beklettin bizi! Eğlence kaçıyor, zamanımız az.”

Ses yakınımdan geliyor. İnanmayacaksınız ama yanı başımdalar. Çığlık atmaya çalışıyorum ama sesim çıkmıyor. Bilgisayara dönüp baktığımda ise reklamdaki kadınların yerinde hiçbir şey yok. Gerçekten yanımdalar. Elim ayağım iç içe dolanmış durumda.

“Nasıl olur?” diye sorabiliyorum sadece. “Bizimle gel,” diyerek reklama tıklıyorlar.

Söylenecek onca şey içinden “Durun, bir sürü işim var,” diyebiliyorum sadece ve cümlem bitmeden kendimi eşimle ilk tanıştığım mekânda buluyorum. Yalnızca kıyafetlerim farklı, benim kıyafetlerim ama o güne ait değil. Şaşırmaya fırsat bulamadan kendimi kalabalığın içinde oradan oraya dans ederken buluyorum. Her bir arkadaşım bir yanımda, genç halleriyle… Şaşkın hissettiğim kadar ait olduğum yerdeyim gibi de hissediyorum. Gözlerim eşimi de arıyor. Acaba o da buna dahil mi, yani acaba ilk karşılaşmamız gibi mi olacak? Ya da bu ilk tanıştığımız gün mü? Danstan uzaklaşırken arkadaşlarımdan biri “Nereye!” diye soruyor.

“Lavaboya gideceğim, dönerim.”

Aynada kendimi gördüğümde gözyaşlarıma hakim olamadım haliyle. Saçlarım beyazlamamış, yorgun görünmüyorum… Cebime sıkışmış bordo rujumla dudaklarımın etrafından geçiyorum. Bu rujuma bayılırdım, her zaman cebimde taşırdım. Ah, yıllar olmuş kendimi böyle makyajlı görmeyeli.

Yerime dönüyorum ve gözlerim eşimi arıyor. İşte, orada. Yalnız ve somurtkan. İlk gördüğümde tam olarak böyleydi. O günkü gibi elime iki kadeh alıp yanına geçiyorum. Benimle hiç konuşmuyor.

“Selam.” Bu kadarını söyleyebildim. Onu karşımda bu haliyle görünce ne diyeceğimi bilemedim.

“Selam mı?”

“Evet, selam vermek istedim. Tanışmak istemiştim, sakıncası yoksa ve biri yoksa elbette.”

“Dalga mı geçiyorsun benimle?”

“Rahatsız ettim sanırım.” Bu kadarını söyleyip yanından ayrıldım. Arkadaşlarımın bana baktığını görüyordum.

“Baya ters biri sanırım,” dedim.

“Ne yapsın çocuk, senden sonra anca toparlanıyor. Niye gidip konuşuyorsun ki zaten.”

“Nasıl yani?”

“Kızım ne nasılı, yine mi kaçırdın alkolün dozunu? Eve geçelim, annen yine meraklanmasın.”

“Annem mi? Annem hayatta mı yani?” Kalbim duracak gibiydi.

“Eyvah, uçmuş bu.”

Beni eve bıraktıkları ana kadar olan süreyi hatırlamıyorum. Aklım sadece annemde. İşte karşımda. Henüz hastalanmamış, sağlıklı. Sıkıca sarılıyorum ona, ben ağlıyorum o ağlıyor.

“Neden ağlıyorsun anne.”

“Aramızdaki sorunun çözülmesine.”

“Bir sorun mu var ki aramızda.”

“İşte, olanları diyorum. Haydi, içeri geçelim.”

Neyi kastettiğini bilmiyorum henüz. Umurumda olan tek şey yanımda olması. Aynı evdeyiz, yatağım nevresimlerim her şey aynı. Gözlerimi annemden alamıyorum.

Onu çok sevdiğimi söylüyorum durmadan.

“Uyu artık, sabah okul var,” diyor.

“Seninle uyumak istiyorum anne.”

Beraber uyumaya geçiyoruz. Bana dönüp “Ben her zaman senin iyiliği istedim. Belki şimdi anlamakta zorlanırsın ama ilerde anlarsın. Bunca zaman emek vermişken okulu bırakıp evlenmene razı olamazdım. Sana evlenme demiyorum ama az kaldı okulun. Meslek hayatına atıl elinde bir işin olsun. Sonra ne istersen yap tabii ki. Ah kızım, neredeyse okulu bırakıyordun. Düşünsene evlenmek için.”

“Dün gece neredeydim anne?”

“Kızlarla aynı yerdeydiniz. Onları da azarladım epey. Sizi öyle zil zurna görünce…”

“Rüyada mıyım, rüyadan mı uyandım?”

“Efendim?”

“Yok bir şey anneciğim. Dün bir rüya gördüm sanırım.”

“Ah, sayıklıyordun… Ne gördün öyle.”

“Okulu bırakıp evlenmiştim.”

Annem gülüyor, benimse gözlerim kapanıyor.

Uykumun en derin yerinde bir gürültüye uyanıyorum ve kokuya… Eşimin bağırışları, misafirlerin telaşı, çocukların korkusu… Masada uyuyakalmışım, yemekler yanmış. Her kafadan bir ses çıkıyor.

Eşime dönüp “Üniversiteye tekrar hazırlanacağım,” diyorum.

“Ne diyorsun ya sırası mı şimdi, şuranın haline bak. Kalksana yerinden, işe geç kalacağım. Çocuklar seni bekliyor, misafirlere de ayıp oldu. Ne kahvaltı hazır, ne öğle yemeğim ya, ben çıkıyorum.”

Mutfağı görmezden gelip kapıya çıkan eşime doğru koşup “Ben ciddiyim, geçmişi geri getiremem ama enerjimi yakalayabilirim,” diyorum.

Bana bakıp “Kafan mı iyi senin?” diyor. “Misafirlere ayıp olacak, mutfakta kaldılar gidip hallet şurayı, çocuklar da geç kalacak yoksa.” Durup tuhaf bir şekilde yüzüme ardından dudaklarıma bakıyor.

“Ne bakıyorsun öyle?”

“Seni uzun zamandır böyle makyajlı görmemiştim. İlk zamanlarımıza döndürdün beni. Saçın falan… Niye böyle hazırlandın ki?”

“Makyaj mı?”

“Hı. Rujun da taşmış.”

“Rujum mu?”

Elimi direkt ceplerime götürüyorum, rujum hem de bordo rujum cebimde!

“Ah, bilgisayarımı unuttum ya getirsene sana zahmet.”

Bilgisayarı almak için mutfağa gidiyorum. Ekranı kapatmadan önce gözüm bilgisayarda yanıp sönen reklama ilişiyor:

“Sizi gençliğinize götürecek yol haritası burada! Hemen tıkla, enerjin yerine gelsin!”

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *